Magazin

Moda sektöründe küresel tedarik zincirleri gözden düşerken, üretim Türkiye nin de aralarında olduğu başka ülkelere kayıyor

Guy Standing

iÇiNDEKiLEROnsöz…….. ….. 9BiRiNCi BÔLÜMPrekarya …. ……. ….. 11. . . …

Guy Standing

iÇiNDEKiLEROnsöz…….. ….. 9BiRiNCi BÔLÜMPrekarya …. ……. ….. 11. . . ………………………

Views 93 Downloads 6 File size 3MB

Report DMCA / Copyright

DOWNLOAD FILE

18 2 5MBRead more

Recoltarea snf Rezulta in urma unui proces inflamator cu localizare faringiana si recoltarea lui este indicata in angina

25 7 109KBRead more

30 2 268KBRead more

SIMNY G. GUY, GERALDINE G. GUY, GLADYS G. YAO, and the HEIRS OF THE LATE GRACE G. CHEU, petitioners, vs. GILBERT G. GUY,

14 1 39KBRead more

PROTOKOL SKRIPSIPENGARUH RELAKSASI BENSON TERHADAP PENURUNAN NYERI MENSTRUASI (DISMENORE) PADA REMAJA PUTRI USIA 15-16

38 4 2MBRead more

82 5 315KBRead more

MODUL KULIAH STATISTIK DAN TEORI KESALAHANIr. Nurrohmat Widjajanti, MT., Ph.D.Jurusan Teknik Geodesi – Fakultas Tekn

36 0 404KBRead more

KRIYAYOGA MEDITATION!!AS GUIDED BY SWAMI SHREE YOGI SATYAM!Kriyayoga Meditation as guided by Swami Shree Yogi Sa

39 1 808KBRead more

Volumetric and Phase Behavior of Oil Field Hydrocarbon Systems M. B. Standing- -~ -rVolumetric and Phase Behavi

46 5 10MBRead more

35 6 278KBRead more

iÇiNDEKiLER Onsöz …….. ….. 9 BiRiNCi BÔLÜM Prekarya … . ……. ….. 11 . . . ……………………… 12 Prekarya kıpırdanıyor… . Prekarya eyleme geçiyor …………………… …………………………… …………………………….. ……..16 ……..18 Küreselleşmenin çocuOu Prekaryayı tanımlamak ……………………………………………………………………………………………… 21 Emek, çalışma, oyun ve boş zaman ………………………………………………………………….30 Prekaryanın çeşitleri Prekaryalaşma…. Prekaryalaşmış zihin… .. . . .. . ……….. . ….. ……. .. …… .. .. ……………….. ………..31 … …….. ….. . . . .. .. . ……………………….36 . . ….. ……………………………38 Öfke, dışlanmışlık, kaygı ve yabancılaşma …………………………………………….. …40 Sonuç yerine .. .. ….. …. .. ……. . .. ………… ………………………. …………. …………………… ……48 iKiNCi BÔLÜM Prekarya Neden Büyüyor ……. … . ……51 Çindistan’ın ortaya çıkııı….. …………………54 Küresel dönüşüm … Şirketlerin metalaıması . .. 53 . . ……………………………………………..56 Emek esnekliginin sirenleri: Emegin yeniden metalaşması… ……. ……59 Sayısal esneklik….. . .. ……….60 lılevsel esneklik ve iJ güvencesizliği.. .. Mesleklerin parçalanması . ……………..68 ···· ··························· ………… 72 Ücret sisteminde esneklik: Toplumsal gelirin yeniden yapılandınlması…. . .. . ……..75 Güvencesiz istihdam … . …………………………………83 . . …… ……………..88 Güvencesizlik tuzağı . Finansal kriz Kamu sektörünün çökertilmesi … Sübvansiyon devleti: Prekaryanın laneti Gölge ekonomi… . Toplumsal hareketliligin düşüşü . Sonuçlar…. ……..90 ……93 …. 98 …….102 …..103 … ……105 ÜÇÜNCÜ BÖLÜM Prekaryaya Kimler Dahil? Kadınlar: Hayatın kadınlaşması mı? … Bir erkeklik krizi mi’1…….. . Gençler: Kentli göçebeler .. Eğitimin metalaıması ….. Okulun prekarya için akı1kanla1ması … . ·····················-· ··· –·�·107 .108 . . …….114 ..117 ………120 Gençlerin güvencesizlik tuzak/an. Stajyerlik çılgınlığı … . …….128 ………130 ………………… 133 ······· ··· · ········ ………… 135 ……………..136 ….. …… 138 Kasvetli manzaralar……. .. . …… ……………139 Yaşlılar: Sızlananlar ve sırıtanlar…… ….140 Emekliliğin yavaı ölümü………….. . ……….142 Erken emeklilikten emekli emeğine… …..145 Sübvanse edilen nesil……………….. . . . .. . …..150 Etnik azınlıklar . .. … . …151 Engelliler: Yapım aşamasında bir kavram mı? . ……152 Kriminalize olanlar: Hapishanedeki prekarya… ..154 Sonuç yerine Nesle dayalı gerilim. Sessizlik ve 2008 sonrası ekonomik durgunluk … DÖRDÜNCÜ BÔLÜM Göçmenler: Ma§dur mu, Hain mi, Yoksa Kahraman mı? ……. …. . .. . .. .. ……..155 Yeni ‘kısmi vatandaş’lar ………….. …… ………… ………… …………. …. .. …. ……………………….1 61 Mülteciler ve sı§ınma talebinde bulunanlar ………………….. …… .. .. …. ………… 1 66 Kayıt dışı ve yasadışı göçmenler …………… . . ….. .. …. .. ….. ……. …………………………1 66 Geçid ve mevsimsel göçmenler ……….. ……. ………………….. .. .. .. … . . .. . .. ………… .1 69 . …1 72 Uzun süreli göçmenler… Boılukta bir rezerv olarak prekarya ………….1 75 Sıraya girmekten engellere do§ru mu? ……………………………………………………… .1 77 Gelişmekte olan ülkelerde ucuz emek olarak göçmenler . ……………180 … .1 86 Yeni emek ihraç rejimleri . ………………. 1 92 Sonuç yerine … BEŞiNCi BOLÜM ….. .. ……….1 95 Emek, iş ve Zamanın Sıkışması ………….1 98 iş nedir? Hizmet sektöründe işyeri ….. Hizmet sektöründe zaman Em�in yo§unlaşması… …………….199 …. …………… ….. .. ………………………………..201 . ……………….. …….. 202 … 203 D�işim de§eri olmayan emek . ….. ……. ……………………….. …. .. ……… . ..205 Hizmet sektörü vasıfları….. Yeniden üretim için çalışma …………………………………………………………………………………209 Gençlik ve ba§lantıda olma hali…. .. . .. …….. 21 3 …………. 21 5 Boş zamanın daralması …. . Sonuç yerine … …219 ALTINCI BÔLÜM Cehennem Siyaseti…………………………… . Gözetim toplumu ….. Mahremiyetin işgali… . ….221 .. ……………. … . .. ……………………..223 Gözetime dayalı e§itim. işe alma, iJten atma ve iweri disiplini …………….. Ubertaryan patemalist devlet Prekaryayı mutlu kılmak…… Terapi devleti ….. 222 Çahıtırma programları ve $arthhk …… …….. … . … ………226 …………. 227 ……..232 ………..235 …….236 . . ….. . …….238 Prekaryayı şeytanlaştırmak ………………………………………………………………………………… 243 Zayıflayan demokrasi ve neofaşizm …….. ……………………………………………………… 245 ��- ———— �� � �� – �—– � – —–�– � –�-� YEDiNCi BOLÜM Cennet Siyaseti … …..257 Kısmi vatandaşlık tarih olsun.. . .. .. ….. .. .. ……………….263 Kimlikleri tekrar kazanmak … . Eğitimin kurtarılması …….264 Çalışmak, sadece ücretli emek değil….. ……………………………….266 ……….267 Emeğin tamamen metalaşması ………………. Mesleki özgürlük …….269 … ………. 272 Çalışma hakları … . ….. ………274 Çalıştırma programları ve şartlılıkla mücadele…. . . ……… 276 Örgütlenme özgürlüğü: Prekaryanın özneliği…… Eşitliğin canlandırılması….. .. .. .. .. ……. ………….. .. . ….. ………………………. ……………….281 .. .. .. …. 282 Temel gelir Güvenliğin yeniden bölüşümü …………………………………………………………………………..285 Finansal sermayenin yeniden bölüşümü … . . . . . .. . . …….. . …….. .. …………..289 Zamanın kontrolünü ele geçirmek.. ……. 292 Ortaklık fikrinin hatırlanması …………………………………………………………………………….. 294 Boş zaman hibeleri …. ………..296 ……… …….300 Sonuç … .. ……………….260 KAYNAKÇA DiZiN….. .. ……. … ………. ………301 ……………..309 Önsöz Bu kitap, dünyada henüz oluşum sürecinde olan bir sınıfı anlatı­ yor ve cevaplamak üzere ortaya attığı beş soru var: Prekarya kim­ dir, neyin nesidir? Büyümesini neden önemsemeliyiz? Söz konusu grup neden büyüyor? Bu gruba kimler giriyor? Ve kaybedecek zin­ ciri bile olmayanlar, yani prekarya, bizi nereye götürüyor? Son soru çok önemli, zira eğer preka ry ayı anlayamazsak, bu gruba dahil olan insanlann toplumu bir felakete sürüklemesi gibi bir tehlikeyle karşı karşıyayız demektir. Bu bir tahmin falan değil; endişe verici bir ihtimal. Söz konusu durumu önlemek, sadece ve sadece prekaryanın etkin bir şekilde kendi için sınıf olması ve ye­ ni bir “cennet siyaseti” başlatma yönünde bir güç halini almasıy­ la mümkün. Söz konusu “cennet siyaseti” ise halihazırda siyasetçi­ ler, bazen neredeyse devlet kurumu gibi hareket eden ve adına si­ vil toplum denen pek çok örgüt tarafından ele alınmayacak kadar kısmen ütopik görünen bir gündeme denk düşüyor. Acilen, küresel prekaryanın farkına varmamız gerekiyor. Orta­ da, prekaryaya dair çok fazla kızgınlık ve endişe var. Fakat bu ki­ tap her ne kadar prekaryanın özgürleştirici yanından çok mağdu­ riyetine odaklansa da, prekaryayı sadece ve sadece mağduriyet ifa­ deleri üzerinden okumanın yanlış olduğunu belirtmek gerekiyor. Bu gruba dahil olanlar, sanayi toplumunun ya da 20. yüzyıl sendi­ kacılığının bize sunduklanndan daha iyi bir şeyler anyorlar. Mağ9 durdan ziyade Kahraman payesini taşımayı hak etmiyor olabilirler ancak bu gruba dahil olan insanlar, prekaryamn neden 21. yüzyı­ lın lyi Toplumu’nu müjdelediğini göstermeye başlıyorlar. Meselenin bağlamına bakıldığında görülen şu: Prekarya bir yan­ dan büyürken, küreselleşmenin gizli gerçekliği 2008 kriziyle gün ışığına çıktı. Finansal piyasalara verilen ve uzun süredir ertelenen bu ayar, yüksek gelirli ülkeleri aşağı çekerken düşük gelirli ülke­ leri yukarı çekiyor. Birçok hükümetin son yirmi yıldır bilerek ve isteyerek göz ardı ettiği eşitsizliklere müdahale edilmezse, bunun sonuçlan çok acı olacak. Küresel piyasa ekonomisi -ki bu yapı­ yı eleştirenler bile bunu dilemelidir- nihai olarak yaşam standart­ lanm artırabilir ama küresel ekonomik sistemin milyonlarca kişi­ yi içine sürüklediği güvencesizliği, yalnızca bu sistemin ideologla­ n inkar edebilir. Prekarya artık ön saflarda ancak kendi sesini du­ yurmasının vakti gelmiş değil. Prekarya, ‘sıkışmış ya da tepesine binilmiş’ bir orta sınıf, çalışan alt sınıf ya da sınıf altı diye tabir edi­ len kesimlerden farklı olarak kendine özgü güvencesizliklere sa­ hip ve bu anlamda talepleri de bir o kadar farklı olacaktır. Kitabın yazıldığı ilk aşamalarda birtakım sunumlar yaptım ve anladım ki katılımcılar, sosyal demokrasiye inanmış ve yaşı iler­ lemekte olan geniş bir grup akademisyen kitlesiydi. Söz konusu akademisyenler fikirlerimi küçümsedi ve söylediklerimde yeni bir şey olmadığım dile getirdiler. Bu akademisyenlere göre cevap de­ ğişmemişti; onlar gençken cevap neyse bugün de oydu. Daha fazla istihdam ve daha iyi koşullarda iş. Bu akademisyenlere söyleyebi­ leceğim tek şey var. Bunlar, prekaryayı pek etkileyecek ya da cez­ bedecek nitelikte değil. Bu kitaba düşünce anlamında katkısı olanlann sayısı, tek tek te­ şekkür edemeyecek kadar fazla. Ancak sunumlan yaptığım on al­ tı ülkede beni dinleyen öğrenci ve aktivistlere teşekkür etmek is­ terim. Umanın düşüncelerini ve sorulanm nihai metne yansıtma­ yı becerebilmişimdir. Tabii ki son olarak böyle bir kitabın yazarı­ nın yaptığının, temel olarak başkalannın düşüncelerini aktarmak olduğunu belirteyim. GUY STANDING Kasım2010 10 BiRiNCi BÖLÜM Prekarya 1970’lı yıllarda ideolojik olarak koşullanmış bir kısım iktisat­ çı, siyasetçilerin zihinlerini ele geçirdi. Bu iktisatçılann inandı­ ğı neoliberal modelin temelinde, büyüme ve kalkınmanın reka­ bet gücüne dayandığı, her şeyin rekabeti ve rekabet potansiye­ lini artırmak için yapılması ve piyasa kurallannın hayatın her alanına nüfuz etmesi gerektiği düşüncesi yatıyordu. Bu modele göre, ülkelerin emek piyasasındaki esnekliğin ar­ tınlması şarttı. Bu, risk ve güvencesiz hallerin getirdiği maliye­ tin, işçiler ve onlann ailelerince karşılanması anlamına geliyor­ du. Bunun sonucunda, herhangi bir istikrara sahip olmayan ve bütün dünyaya yayılmış milyonlarca kişiyi banndıran küresel bir ‘prekarya’ ortaya çıktı. Prekarya, artık tehlikeli bir sınıf ha­ lini alıyor ve prekaryanın içindeki kişiler, birtakım kirli odak­ lann sesini dinlemeye, oylannı ve paralarını nüfuzu giderek ar­ tan siyasi bir platforma vermeye meyilliler. Farklı hükümetler tarafından değişik dozlarda benimsenen neoliberal gündemin en önemli başarısı, tam da bu siyasi canavarın oluşma sürecini tetiklemesi oldu. Bu canavar iyice güçlenip canlanmadan önce eyleme geçmek şart. 11 Prekarya kıpırdanıyor 1 Mayıs 200l’de, çoğunluğu öğrenci ve aktivistlerden oluşan beş bin kişi, Milan kent merkezinde alternatif bir 1 Mayıs gös­ terisi için bir araya geldi. 1 Mayıs 2005’e gelindiğinde, söz ko­ nusu insanlann sayısı elli bini aşmıştı ki bu sayı bazılanna gö­ re yüz binin de üzerindeydi. Aynca Avrupa 1 Mayıs’ı,* çoğunu gençlerin oluşturduğu yüzbinlerce kişiyle beraber artık Avru­ pa’nın tamamına yayılarak tüm kıtayı kapsayan siyasi bir hare­ ket halini almıştı. Özgürce göç etmek ve vatandaşlık geliri gibi geleneksel sen­ dikacılıkla pek alakası olmayan talepleri gördüklerinde, nor­ malde 1 Mayıs gösterilerini düzenleyen ve artık yaşlan ilerle­ miş sendikacıların kafası muhtemelen karışmıştır. Zira sendi­ kacılar güvencesizliğe karşı çareyi, 20. yüzyılın toplumsal tut­ kalı olarak değerlendirilebilecek istihdam yanlısı modelde uzun vadede iş garantisi ve bununla beraber gelen sosyal yar­ dım tuzaklarında- görüyordu. Fakat genç göstericilerin çoğu, anne-babalannın ait olduğu neslin Fordist döneme ait tam za­ manlı istihdamın tekdüzeliğine, işyerinde idareye ve sermaye­ nin emirlerine boyun eğmesine tanık olmuştu. Avrupa 1 Ma­ yıs’ındaki göstericilerin dört başı mamur alternatif bir gündem­ leri yoktu ancak Fordist dönemin istihdam politikalanm tekrar canlandırmaya dair bir arzulan da yoktu. tık olarak Batı Avrupa’da ortaya çıkan Avrupa 1 Mayıs’ı, Ja­ ponya’nın dikkate değer bir enerji merkezi halini almasıyla kü­ resel bir karakter kazandı. Avrupa Birliği projesinin bireyi ha­ yatta birden fazla işe, esnekliğe ve daha hızlı ekonomik büyü­ meye mecbur bırakan rekabetçi piyasa modeline yabancılaş­ mış, eğitimli ve huzursuz Avrupalılardan müteşekkil bir genç­ lik hareketi olarak başlayan Avrupa 1 Mayıs’ı, bir zaman son­ ra Avrupa merkezci köklerini bir kenara bırakarak, enternas­ yonalist bir hal kazandı. Zira harekete dahil olanlar, içinde bu­ lundukları güvencesiz koşulların aslında dünyanın diğer ta(*) Euro May Day. Feminist, anti-kapitalist ve göçmenleri daha çok Batı Avnı­ pa’da bir araya getiren guvencesizler hareketinin düzenlediği gösteri – ç.n. 12 raflarında olup bitenlerle yakından alakalı olduğunu gördüler. Göçmenler de, prekarya gösterilerinin önemli bir bileşeni oldu. Hareket, hayatlarını geleneksel kalıpların dışında yaşayanları da içine alarak büyüdü. Ana akım neoliberal politikaların mağ­ duru ve egemen kurumların şeytanlaştırdığı prekarya ile yine aynı egemen kurumları entelektüel ve duygusal bir isyankar­ lıkla ortak bir şekilde reddeden kahraman prekarya arasın­ da sürekli olarak yaratıcı bir gerilim söz konusuydu. 2008 yı­ lına gelindiğinde, Avrupa 1 Mayıs gösterileri, sendikaların ay­ nı gün düzenlediği yürüyüşleri gölgede bırakıyordu. Bu durum her ne kadar kamuoyu ve siyasetçiler tarafından fark edilmese de önemli bir gelişmeydi. Tabii prekaryanın bu iki taraflı (mağdur ve kahraman) kim­ liği aynı zamanda tutarlılık anlamında bir sıkıntıyı da berabe­ rinde getirdi. Mücadeleye odaklanma, bir başka sorundu. Düş­ man kimdi ya da neydi? Tarih boyunca bütün önemli hareket­ ler, iyi ya da kötü, sınıf temelliydi. Bir ya da birkaç grup, ken­ disini sömüren ya da kendisine zulmeden başka bir grupla mü­ cadele etmişti. Genel olarak mücadele, o dönemin üretim ya da bölüşüm sisteminin temel kaynaklarının denetimi ve kul­ lanımı üzerine yürütülüyordu. Prekaryanın tam da farklı top­ lumsal grupları içinde barındıran yapısından dolayı söz konu­ su kaynakların ne olduğuna dair net bir fikri yoktu. Entelektü­ el anlamdaki pirleri arasında, güvencesizliği dile getiren Pierre Bourdieu (1998), Michel Foucault, Jürgen Habermas ve impa­ ratorluk adlı temel eserin sahipleri Michael Hardt ve Tony Neg­ ri’yi (2000) ve arka planda Hannah Arendt’i sayabiliriz. Prekar­ ya hareketi içindekiler, 1968 hareketinin uzantısı olarak Her­ bert Marcuse’nin (1968) Tek Boyutlu insan adlı kitabının ait ol­ duğu Frankfurt Okulu geleneğiyle de bağlantı kuruyordu. Prekarya, aklın özgürleşmesi ve güvencesizliğe dair ortak bir bilinç demekti ancak hiçbir devrim, sadece anlamakla olmu­ yordu. Ortada henüz yeterince etkili bir kızgınlık yoktu, çün­ kü herhangi bir siyasi gündem ya da strateji oluşturulmamıştı. Zaten hareket için semboller aranmasına, hareket içindeki tar­ tışmaların diyalektik karakterine ve prekarya içinde yer alan 13 ve yok olması mümkün görünmeyen gerilimlere bakıldığında, prekaryanın mevcut koşullara programatik bir cevap vermedi­ ği anlaşılıyordu. Avrupa 1 Mayıs’ının liderleri, bu sıkıntıları ve çatlakları gi­ dermek için ellerinden gelen her şeyi yaptılar. Gerçekten de bu çabanın boyutu ve içeriği, hazırladıkları görseller ve posterler­ den anlaşılabiliyor. Örneğin söz konusu posterlerden bazıları göçmenler ve başka gruplar arasındaki çıkar birliğini vurgular­ ken (2008’de Milan’daki Avrupa 1 Mayıs’ının posterindeki mig­ ranti e precarie sloganı aynca süslenmişti), benzer bir strateji­ ye Berlin’de 2006 yılında kullanılan posterde gençler ve yaşlılar için başvurulmuştu (Doerr, 2006). Fakat solcu-özgürlükçü olarak nitelendirilebilecek bir ha­ reket olarak prekaryanın, hareketin dışındakileri korkutması, hatta ve hatta ilgi uyandırması için daha gidecek yolu var. Ha­ reketin en hararetli savunucuları bile gösterilerin tehditten çok tiyatroyu anımsattığını, kolektif bir güvencesizlik deneyimi içerisinde bireysellik ve kimliği ön plana çıkaran bir yapısı ol­ duğunu kabul edecektir. Sosyologların diliyle söyleyecek olur­ sak, hareketin kamusal alandaki tezahürü, güvencesizlik içeri­ sinde oluşan öznelliğin getirdiği gurur olarak okunabilir. Ham­ burg’daki bir yürüyüş için hazırlanan Avrupa 1 Mayıs’ı poste­ rinde, bir karşı koyuş pozu içerisinde dört farklı kişiye yer ve­ rilmişti: Temizlik işçisi, bakıcı, mülteci ya da göçmen ve bir de muhtemelen posteri kendisi hazırlamış olan ‘yaratıcı’ işçi. Gi­ derek küreselleşen dünyada göçebeliği temsil eden bir bavula da posterde hatırı sayılır bir yer verilmişti. Semboller önemlidir çünkü grupları, bir dizi yabancı olmanın ötesine taşıyarak birleştirir. Sınıf ya da kimlik oluşturmaya, or­ taklıkların farkına varılmasına, dayanışma, kardeşlik (fratemite) kurmaya yardımcı olur. Bu kitap da, sembollerden siyasi bir programa geçişi ele alıyor. Prekaryanın bir cennet siyasetinin öz­ nesi olarak gelişimine baktığımızda, söz konusu hareketin, tiyat­ ro ve özgürleşmeye dair görsel fikirler bütününden, devletin ka­ fasını karıştıran ya da kafasını bozan bir yapıdan, birtakım talep­ lerle devleti karşısına alan bir safhaya geçmesi gerekiyor. 14 Avrupa 1 Mayıs’ı gösterilerine bakıldığında, salsa çalınan, politikacılarla dalga geçilen ve mizahın hakim olduğu poster­ lerin hazırlandığı ve bu nitelikte konuşmaların yapıldığı, ade­ ta karnavalı andıran yapısı göze çarpar. Hareketin bileşenlerini birbirine bağlayan görece gevşek ağın yaptığı eylemlerin çoğu, stratejik ya da toplumsal açıdan tehdit oluşturan bir yapıdan zi­ yade anarşizan ve gözü pek bir nitelik arz ediyordu. Örneğin, Hamburg’daki eyleme katılanlara, otobüse binerken ya da sine­ maya giderken para ödememenin yolları hakkında tavsiyeler verildi. Karnaval maskeleri takan, yaklaşık yirmi kişiden olu­ şan ve kendilerine Spider Mum, Multiflex, Operaistorix ve San­ ta Guevara adını veren genç bir grup, 2006’da hareketin hafıza­ sında önemli yer eden müthiş bir eylem gerçekleştirerek, daha çok gurmelerin alışveriş yaptığı bir süpermarkete gündüz vak­ ti baskın yaptı. Alışveriş arabalarını lüks yiyecek ve içeceklerle dolduran grup, kendi fotoğraflarını çektikten sonra dükkandan ayrıldı. Ayrılırken de kasadaki kadına bir çiçek ve not bıraktı. Notta şöyle yazıyordu: Serveti yaratan biziz ama bir faydasını görmedik. Eylemciler The Edukators adlı filmden esinlenmişti. Robin Hood adlı bu grup hiç yakalanamadı. Daha sonra inter­ nete bir not bıraktılar ve dükkandan götürdükleri yiyeceği şe­ hirde en çok sömürüldüklerini düşündükleri işçilere, yani staj­ yerlere dağıttıklarını duyurdular. Genellikle müttefik kazanmak ya da toplumun ortalama ke­ simini etkilemeyi hedef olarak seçmeyen bu tip gruplar, aklı­ mıza birtakım tarihsel analojiler getiriyor. Prekaryanın gelişi­ mi açısından düşünürsek belki de emeğin, çalışmanın ve ko­ nut güvencesizliğine karşı olan grupların, artık kişilere özgü eski ayrıcalıkların ortadan kalktığı ve toplumsal sözleşmele­ rin de bir kenara konduğu bütün büyük dönüşüm dönemlerin­ de ortaya çıkan ‘ilkel isyankarlar’a benzerlik gösterdiği bir saf­ hasındayız. Erle Hobsbawm’ın (1959) da akıllarda kalan bir şe­ kilde belirttiği gibi Robin Hood’lar hep var olagelmiştir ve bu tarz toplumsal özneler dönemsel olarak, yeni sınıfın çıkarları­ nı savunacak tutarlı bir strateji şekillenmeden önce ortaya çık­ mıştır. 15 Avrupa 1 Mayıs’ı ve dünyanın başka yerlerindeki benzer ha­ reketlerin katılımcıları, aslında buz dağının sadece görünen kısmını oluşturmaktaydı. Dünyada korku ve güvensizlik için­ de yaşayanların sayısı çok daha fazla ancak bu insanların ço­ ğu, kendilerini Avrupa 1 Mayıs’ı gösterileriyle ilişkilendirmi­ yor. Ancak bu durum, söz konusu insanların prekarya içerisin­ de olmadıkları anlamına da gelmemeli. Oradan oraya savnıla­ bilen, liderleri olmayan bu öfkeli grup, gerek aşın sağ gerekse aşın sola yahut kendilerinin korku ve endişelerine oynayan po­ pülist demagoglara meyledebilmektedir. Prekarya eyleme geçiyor Floransa’dan çok da uzakta bulunmayan Prato şehri, 1989 yılın­ da tam anlamıyla bir ltalyan şehriydi. Yüzyıllar boyunca kıyafet ve tekstil açısından çok önemli bir üretim merkeziydi. Bu ken­ tin yüz seksen bin kişilik nüfusu nesiller boyunca söz konusu endüstrilerde istihdam edilmişti. Eski değerleri temsil eden bu şehir, siyaset bakımından net bir şekilde solda konumlanmıştı; toplumsal dayanışma ve ılımlılığın vücut bulmuş merkeziydi. Tam da 1989 yılında, otuz sekiz kişilik bir Çinli işçi grubu şehre geldi. Arka arkaya, mülkiyeti Çinli göçmenlere ve onlarla bağlantılı birkaç İtalyana ait bir dizi kıyafet üretim merkezi or­ taya çıktı. Çalışma izni olmayan Çinliler ardı ardına şehre ge­ tiriliyordu. llk defa fark edildiklerinde, bu göçmenlere müsa­ maha gösterildi. Zira canlanmakta olan ekonomiye katkı yapı­ yorlardı ve devletten herhangi bir yardım almadıkları için ka­ mu finansmanına herhangi bir yük getirmeleri gibi bir durum da yoktu. Kendi hallerinde yaşayan ve dışarısıyla çok içli dış­ lı olmayan bu göçmenler, Çinli fabrikaların bulunduğu yerleri toplu bir şekilde mesken tutmuştu. Girişimci göçü vermeye da­ yalı uzun bir tarihi bulunan ve Zheijang Bölgesi’nin sayfiye ye­ ri olan Wenzhou kentinden gelen bu göçmenlerin çoğu Frank­ furt üzerinden üç aylık turist vizesiyle ltalya’ya geliyor, vizeleri bittikten sonra gizliden çalışmaya devam ederek kendilerini kı­ rılgan ve sömürüye açık bir konuma sokuyorlardı. 16 Yıl 2008’i gösterdiğinde şehirdeki kayıtlı Çinli firma sayı­ sı 4.200’ü bulurken işçilerin sayısı da 45.000 olmuştu ki bu da şehir nüfusunun beşte birine denk geliyordu (Dinmore, 2010a, b) . Bu işçiler, kent yetkililerinin hesaplarına göre günde bir milyon kıyafet üretiyordu ki bu, dünya nüfusunu yirmi yıl içe­ risinde giydirip yeterdi. Bu esnada Çinlilerin müdahalesi ve Hindistan ile Bangladeş’ten gelen rekabet, yerel İtalyan firma­ larını yakından etkilemişti. Bu firmalarda 2010 yılında yalnızca yirmi bin işçi çalışmaktaydı ki bu sayı 2000 yılında 3 1.000 idi. Söz konusu firmalar küçüldükçe, istihdam edilen işçiler de da­ ha düzensiz ve güvencesiz işlerde çalışmaya başladı. Buna daha sonra Avrupa ve Kuzey Amerika’daki eski en­ düstri merkezlerini etkilediği gibi Prato’yu da vuran finansal kriz eklendi. lflaslar giderek artarken işsizlik tırmandı ve işçi­ lerin duyduğu memnuniyetsizlik gayet sert bir hal almaya baş­ ladı. Sol politika, Kuzey Birliği’nin yabancı düşmanlığı üzeri­ ne kurulu dilinin de etkisiyle iktidardan düştü. Kuzey Birliği de yasadışı göçmenleri tarif ederken ‘kötüler ordusu’nu alaşa­ ğı etmek gibi bir söylem kullanan siyasi müttefikleri Silvio Ber­ lusconi gibi Çinlilerin fabrikalarına ve sıkı çalışma koşulları­ nın olduğu atölyelerine vakit kaybetmeden gece baskınları dü­ zenleyerek işçileri şeytanlaştırdı. Çin’in olaylar karşısında sar­ sılan elçisi hemen Roma’dan ayrıldı ve yaşananların kendisine 1930’larda Nazilerin yaptıklarını anımsattığını söyledi. Ancak tuhaf olan bir şey vardı; Çin hükümeti göçmenlerin iadesi ko­ nusunda isteksizdi. Ancak olayların tek sebebi, yabancılara müsamaha göster­ meyen yerli nüfus değildi. Çinlilerin dışa kapalı şekilde yaşa­ masının da bunda etkisi vardı. Prato’nun eski fabrikaları reka­ bet etmekte zorluk çekerken ve İtalyan işçiler kendilerine al­ ternatif gelir kaynakları aramaya girişirken, Çinliler cemaat içinde cemaat oluşturuyordu. Gelen haberlere göre Çin maf­ yası, Çin’den başka ülkelere gidişi örgütleyip dışa kapalı yer­ leşim bölgelerini idare ettiği gibi bir yandan da hakimiyet için Rus, Arnavut, Nijerya ve Romanyalı çetelerle de iktidar müca­ delesi veriyordu. Üstelik bu yaşananlar Prato ile de sınırlı de17 ğildi. Çinli çeteler Çinli şirketlerle bir olup İtalyan altyapı pro­ jelerine de yatının yapıyordu ve bu projeler arasında Civitavec­ chia limanı yakınındaki milyarlarca Euro değerindeki ‘Çin ter­ minali’ de vardı. Prato, küreselleşmenin ve prekaryanın büyümesiyle ortaya çıkan çelişkilerin sembolü halini aldı. Çinlilerin çalıştığı atöl­ yelerin yayılmasıyla İtalyanlar proleter rollerini kaybetmeye ve güvencesiz işlerde çalışmaya başladı. Tabii bir iş bulabilirlerse! Artık prekaryanın göçmenlerden oluşan ayağı, bir yandan ken­ di içlerindeki şüpheli ağ ilişkilerine dayanmaya devam eder­ ken, diğer yandan da yetkililerin hışmına uğruyordu. Prato’da yaşananlar hiçbir şekilde bu şehre mahsus değildi ve aslında küreselleşmenin dip dalgasını yansıtmaktaydı. Küreselleşmenin çocuğu Her ne kadar terimler aynı olmasa da adına neoliberal ya da öz­ gürlükçü denilen bir dizi sosyal ve ekonomik düşünür, 1970’li yılların sonunda daha önce kaybettikleri cesaretlerini yeniden kazanmıştı. Zira on yıllar boyunca ihmal edilip dinlenmedik­ leri dönemin artık son bulduğunu fark etmişlerdi. Söz konusu düşünürler, Büyük Buhran’dan korkmayacak ya da İkinci Dün­ ya Savaşı sonrasında ortalığı silip süpüren Sosyal Demokrasi’ye bağlanmayacak kadar gençti. Bu düşünürler, planlama ve düzenleme aygıtlarına sahip merkezi hükümetle bir tuttuklan devleti sevmiyordu. Dünya­ yı, koşullar nerede uygunsa yatının, istihdam ve gelirin de ora­ ya akacağı, giderek açılan bir yer olarak algılıyorlardı. Onlara göre mesele şöyleydi: Özellikle Avrupa ülkeleri, sanayide ça­ lışan işçi sınıfının ve bürokrasideki kamu çalışanlannın İkin­ ci Dünya Savaşı’ndan bu yana elde ettikleri güvenceleri geri al­ madığı, sendikalan yola getirmediği ve o dönemde yeni bir te­ rim olan sanayisizleşme süreci hızlandınlmadığı sürece işsiz­ lik artacak, ekonomik büyüme yavaşlayacak, yatınmlar başka yerlere gidecek ve fakirlik yükselişe geçecekti. Bu, iç karartıcı bir değerlendirmeydi. Söz konusu düşünürler, köklü değişim18 !er istiyorlardı ve Ronald Reagan ya da Margaret Thatcher gi­ bi siyasetçilerde, kendi analizlerine göre hareket edecek lider­ lik vasıflan mevcuttu. Trajedi şuradaydı: Teşhisleri kısmen doğru olsa da öngörü­ leri feci sonuçlar doğurdu. Takip eden otuz yıl içerisinde traje­ diye bir de şu eklendi. Neoliberallerin ortadan kaldırmak iste­ diği sistemi ortaya çıkaran sosyal demokrat partiler, neoliberal­ lerin siyaset önerilerine kısa bir süre karşı çıktıktan sonra on­ ların hem teşhislerini hem de siyaset önerilerini hiç utanmak­ sızın kabullendiler. l 980’lerde ortaya atılan bir neoliberal iddia da ülkelerin ’emek piyasasında esneklik’ politikalarını izlemesi gerektiğiy­ di. Bu iddiaya göre emek piyasaları esnekleştirilmediği süre­ ce emek maliyetleri artacak, şirketler üretimi maliyetlerin daha düşük olduğu bölgelere nakledecek ve finans sermayesi ‘mem­ leket’e değil maliyetlerin düşük olduğu ülkelere yatının yapa­ caktı. Esnekliğin pek çok boyutu vardı. Ücret esnekliği talepte­ ki değişikliklere göre bir ayarlama, yani ücretlerin düşürülme­ si demekti. İstihdamda esneklik, firmaların istihdam düzeyle­ rini kolayca ve masrafsız bir şekilde değiştirmesi anlamına gel­ mekteydi ve bu durum, istihdamın korunması ve istihdam gü­ venliğinde azalmadan başka bir şey demek değildi. lş esnekliği ise çalışanların şirket içerisinde oradan oraya transfer edilme­ si ve iş yapılarının asgari muhalefet ve maliyetle değiştirilme­ si olarak görülüyordu. Vasıflarda esneklik ise işçilerin vasıfları­ nın kolayca ayarlanması demekti. Aslında, bu yüzsüz neoliberal iktisatçıların savunduğu es­ neklik, çalışanları sistematik olarak daha güvencesiz hale getir­ mekten başka bir şey değildi ve bu stratejinin yatının ve istih­ damın devam etmesi için gerekli olduğu iddia ediliyordu. Eko­ nomide yaşanan her olumsuzluk, esnekliğin olmamasıyla ve emek piyasalarında ‘yapısal reformlar’ yapılmamasıyla açıklan­ maktaydı. Küreselleşme giderek hayatımıza girerken ve hükümetler­ lc şirketler kendi emek ilişkilerini esnekleştirmek konusunda birbiriyle yarışırken, güvencesiz işlerde çalışanların sayısı kat19 lanarak çoğaldı. Esnek emek yayılırken eşitsizlikler de arttı ve sanayi toplumunun temelindeki sınıf yapısının yerini bu yapı­ dan daha karmaşık ama sınıftan kesinlikle bağımsız olmayan bir yapı aldı. Buna tekrar döneceğiz. Ancak politika değişiklik­ lerine ve küreselleşen piyasa ekonomisinin gerekliliklerine şir­ ketlerin cevaplan, dünyada neoliberallerin ya da onlann poli­ tikalarını hayata geçiren siyasetçilerin de tahmin etmediği bir eğilim yarattı. Gerek müreffeh gerekse yükselen piyasa ekonomilerinde­ ki milyonlarca insan, geçmişin gölgelerini taşısa da yeni bir ol­ gu olarak değerlendirilebilecek ‘prekarya’ya dahil oldu. Prekar­ ya ‘işçi sınıfı’ ya da ‘proletarya’nın bir parçası değildi. Proletarya denildiğinde akla uzun dönemli, istikrarlı, sabit-zamanlı ve ile­ riye dönük olarak işçinin ne kadar ve nasıl ilerleyebileceği açık­ ça belli olan işlerin bulunduğu, sendikalaşmanın olduğu, ko­ lektif sözleşmelerin yapıldığı, ebeveynlerin iş unvanlarını anla­ dığı, isimleri ve özellikleri bilinen yerel işverenlerin bulundu­ ğu bir toplum akla gelir. Prekaryaya dahil olanlar işverenlerini tanımadığı gibi, işve­ renlerinin geçmişte kaç kişiyi istihdam ettiğini ya da gelecekte bu sayının kaç olacağını da bilmez. ‘Orta sınıf da değildirler zi­ ra bu sınıftan insanların sahip olması beklenen sabit ya da ön­ görülebilir bir maaş, statü yahut çeşitli haklara sahip değildir. l 990’lar boyunca giderek daha fazla insan -üstelik sadece ge­ lişmekte olan ülkelerde değil- kendilerini kalkınma iktisatçı­ larının ve antropologların ‘enformel’ dediği bir konumda bul­ maya başladı. Bırakın başkalarında ortak bir yaşam ya da ça­ lışma biçimi görmeyi, söz konusu insanlar ‘enformel’ ifadesini kendilerini tanımlamak açısından da muhtemelen faydalı bul­ mayacaktı. Dolayısıyla işçi sınıfı, orta sınıf ya da ‘enformel’ de­ ğillerdi. Peki neydi bu insanlar? Güvencesiz bir var oluşa sahip olarak tanımlanmak, bir tanınma belirtisi meydana getirebilir­ di. Bu insanların arkadaşları, akrabaları ve meslektaşları da bir tür geçici konuma sahipti ve bu geçiciliğin kaç yıl, kaç ay ya da kaç hafta süreceğine dair bir güvenceleri de yoktu. Genelde bu­ nu arzu etmiyor ve hatta bunun için çaba da göstermiyorlardı. 20 Prekaryayı tanımlamak Prekaryadan ne anladığımızı tanımlamanın iki yolu var. Bi­ rincisi, prekaryanın farklı bir sosyo-ekonomik grup olduğunu söylemekten geçer. Dolayısıyla tanım gereği bir kişi bu grubun ya içindedir ya da değildir. İmgeler ve analizler açısından bu ta­ nım faydalı ve Max Weber’in ‘ideal tip’ dediği kavramı kullan­ mamıza olanak tanıyor. Buradan bakıldığında prekarya, ‘pre­ carious’ [güvencesiz) sıfatı ile ‘proletariat’ [proletarya) isminin birleşmesiyle oluşan yeni bir terimdir. Birtakım sınırlılıkları ol­ sa da prekarya kavramı bu kitapta genelde bu anlamda kulla­ nılıyor. Marksist anlamda düşünecek olursak da prekaryanın kendi için sınıf olmaktan ziyade, henüz oluşum sürecindeki bir sınıf olduğunu iddia edebiliriz. Toplumsal gruplar açısından düşündüğümüzde, tarım top­ lumlarını bir kenara bırakacak olursak küreselleşmenin ulusal sınıf yapılarının parçalanmasına yol açtığını söylemek müm­ kün. Eşitsizliklerin arttığı dünyada daha esnek bir emek piya­ sasına doğru gidilirken, sınıf ortadan kaybolmadı. Daha ziyade, parçalı bir küresel sınıf görüntüsü ortaya çıktı. ‘İşçi sınıfı’, ‘işçiler’ ve ‘proletarya’, birkaç yüzyıl boyunca kül­ türümüzde yer etmiş terimler. İnsanlar eskiden kendilerini sı­ nıfsal terimlerle tanımlayabilmekte ve başkaları da bu insanla­ rı benzer terimlerle, giyinme ve konuşma tarzlarıyla ve kendi­ lerini temsil etme biçimiyle tanıyabilmekteydi. Söz konusu te­ rimler bugünse eskiyi anımsatmaktan ibaret. İşçi sınıfının so­ nunu Andre Gorz ( 1982) çok önce yazmıştı. Başkaları ise bu terimin anlamı ve bu kategoriye dahil olmak için gerekli ölçüt­ ler üzerinde tartışma yürütmeye devam etti. Belki de gerçeklik, 21. yüzyılın küresel emek piyasasındaki sınıf ilişkilerini yansı­ tan yeni bir dile gereksinim duyduğumuza işaret ediyor. Genel olarak bakıldığında, eski sınıflar dünyanın çeşitli böl­ gelerinde var olsa da bugün yedi çeşit sınıf tanımlanabilir. Te­ pede az sayıda ancak inanılmaz derecede zengin küresel vatan­ daşların meydana getirdiği ‘elit’ sınıf var ve bu sınıf sahip oldu­ ğu milyarlarca dolarla bütün evrene hükmediyor. Forbes dergi21 sinin en iyi ve en büyük listesinde de yer alan bu elitler, dün­ yanın her yerinde hükümetlere etki edebiliyor ve cömert hayır­ severlik jestlerine de bir hayli düşkünler. Bu elit sınıfın altında ‘maaşlılar’ var. Hala tam istihdam çerçevesinde çalışan, bazıları elit sınıfa geçmeyi ümit eden bu sınıfın çoğunluğu genelde dev­ let tarafından karşılanan ücretli izinlerin ve şirketin sağladığı sosyal hakların tadını çıkarıyor ve içinde olduğu sosyal konum­ dan memnun. Söz konusu ‘maaşlı’ sınıf, büyük şirketlerde, dev­ let ve kamu kuruluşlarında yoğun olarak istihdam edilmekte. Maaşlıların yanında bir de ‘profisyen’ler var. Profesyonel ve teknisyen sözcüklerinin birleşimi olarak düşünülebilecek bu kesim, şu anda çok daha küçük bir grup. Pazarlayabilecekleri vasıflara, sözleşmeye dayalı olarak yüksek gelirlere sahip kişi­ leri kapsıyor; danışman ya da kendi için çalışan işçiler bu gruba girebilir. Bugünün ‘profisyenler’i, Ortaçağ’daki şövalyeler, kü­ çük toprak sahipleri ve beyler olarak düşünülebilir. Tek bir iş­ letmede uzun dönemli tam istihdam dürtüsü olmaksızın, farklı yerlerde çalışma beklentisi ve arzusuyla yaşayan kişiler bunlar. ‘Standart istihdam ilişkisi’ bu kesime göre bir şey değil. Gelir açısından ‘profisyenler’in altında el emeğiyle çalışanla­ rın giderek daralan çekirdek bir kısmı var ki bunlar da eski ‘iş­ çi sınıfı’nın özünü oluşturuyor. Hem refah devletleri hem de emeğe dair düzenlemeler bu insanlar akılda tutularak oluştu­ rulmuştu. Ancak emek hareketlerini de oluşturan sanayi emek­ çilerinin bu müfrezeleri bugün güçsüzleşmiş ve toplumsal da­ yanışma hissini de kaybetmiş durumda. Bu dört grubun altında ise, bir tarafta işsizler ordusu diğer yanda da toplumun uç kısımlarında yaşayan ve onun genel ya­ pısıyla uyuşmayan ayrıksı bir kesimle kuşatılmış ‘prekarya’ ad­ lı giderek büyüyen bir sınıf bulunmakta. Bu parçalı sınıf yapı­ sının karakteri başka çalışmalarda tartışıldı (Standing, 2009). Şimdi prekarya nedir onu tanımlayalım. Sosyologlar toplumsal tabakalaşma söz konusu olduğun­ da geleneksel olarak Max Weber, yani sınıf ve statü üzerinden düşünür ve burada sınıf, toplumsal üretim ilişkilerine ve kişi­ nin emek süreci içindeki konumuna işaret eder (Weber, ( 1992) 22 1968). Bu modele göre emek piyasalarında işverenler ve kendine çalışanları bir kenara bırakırsak, emek piyasasındaki temel ay­ nın ücretli emek ve maaşlı çalışanlar arasındadır. Bu ikili grup­ tan birincisi parça başı çalışır ve emeği çalıştığı saate göre ölçü­ lür. Bir bakıma harcadıkları güce göre para alırlar. lkinci grupta­ kiler ise verdikleri güven ve sağladıkları hizmete göre ödüllendi­ rilir. (Goldthorpe, 2007, 2. Cilt, Beşinci Bölüm; McGovem, Hill ve Mills, 2008, üçüncü bölüm). Maaşlıların, her zaman müdür­ lere, patronlar ve iş sahiplerine yakın olması beklenirken ücret­ li işçiler yabancılaşmıştır; disipline, tahakküm altına alınmaya, yaptırım ve birtakım teşviklere gereksinim duyulur. Sınıfla karşılaştırıldığı zaman statünün bir kişinin mesleğiy­ le ilişkilendirildiği görülür. Yüksek statülü meslekler, profes­ yonel gruplara, işletmeye ve idareye yakın olanlardır (Goldt­ horpe, 2009). Ancak burada bir sorun var. Bütün meslekler­ de, farklı statüler barındıran birtakım bölünmeler ve hiyerarşi­ ler söz konusudur. Ücretli emek ya da maaşlı işçi veya mesleklere dair fikir­ ler, prekarya söz konusu olduğunda un ufak olur. Prekarya bir yandan sınıf özellikleri sergiler. Maaşlıların aksine, prekar­ ya içindeki insanların devlet ya da sermaye ile güven ilişkileri asgari düzeydedir. Proletaryanın sahip olduğu toplumsal söz­ leşme ilişkilerinin hiçbirine de sahip değildir zira proletarya söz konusu olduğunda emeğe verilen güvencelerin karşılığın­ da itaat beklenirdi. Refah devletlerinin temelindeki yazılı ol­ mayan sözleşme buydu. İtaatin karşılığında herhangi bir gü­ ven ya da güvenlik bulamayan prekarya, sınıfsal açıdan kendi­ ne has bir yere sahiptir. Statü açısından da kendine özgü bir ye­ ri vardır zira yüksek statülü profesyonel yahut orta-statüde za­ naat mesleklerine tam olarak denk düşmez. Bu anlamda pre­ karya ‘parçalı statü’ye sahiptir ve görüleceği gibi ‘toplumsal ge­ lir’ yapısı eskiye dayalı sınıf ya da meslek kavramlarıyla kolay kolay örtüşmez. Japonya, prekaryayı anlamaya çalışanların karşılaştığı sorun­ ların görülebildiği bir örnektir. Gelir eşitsizliği görece düşüktür ki bu da onu iyi bir ülke yapar (Wilkinson ve Pickett, 2009). 23 Ancak eşitsizlik, statüler arası hiyerarşi açısından daha derin­ dedir ve ekonomik açıdan yaşadığı zorluklar gelir eşitsizliğine dair geleneksel ölçütlere göre hafife alınan prekaryanın genişle­ mesi, söz konusu eşitsizlikleri daha da derinleştirir. Japon top­ lumundaki yüksek statülü pozisyonlann, sosyo-ekonomik açı­ dan güvenlik sağlayan birtakım getirileri vardır ki bunlar, sa­ dece parasal gelirlerle ölçülemeyecek kadar önemlidir (Kerbo, 2003: 509- 12). Prekarya bütün bu getirilerden yoksundur ve işte bu yüzden gelir eşitsizliği prekarya söz konusu olduğunda çok ciddi bir şekilde hafife alınmaktadır. Prekarya terimi ilk defa l 980’li yıllarda Fransız sosyologlar tarafından geçici ve mevsimlik işçileri tanımlamak için kulla­ nıldı. Geçici olarak çalışmak prekaryanın temel bir unsuru ol­ makla beraber kavram, bu kitapta farklı şekilde ele alınacaktır. Yalnız, geçici istihdam kontratlannın bir işte geçici olarak ça­ lışmakla aynı şey olmadığını hatırlamamız gerekiyor. Bazıları prekaryaya, aynı işte çakılı kalmış eski işçi sınıfı normlarını reddeden romantik bir özgür ruh ya da beyaz ya­ kalı ‘maaşlılar’daki burjuva materyalizmini simgeleyen olumlu bir imge atfetmeye çabalıyor. Bu özgür ruhlu meydan okuma ve normlara uymama meselesinin unutulmaması gerekiyor zira prekaryada bu özellikler mevcut. Kontrol altına alınmış eme­ ğin dikte ettiklerine karşı girişilen gençlere özgü ya da öyle ol­ mayan mücadelelerde yeni bir şey yok. Yeni olan şey, güvence­ siz emek ve çalışma tarzının, istikrarlı çalışma rejimlerine alış­ kın ‘eski zamanlann insanlan’ tarafından benimsenmesi. Bun­ lara daha sonra tekrar döneceğiz. Popüler kullanıma geçtiğinden beri prekarya teriminin an­ lamında değişiklikler oldu. ltalya’da precarito terimi, insanla­ nn geçici işlerde düşük gelirle çalışmasının da ötesinde bir ha­ yat tarzı olarak güvencesiz bir varoluş anlamında kullanılıyor (Grimm ve Ronneberger, 2007). Almanya’da sadece geçici işçi­ ler değil, herhangi bir toplumsal entegrasyon umudu bulunma­ yan işsizler de bu kavramın kapsamına girmekte. Bu, Marksist lümpen proletarya fikrine yakın bir kavram olsa da kitapta kas­ tedilen anlam bu değil. 24 Japonya’da prekarya terimi bir zaman ‘çalışan yoksullar’ ile eşanlamlı olarak kullanıldı. Ancak Japonya 1 Mayıs’ı ve daha iyi iş ve yaşam koşulları için mücadele eden genç eylemcilerin içinde olduğu ‘genç-güvencesiz işçi sendikası’* diye nitelendi­ rilebilecek örgütlerle ilişkilendirildikten sonra kendine özgü bir terim olarak evrildi (Ueno, 2007; Obinger, 2009). Japon­ ya’da ‘freeter’ olarak bilinen, ‘free’ ile Almanca ‘Arbeiter’, yani işçi sözcüklerinin bir araya gelmesiyle oluşan ve geçici işlerde çalışmaya zorlanan bir grup genç işçi ortaya çıktı. Her ne kadar aralarında ilişki olsa da prekaryayı ‘çalışan yok­ sullar’ ya da güvencesiz istihdamla eş tutmak doğru değil. Gü­ vencesizlik aynı zamanda güven üzerine kurulu bir iş kimliği­ nin olmaması anlamına geliyor. Halbuki düşük ücretli bazı iş­ lerde çalışan işçiler kendilerine bir kariyer yapıyor olabilirler. Bazıları, prekaryayı emek süreci üzerinde kontrol olmamasıy­ la açıkladı. işin burası biraz karışık zira insanların çalışma ve emeğin üzerinde kontrolünün olduğu bazı yönleri -vasıfların geliştirilmesi ve kullanımı, çalışmak için gerekli zaman, emek yoğunluğu, ekipman, harnmadde- vardır. Buna bir de işçiyi kontrol eden müdür ya da ustabaşı dışında emeğin farklı türler­ de de kontrol edilme biçimleri olduğunu ekleyelim. Prekarya grubuna dahil insanların emekleri ve çalışmaları üzerinde hiç kontrol sahibi olmadığını söylemek, tanım açısın­ dan sınırlayıcı olur. Zira emek sürecinde harcanan güç, işbir­ liği, vasıfların kullanılması, sabotaj eylemlerinin kapsamı, iş­ yerindeki ufak tefek şeylerin araklanması ve çalışma esnasın­ da gereksiz şeylerle zaman harcanması konusunda her zaman ikircikli bir durum ve güce dair üstü kapalı bir pazarlık vardır. Tabii emeğin kontrolüne dair unsurlara da bakılması, prekar­ yanın içinde bulunduğu halin değerlendirilmesi açısından uy­ gundur. Bir o kadar ilginç olan şey de ‘statü uyumsuzluğu’ olarak ad­ landırılabilecek durum. Göreli olarak ileri derecede eğitim gör(*) Metinde ‘Freeter union’ diye geçen bu sendikalar, Japonya’da ‘[reeter’ denilen ve güvencesiz işlerde geçici olarak çalı.şan, genelde gençlerden oluşan işgücü­ nün haklan için mücadele eden örgütleri anlatıyor – ç.n. 25 müş ancak kazandıkları becerilerine uygun gelir ve statü için çalışmak zorunda kalan kişilerin, statü konusunda sıkıntı yaşa­ ması muhtemeldir. Böylesi bir hissiyat Japonya’daki genç pre­ karyada mevcut (Kosugi, 2008). Bizim bu kitaptaki amaçlarımız açısından bakıldığında pre­ karya, sosyal demokratlar, işçi partileri ve sendikaların, ikin­ ci Dünya Savaşı’ndan sonra ‘sanayi vatandaşlığı’ gündemi çer­ çevesinde işçi sınıfı ya da sanayi proletaryası için izlediği siya­ setin kapsamına giren emeğe dair yedi tip güvenceden yoksun kişileri kapsıyor. Sanayi vatandaşlığı kapsamında emeğe dair güvenceler Emek piyasası güvenliği – Tam istihdama bağlı bir hükümetin sim­ gelediği makro düzeyde yeterli gelir getirici fırsatlar. istihdam güvenliği – Keyfi işten çıkarmalara karşı koruma, işe alım ve işten çıkarmalar konusunda düzenlemeler, kurallara uyma­ yan işverenlere karşı mali yaptınmlar. iş güvenliği – istihdamda belli bir mevki elde etme fırsatı ve be­ cerisi, vasıfların giderek geçersizleşmesinin engellenmesi, sta­ tü ve gelir açısından yukarı hareketliliğin sağlanmasına yöne­ lik fırsatlar. Çalışma güvenliği – Güvenlik ve sağlıkta yapılan düzenlemeler, çalışma saatlerinin sınırlandırılması, kadınlar için gece işi ve düzensiz çalışma saatlerine yönelik düzenlemeler, iş kazalarına ya da iş nedeniyle ortaya çıkan hastalıklara karşı koruma ve iş kazalarından doğan maliyetlerin karşılanması gibi yöntemler. Vasıflann yeniden üretiminin güvenliği – Çıraklık ve istihdam eği­ timi gibi yöntemlerle vasıf kazanmaya ve işçinin sahip olduğu becerilerin kullanılabilmesine dönük fırsatlar. Gelir güvenliği – Asgari ücret mekanizması, gelir sınıflandınlması, kapsamlı sosyal güvenlik, gelir eşitsizliğini azaltmak ve düşük gelirlilere destek olmak için ilerici bir vergi sistemi gibi yön­ temlerle yeterli bir sabit gelirin sağlanması. Temsil güvenliği – Bağımsız sendikalar ve grev hakkı gibi yöntem­ lerle emek piyasasında ortak bir ses yükseltebilmek. 26 Modern emeğin güvencesizliğine dair tartışmalarda daha çok istihdam güvencesizliğine, yani uzun dönemli sözleşme ve iş­ sizliğe karşı korumalann yokluğuna dikkat edilir. Bu her ne ka­ dar anlaşılabilir bir şey olsa da iş güvencesizliği de prekaryanın önemli bileşenlerinden birisidir. İstihdam güvenliği ve iş güvenliği arasındaki fark çok önem­ lidir. Bir örnekle açıklayalım. 2008-2010 yıllan arasında Fran­ sa Telekom’un 30 çalışanı intihar etti ve bunun ardından şir­ kete dışandan bir patron atandı. 66.000 çalışanın üçte ikisinin uzun süreli kadrosu vardı ve bu anlamda istihdam güvenceleri garanti altına alınmıştı. Ancak yönetim, çalışanlannı Tayin Za­ manı’ adlı bir politikayla birkaç yılda bir büro ve meslek değiş­ tirmeye zorlayarak sistematik bir şekilde iş güvensizliğinin ku­ cağına itmişti. Dolayısıyla intiharlann temelinde iş güvensizli­ ğinden doğan stresin yattığı tespit edildi. Yani, iş güvensizliği­ nin önemi büyüktü. Üstelik iş güvenliği meselesi, kamu hizmetinde de önemli. Çalışanlar, imzaladığı sözleşmelerle başka birçok kişinin kıs­ kandığı istihdam güvencesine kavuşuyor. Ancak bu sözleşme­ lerle, çalışanlar müdürleri istediği zaman ve yine onlann iste­ diği pozisyonlara atanmayı da kabul ediyorlar. Sıkı bir ‘insan kaynaklan yönetimi’ ve işlevsel esnekliğin hüküm sürdüğü bir dünyada meslekler ve pozisyonlar arası bu geçişlerin kişiler açısından zorlayıcı olması muhtemel. Prekaryanın bir başka özelliği de gelirlerin güvence altında olmaması ve gelir yapısının bütün diğer gruplardan farklılık göstermesidir. Bunu, ‘toplumsal gelir’ kavramını kullanarak or­ taya koymak mümkün. İnsanlar, her yerde elde ettikleri gelirle yaşarlar. Bu para üzerinden de olabilir, kendilerinin ya da aile­ lerinin ürettiğine bağlı olarak ayni gelirler üzerinden de. ‘Top­ lumsal gelir’, ihtiyaç olması halinde insanların ne kadar bek­ lenti içine girebileceğiyle ölçülebilir. Bazılarının geçimi her ne kadar tek bir gelire dayansa da birçok toplumdaki pek çok kişi birkaç gelir kaynağına sahiptir. Toplumsal gelirin nasıl oluştuğuna altı kalemde bakılabi­ lir. Bunlardan ilki, kişi tüketsin takas etsin ya da satsın, bire27 bir kendi ürettiklerimizdir. Bahçede ya da bir bahçe kadar ola­ mayacak kadar küçük, ev halkının geçimine yardım edecek bü­ yüklükteki alanlarda yetiştirilen gıda, kıyafet veya hizmetler bu gruba girebilir. lkinci kalem ise verilen emek karşılığında elde edilen ücret geliridir. Üçüncü grupta enformel yollardan aile ya da yereldeki yakınlar aracılığıyla gelen karşılıklı destekler var­ dır. Dördüncü gruba bakarsak, çok sayıda çalışana, çalıştıkla­ rı şirket ya da kurum tarafından sağlanan birtakım hak ve yar­ dımları görürüz. Beşinci grupta devletin sağladığı hak ve yar­ dımlar vardır: Sosyal sigorta yardımları, sosyal yardım, keyfi transferler, doğrudan ödenen ya da işverenler aracılığıyla öde­ nen sübvansiyonlar ve sübvanse edilen sosyal hizmetler. Son olarak da tasarruf ve yatırımlardan elde edilen özel gelirler. Bütün bu kalemler az ya da çok güvenli veya güvence altına alınmış biçimlere ayrılabilir ki bunlar da söz konusu kalemle­ rin tam değerini belirler. Örneğin, ücretler sabit de olabilir da­ ha değişken ya da esnek biçimlere ya da uzun dönemli sözleş­ me temeline de dayanabilir. Eğer birisinin gelecek yıl her ay ay­ nı geliri elde etmesi gibi bir durum varsa, bu ay elde edilecek olan gelir, havanın kaprislerine ya da işverenin henüz belirli ol­ mayan üretim takvimine bağlı olan aynı miktardaki ücretten daha fazladır. Devletten gelen haklar da evrensel ‘vatandaşlık’ hakları şeklinde alt gruplara ayrılabilir ki bunlardan birisi geç­ mişte yapılan katkılara dayanan ve ilkesel olarak garanti altına alınan haklardır. Bir diğer alt grup da önceden kestirilemeyen koşullara bağlı olarak mevcut olamayabilecek daha keyfi trans­ ferlerdir. Şirkete bağlı haklar, bir firmadaki kişinin statü ve ön­ ceden yapılan hizmetlere bağlı olarak ya da keyfi olarak aldığı unsurlar şeklinde bölünebilir. Aynı şey ihtiyaç duyulan zaman­ larda, aile ve akrabalık temelli talepler ya da yakın çevre üzerin­ den dile getirilen talepler için de geçerlidir. Prekaryayı tanımlayan kendine özgü toplumsal gelir yapısı, belirli bir anda elde edilen parasal gelirin ötesinde bir kırılgan­ lığa sahiptir. Örneğin, gelişmekte olan bir ülkenin ekonomisi­ nin hızlı bir şekilde ticarileştiği zaman çoğu prekaryaya dahil olan yeni gruplar, yakın çevrelerinden gördükleri birtakım yar28 dımlan almadıkları gibi devlet ya da şirket yardımı da elde ede­ mediklerini görürler. Prekarya, geleneksel biçimde birtakım desteklerini kaybetmemiş olan düşük gelirliler ve benzer mik­ tarda parasal gelire sahip maaşlılardan daha kırılgan bir konu­ ma sahiptir zira söz konusu maaşlılar birtakım devlet ve şirket yardımı almaktadır. Prekaryanın ayırt edici bir özelliği de her­ hangi bir zamanda elde ettiği ücret ya da gelirin düzeyi değil, ihtiyaç olduğu zamanlarda yakın çevreden destek görememesi, garanti altına alınmış şirket ya da devlet yardımı ve kazançları destekleyecek özel birikimlerinin olmamasıdır. Bunların etkisi­ ne İkinci Bölüm’de bakacağız. Emeğin güvencesizliği ve güvencesiz toplumsal gelir dışında prekarya mensuplarında iş temelli himlih de bulunmaz. İstih­ dam edildikleri dönemlerde, bir geleceği olmayan ve toplumsal hafızadan yoksun işlerde çalışırlar. İstikrarlı birtakım pratikler içerisine kök salmış mesleki bir cemaate ait olma, etik kuralla­ ra ve davranış normlarına sahip olma, mütekabiliyet ve daya­ nışma gibi duygulara sahip değildir prekarya. Prekarya, kendisini dayanışma üzerine kurulu bir emek cami­ asının parçası olarak görmez. Bu da yapmak zorunda kaldıktan her neyse orada yabancılaşma ve bir araçsallığa neden olur. Gü­ vencesizliğin neden olduğu eylem ve tavırlar, fırsatçılığa mey­ leder. Prekaryanın eylemleri üzerinde, bugün söylediklerinin, yaptıklarının ya da hissettiklerinin uzun dönemli ilişkileri üze­ rinde güçlü ya da bağlayıcı bir etki yaratacak ‘geleceğin gölge­ si’ bulunmaz. Prekarya geleceğin gölgesi olmadığını bilir çün­ kü yaptıkları şeyin geleceği yoktur. Yann yaptıkları şeyin demo­ de olması sürpriz değildir; eğer bir başka iş ya da faaliyet alanın­ da canlanma olursa mevcut işten ayrılmak da kötü olmayabilir. Her ne kadar bazı mensupları birtakım mesleki yeterliliklere ya da havalı unvanlara sahip olsa da prekaryanın mesleki kim­ liği yoktur. Bazılarına göre, mesleki kimliği tanımlayacak bir­ takım ahlaki ya da davranışsal yükümlülükler gösterme zorun­ luluğu olmamasının özgürleştirici bir yanı vardır. ‘Kentli göçe­ be’ ve onunla ilgili ‘kısmi vatandaş’* imgesini -yani tam vatan(*) Metinde geçen sözcük denizen – ç.n. 29 daş olmayan kişi imgesini- daha sonra gündeme alacağız. Ba­ zıları göçebe olmayı yerleşikliğe tercih ettiği için prekarya için­ deki herkesin mağdur olarak değerlendirilmemesi gerekir. Ne var ki, gözle görülür bir kaçış olanağı olmaması, onları güven­ cesiz ortamlarında rahatsız konuma düşürür. Emek, çalışma, oyun ve boş zaman* Prekaryanın tarihsel öncülleri, eski Yunan’da sahipleri için ça­ lışan kölelerin aksine, toplumda gerekli üretken emeği ortaya koymakla yükümlü banausoi denilen toplumsal gruptur. Ken­ dilerinden toplumsal açıdan üstün olanlar, prekaryanın öncül­ leri sayılabilecek banausoi adlı grubu bedensel olarak sınırlı, zi­ hinsel olarak da kaba bulurdu ve bu grubun toplumsal olarak yükselmek açısından herhangi bir şansı yoktu. Sınırlı haklara sahip zanaatkarlar şeklinde düşünülebilecek metiderle (ikamet eden yabancı) beraber çalışırdı. Kölelerle beraber bu iki grup, şehir hayatına katılmaya dair herhangi bir beklentileri olmaksı­ zın toplumdaki bütün emek yükünü çekerdi. Antik Yunanlar, emek ve çalışmanın yanında oyun ve boş zaman arasındaki farkları -kendi ifadeleriyle schole- bugünün politika yapıcılarından daha iyi anlıyordu. Emek yükünü sırt­ lananlar, vatandaş statüsünde değildi. Vatandaşlar emekten zi­ yade praxis ile iştigal ederdi. Yani evde aile ile ya da arkadaş­ larıyla beraber çalışırdı. Bu çalışma faaliyetleri, daha çok ‘yeni­ den üretim’ faaliyetleriydi; kamusal hayata katılmak ya da kişi­ sel ilişkileri güçlendirmek için yapılırdı. Özellikle kadınlar ko­ nusunda bizim standartlarımızla düşünüldüğünde Eski Yunan t-oplumu adaletsizdi. Ancak her şeyi emek üzerinden ölçmenin neden saçma olduğunu anlamışlardı. Bu kitaptaki iddialardan birisi de şu: 21. yüzyıl ilerlerken, prekaryanın olumsuz taraflarından birisinin üstesinden gelmek konusundaki temel amaçlardan birisi, emek olmayan çalışma­ yı ve oyun olmayan boş zamanı kurtarmak olmalı. 20. yüz­ yıl boyunca yapılan vurgu, emek yükünü üstlenenlerin sayısı(*) l.abour için emek, work için çalışma karşılıklan tercih edilmiştir – ç.n. 30 nı en üst seviyeye çıkarmak ve emek olmayan çalışma biçimle­ rini kötülemek ya da doğrudan yok saymak üzerine oldu. Pre­ karyanın genellikle kendisinin seçmediği koşullarda, nasıl ve ne zaman istenmişse tam da o şekilde emek yükünü çekmesi ve oyuna düşkünlük göstermesi bekleniyor. Beşinci Bölüm’de de iddia edildiği üzere prekaryadan, karşılığı ödenmeyen eme­ ğin karşılığı iş yapması bekleniyor fakat prekaryanın boş zama­ nı önemsiz addediliyor. Prekaryanın çeşitleri Nasıl tanımlanırsa tanımlansın, prekarya homojen bir yapıya sahip değil. Gelip geçici işlerde çalışırken bir yandan da İnter­ net kafede vakit geçiren ergen ile polis korkusuyla yaşayıp çıl­ gınca iş bağlantıları kuran ve hayatta kalmak için zekasını kul­ lanan göçmen arasında fark var. Öte yandan bunların ikisinin de, gelecek ay yemek parasının nereden geleceğini düşünüp duran ve tek başına yaşayan anneden veya sağlık faturalarını ödeyebilmek için sağda solda işler yapmak durumunda kalan altmışlı yaşlardaki adamdan farklı olduğunu da görmek lazım. Ancak her biri emeklerinin araçsal (yaşamak için), fırsatçı (ne düşerse) ve güvencesiz olduğu hissini paylaşır. Prekaryayı tasvir etmenin yollarından birisi de ‘kısmi vatan­ daş (denizen)’ kavramı. ‘Kısmi vatandaş’, o ya da bu sebepten, normal vatandaşlara göre daha sınırlı haklara sahip kişiye ve­ rilen ad. Romalılara kadar götürülebilecek kısmi vatandaş dü­ şüncesi, kendilerine zanaatlannı icra etme ve ikamet etme hak­ kı verilen ancak tam vatandaşlık hakkından mahrum bırakılan yabancılara uygulanmaktadır. Bu fikri, insanlara verilen haklan düşünerek genişletebiliriz: Medeni haklar (yasalar önünde eşitlik; suç ve fiziksel zarardan korunma), kültürel haklar (kültürden faydalanmak konusun­ da insanlara eşit erişim ve toplumun kültürel hayatına katılım hakkı), sosyal haklar (emeklilik ve sağlık hizmetlerine eşit eri­ şim), ekonomik haklar (gelir getirici faaliyetlerde bulunma ko­ nusunda eşit yetki), siyasi haklar (herkese oy kullanma, seçim31 lere katılma ve toplumun siyasi hayatına katılma hakkı). Dün­ yada sayılan giderek artan pek çok insan, bu hakların en azın­ dan bir tanesinden faydalanamıyor ve nerede yaşıyor olursa ol­ sunlar, vatandaş sayılmaktan ziyade kısmi vatandaş grubuna ait olarak hayatlarını sürdürüyorlar. Kısmi vatandaş kavramı, şirket çalışanları ve çeşitli kısmi va­ tandaşların içinde olduğu şirket hayatına da uygulanabilir. Bu anlamda maaşlıları firma içinde en azından birtakım karar ve işlemlerde üstü örtük oy hakkına sahip vatandaşlar olarak dü­ şünebiliriz. Zaten hissedarlar ya da şirket sahipleri de maaşlı­ ların bu haklara sahip olmasını zımnen kabul ederler ve şirket içindeki stratejik kararları alma yetkisini net bir şekilde elle­ rinde bulundururlar. Geri kalan çalışanlar -geçici işçiler, söz­ leşmeliler- ellerinde pek az hak bulunan kısmi vatandaşlardır. Dünyanın genelinde kısmi vatandaşların çoğu bir çeşit göç­ mendir ve bunu ileriki bölümlerde tartışacağız. Ancak burada bir kategori özellikle dikkate değer: Kriminalize edilen geniş kitle, yani suçlular. Küreselleşme döneminde suç kategorisine giren eylemlerin sayısında bir artış görüldü. Eskiye göre daha fazla insan yakalanıp hapse atılıyor ve bu da daha fazla insanın suçlu konumuna düşmesi demek oluyor. Söz konusu krimina­ lizasyonun artmasının sebebi kısmen küçük suçlarla ilintili. Bu küçük suçlar arasında ahlaki tehlikeler yaratan sosyal yardım planlarına verilen davranışsa! tepkiler de yer almakta ve bu du­ rumlarda yardıma muhtaç insanlar, doğruyu söylemeleri halin­ de kendi kendilerini cezalandırmış olma ve bürokrasiyle ters düşme riskiyle karşı karşıyadırlar. Kariyerleri olmayan geçici işçiler, göçmen kısmi vatandaş­ lar, hayat mücadelesi verirken kriminalize olmuş kişiler ve sos­ yal yardımla yaşamak durumunda olanlar … Sayılar üst üste bi­ niyor. Bırakın prekaryanın içindeki farklı kesimlerden gelenle­ ri belirlemeyi, emek ve ekonomiye dair istatistikler dahi maa­ lesef prekarya içindekilerin toplam sayısını tahmin etmeye el­ verişli değil. Temsili değişkenlere dayanarak resmi oluşturmak zorundayız. Her biri muntazam bir şekilde uymasa da prekar­ yadaki dört temel grubu ele alalım. Prekaryayı tanımlayan bir 32 özellik, kişinin prekarya içinde olup olmadığına işaret etmek için yeterli değil. Öncelikle, geçici işlerde çalışmak durumunda olanlar pre­ karya içinde yer almaya yakındır çünkü sağlam olmayan üre­ tim ilişkileri içerisindedirler. Benzer işlerde çalışanlara kıyas­ la daha düşük gelirleri olduğu gibi mesleki anlamda da daha az fırsata sahiptirler. Esnek emek çağında işlerine geçici bir etiket verenlerin sayısı muazzam derecede arttı. İngiltere gibi birkaç ülkede neyin geçici iş olduğuna dair sınırlayıcı tanımlar istih­ dam koruması olmayan işlerde çalışanların sayısının belirlen­ mesini zorlaştırdı. Ancak pek çok ülkede istatistikler, ulusal iş gücünün geçici işlerdeki sayısının ve payının son otuz yıl için­ de ciddi bir biçimde arttığını gösteriyor. Örneğin Japonya’da geçici işlerin sayısı öyle bir arttı ki 2010 yılında iş gücünün üçte birinden fazlası geçici işlerde çalışıyordu. Ancak bu ora­ nın en yüksek olduğu ülke, makul tanımlar çerçevesinde işçi­ lerin yandan fazlasının geçici ve ‘düzensiz’ işlerde çalıştığı Gü­ ney Kore olabilir. Geçici bir işte çalışmak bir kişinin kariyeri ve geleceği olma­ yan bir işte istihdam edildiğinin göstergesi olsa da bu her du­ rum için geçerli değil. Gerçekten de ‘profisyen’ dediğimiz kişi­ ler, bir kısa dönemli projeden diğerine geçtikleri proje odaklı var oluş tarzından hoşlanmakta. Yalnızca birkaç görevin tekrar tekrar yapıldığı uzun dönemli işler hiç de arzulanan işler değil. Yani toplumsal bağlam kişiyi tatmin ediyorsa, geçici bir işe sa­ hip olmakta problem yok. Ancak küresel ekonomik sistem bir­ çok insanın geçici işlerde çalışmasını gerektiriyorsa, politika yapıcıların bu işleri güvencesiz kılan şeylere eğilmesi gerekir. Şu anda geçici bir işte çalışıyor olmak güvencesizliğe da­ ir önemli bir gösterge. Geçici bir iş bazıları için bir kariyerin oluşturulmasında ilk adım şeklinde düşünülebilir. Ancak pek çok insan için geçici bir iş, daha düşük bir gelir konumuna, ya­ ni aşağıya doğru bir adım teşkil eder. Pek çok politika yapıcı­ nın tavsiye ettiği gibi işsizlikten sonra geçici bir işe başlamak, gelecek yıllar boyunca daha düşük kazançlara neden olabilir (Autor ve Houseman, 2010). Herhangi bir işe daha düşük se33 viyelerden başlayan birisinin yukarı doğru toplumsal hareket­ lilik gösterme ya da ‘düzgün’ bir gelir elde etme ihtimali daimi olarak azalır. Geçici bir iş edinmek pek çok insan için bir ge­ reklilik olsa da bunun toplumsal hareketliliği arttırma ihtima­ li düşüktür. Prekaryayı anlamanın bir başka yolu da yan-zamanlı istih­ damdır ki bu aslında sanayi toplumlarının aksine, hizmete da­ yalı ekonomide kullanılan bir hüsnütabirdir. Pek çok ülkede yan-zamanlı iş denildiğinde otuz saatten az çalışma veya bu ka­ dar saatten azı için emeğinin karşılığını almak akla gelir. Aslın­ da yan-zamanlı ifadesi, bir gerçekliğe tekabül etmiyor ve söz­ de kalıyor çünkü yan-zamanlı bir iş edinmeyi seçen ya da buna zorunlu kalanlar, beklenenden daha fazla çalışıyor veya hak et­ tiklerinden daha az kazanıyorlar. Bir kariyer yolunu terk eden yan-zamanlı emekçiler -ki bunların çoğu kadındır- sonunda daha çok sömürülebilir, çalışma saatleri dışında ücretsiz çalış­ mak zorunda kalabilir ve kendilerine belli bir mevki elde etmek için kendilerini daha fazla sömürmek durumunda kalabilirler. Yan-zamanlı işlerdeki artış, işsizliğin ve eksik istihdamın bo­ yutunu gizlemeye de yaradı. Dolayısıyla örneğin Almanya’da daha fazla kişinin ‘ufak-işler’e kaydırılması yüksek istihdam ya­ nılsaması yarattığı gibi bazı iktisatçıların finansal krizden son­ ra Alman istihdamında bir mucize yaşandığına dair saçma iddi­ alar dillendirmesine de yol açtı. Prekarya ile örtüşen diğer kategoriler ‘bağımsız yüklenici’ fir­ malar ile ‘bir başkasına bağımlı olarak çalışan yüklenici firma­ lardır’. Burada prekarya ile bir mütekabiliyet yok zira pek çok yüklenici firma, bazı açılardan güvendedir ve güçlü bir mesleki kimliğe sahiptir. Burada kendine çalışan diş hekimi ya da mu­ hasebeci düşünülebilir. Ancak başkasına bağımlı olarak çalışan firmalarla bağımsız firmaları birbirinden ayırt etmek her yerde pek çok avukatın başını ağntmıştır. Hizmet sağlayanlarla hiz­ met emeği üretenleri, aracılara bağımlı olanlarla gizli çalışan konumundakileri birbirinden nasıl ayırt etmek gerektiği ko­ nusunda bitmek tükenmek bilmeyen tartışmalar olmuştur. So­ nuç olarak ayrımlar keyfidir; kontrol kavramına ve başkalany34 la olan tabiiyet ilişkisine dayalı olarak yapılır. Ne var ki üzerin­ de fazla kontrol sahibi olunmayan görevlerin kendilerine veril­ mesi konusunda başkasına tabi olanların prekarya içine girme riski daha fazladır. Prekarya ile bağlantılı bir başka grup da giderek büyüyen çağn merkezlerinde çalışanlar ordusu. Her yerde karşımıza çı­ kan çağn merkezi çalışanları, küreselleşmenin, elektronik ha­ yatın ve yabancılaşmış emeğin sembolü. 2008 yılında lngilte­ re’deki Kanal 4, çağrı merkezlerinin genç çalışanları ile kız­ gın müşteriler arasındaki yanlış anlaşılmaların anlatıldığı ‘Te­ lefondaki Öfke’ adlı bir belgesel yayınladı. Programa göre ln­ giltere’de bir insan yılda ortalama bir gününü çağn merkezle­ riyle konuşarak geçirmekteydi ve bu süre giderek artmaktaydı. Tabii sonra bir de stajyerler var. Görece modem bir durumu simgeleyen bu grupta, yeni mezunlar, öğrenciliği devam eden­ ler ve hatta henüz öğrenciliğe başlamamış olanlar bir süreliği­ ne çok az bir ücret için ya da ücret beklemeksizin küçük ofis iş­ leri yapıyorlar. Bazı Fransız yorumcular prekaryayı stajyerlerle eşdeğer olarak görseler de bu yeterli değil ancak stajyerlik ol­ gusunun nasıl değerlendirildiğine dair duyulan rahatsızlığı da gözler önüne seriyor. Stajyerlik, gençlerin prekarya içine yönlendirilmesi açısın­ dan potansiyel bir mekanizma. Üstelik bazı hükümetler, işsiz­ liği gizlemek için aktif bir emek piyasası politikası olarak staj programlan bile başlattı. Gerçekte ise stajyerlikleri teşvik etme­ ye dair çabalar yetersiz ve maliyeti yüksek sübvansiyon planla­ rının pek de ötesine geçemiyor. Söz konusu staj programları­ nın idari maliyeti yüksek olduğu gibi insanları kurumsal haya­ ta alıştırmak ve iş esnasında bir şeyler öğretmek gibi iddialan­ na karşın ne staj yapılan kurumlara ne de stajyerlere uzun sü­ reli bir faydası oluyor. Stajyerleri daha sonra değerlendireceğiz. Özetleyecek olursak prekaryayı anlamanın bir yolu insanla­ rın nasıl olup da, kendilerine arzu edilebilir bir kimlik veya ka­ riyer inşa etme ihtimali olmayan güvencesiz emek biçimlerini yapar hale geldiğine bakmaktan geçiyor 35 Prekaryalaşma Prekaryaya bakmanın bir diğer yöntemi de süreçle alakalıdır; yani insanların nasıl ‘prekaryalaştığını’ anlamak gerekir. Pre­ karyalaşmak denilen bu tuhaf terim, 19. yüzyılda işçilerin pro­ leterleşmesine yol açan güçleri tarif eden ‘proleterleşme’yi an­ dınyor. Prekaryalaşmak, güvencesiz bir varoluş içinde yaşama­ ya neden olan baskılara maruz kalmak ve bu deneyimlerin için­ den geçmek demektir ve iş ya da hayat tarzı ile elde edilen gü­ venli bir kimlik ya da gelişme hissi yoktur. Bu anlamda maaşlı kesimin bir kısmı prekaryaya doğru sü­ rüklenmekte. Japonya’nın efsanevi ‘maaşlı adam’ örneği bu an­ lamda açıklayıcı. Tek bir işletmede hayat boyu istihdam edilen bu 20. yüzyıl işçisi, 1980’li yıllann başlanna kadar egemen olan ve gayet patemalist bir emek modeli içerisinden çıkmıştır. Ja­ ponya ya da başka bir yerde, lonca sistemine dayalı yapı, kolay­ lıkla kasvetli bir kafes halini alabilir zira bu kadar istihdam gü­ venliği olduğu takdirde bunun dışına çıkılması bir korku fak­ törü teşkil eder. Böylesi bir modeli benimseyen Japonya ve di­ ğer Doğu Asya ülkelerinde yaşanan buydu. Bir şirket ya da ku­ rumdan atılmak başansızlık simgesi ve itibar kaybı olarak de­ ğerlendirilirdi. Bu durumlarda kişisel gelişim peşine düşülme­ si kolaylıkla, iç hiyerarşide daha yüksekteki kişilere riayet edil­ mesine ve fırsatçılığa dayalı planlar yapılmasına yönelik küçük hesaplann peşine koşulmasıyla sonuçlanır. Japonya’da bu en uç noktalarda yaşandı. Şirket denilen yapı kurgusal bir aile halini aldı ve böylece istihdam ilişkisi akraba­ lığa dayalı kontrat sistemine dönüştü. Haliyle işverenin çalışa­ nı ‘evlat edinmesi’ ve karşılığında da bir armağan ilişkisi olarak itaat, işverene karşı görevlerin bir evlat gibi yerine getirilmesi ve on yıllarca sürecek yoğun bir emek beklenmesi durumu ha­ sıl oldu. Ortaya da yüksek miktarda fazla mesai kültürü ve aşı­ n çalışma kaynaklı ölümler, yani karoşi çıktı (Mouer ve Kawa­ nishi, 2005). Ancak 1980’lerin başından itibaren maaşlılar için­ de Japonlara düşen emek gücü oranında büyük bir azalma ya­ şandı. Hala maaşlılar içerisinde tutunmaya çalışanlar da büyük 36 baskı altında ve yerlerini kendi istihdam güvenliklerine sahip olmayan genç kadın ve erkeklere kaptınyorlar. Prekarya, inti­ har ve toplumsal huzursuzluklardaki muazzam artışlara baka­ rak çektiği sıkıntıyı görebileceğimiz maaşlıları yerinden ediyor. Japonya’da maaşlıların dönüşümü biraz uç bir örnek olabi­ lir. Ancak psikolojik olarak uzun dönemli bir istihdam ilişki­ sine kısılıp kalmış birisinin kontrolü kaybedip güvencesiz bir bağımlılık biçimine doğru nasıl sürüklendiğini görebiliriz. Eğer işveren, yani şirketteki ‘ebeveyn’ mutsuz olur ve kurgusal ebe­ veynlik rolünü oynamak istemez ya da oynayamayacak hale ge­ lirse, şirket çalışanı, özerklik becerileri veya kendini geliştirme hüneri olmaksızın prekaryaya dahil olur. Uzun dönemli istih­ dam, kişinin vasıflarını köreltebilir. Başka çalışmalarda da di­ le getirildiği üzere (Standing, 2009) vasıfsızlaşma refah devleti döneminin emek politikalarının en kötü yanlarından birisidir. Tanımı farklı yerlere çekmek konusunda dikkatli olmak ge­ rekir fakat prekaryalaşmanın bir başka yönü de kurgusal bir mesleki hareketliliktir ki bunun postmodern veçhesi, birtakım unvanların havalı şekilde adlandırılmasıyla kendisini gösterir. The Economist (2010a) de bu durumu zarif bir şekilde hicvet­ ti. Hiçbir yere gitmeyen ve geleceği olmayan bir işe cafcaflı bir ad verilir ve o işin güvencesiz tarafları gizlenmeye çalışılır. ida­ re edecekleri bir ordu ya da ekip olmayan kişilere ‘şef, ‘üst dü­ zey yönetici’, ‘yönetici memur’ gibi unvanlar veriliyor. Alışıl­ dığı üzere kendisine Uluslararası ldari Profesyoneller Derneği (önceden Ulusal Sekreterler Derneği gibi mütevazı bir adı var­ dı) gibi havalı bir isim veren ABD’li meslek kurumu, beş yüz­ den fazla iş unvanını yapısında barındırdığını bildirmişti. Bun­ ların arasında ‘ön-ofis koordinatörü’, ‘elektronik belge uzma­ nı’, ‘medya dağıtım görevlisi’ (gazete dağıtan kişi), ‘geri dönü­ şüm görevlisi’ (çöp kutusunu boşaltan kişi) ve ‘hijyen danış­ manı’ (tuvaletleri temizleyen kişi) yer alır. Unvan verme husu­ sunda ortaya konan bu beceri, sadece ABD’nin tekelinde de de­ ğil; bu durum her yerde göze çarpıyor. Fransızlar şu sıralar te­ mizlikçi kadınlara daha saygın bir unvan olan ‘yüzey teknisye­ ni’ olarak sesleniyorlar. 37 The Economist, iş unvanlarındaki artışı 2008 sonrasındaki ekonomik durgunlukla ve çokuluslu şirketlerin giderek artan kendi karmaşık iç yapısıyla açıkladı zira söz konusu cafcaflı un­ vanlar, ücretlerde herhangi bir artış olmamasını maskeliyordu. Ancak bu durumu, son dönemde ortaya çıkmış bir mübalağa salgını olarak açıklayamayız. Unvan patlaması, kişinin gelişimi ve mesleki hareketliliğine dair kurgusal sembollerin bir iş steril­ liği görüntüsü verdiği prekaryanın genişlemesiyle alakalı. Düz­ leşmiş ve vasıfsızlaşmaya yüz tutmuş iş yapılan, unvan enflas­ yonuyla gizleniyor. Economist de bunu güzel bir şekilde anlattı: Esneklik modası başka alanlarda şişkinliğe yol açtı. Hiyerarşi­ leri ortadan kaldırma eğiliminin, anlamsız iş unvanlarını ço­ ğaltmak gibi çelişkili bir sonucu oldu. Eski kafalı politikacılar nasıl Lancaster Dukalığı Şansölyesi ya da Konsey Lord Başka­ nı yapılıyorsa, işçiler de kulağa önemliymiş gibi gelen unvan­ lara hevesleniyor. Yönetimin en üst kademesinden aşağı doğ­ ru herkes kovulma ihtimaline karşı özgeçmişlerini şişirme­ ye çalışıyor. Ancak burada daha temel bir toplumsal sıkıntı var. The Eco­ nomist’te çıkan bu incelikli analizin sonunda, ‘insanlara cafcaf­ lı unvanlar vermenin faydalan kısa süreli olurken ortaya çıkan hasar daha uzun süre devam ediyor’ denmişti. Bir yandan bu havalı unvanların sinizme yol açtığına ve söz konusu unvanla­ rın, unvan sahiplerini gözden çıkarılabilir kıldığına dair bir dü­ şünce vardı. Ancak bir taraftan da tam tersi söz konusu çünkü insanlar gözden çıkarılabilir konumda ve onlara verilen unvan­ lar da bunu göz önüne seriyor. Prekaryalaşmış zihin içinde bulunduğumuz teknolojik manzaranın düşünce ve dav­ ranışlarımıza etkisini anlayabilmek için teknolojik determinist olmaya gerek yok. Prekarya henüz kendi için sınıf olma özel­ liğini gösterebilmiş değil zira karşı karşıya olduğu teknolo­ jik güçleri kontrol edemiyor. Hayatlarımızın her köşesine gi38 ren elektronik cihazların insan beyninde, düşünme biçimimiz­ de ve daha da vahimi düşünme kapasitemizdeki derin etkisi­ ne ilişkin gitgide çoğalan emarelerle karşı karşıyayız. Elektro­ nik cihazların etki etme biçimleri, prekarya fikriyle de benzer­ lik gösteriyor. Prekaryanın belirleyici özelliklerinden birisi de pek çok şe­ yin zamansal açıdan kısa bir dönem üzerine kurulmasıdır ve bu durum uzun dönemli düşünme yetersizliğine dönüşebilir. Zi­ ra bunların temelinde bir kariyer yapma ya da kişinin kendisi­ ni geliştirme ihtimallerinin düşük olması yatıyor. Akran grup­ ları, davranış normlarına uymayanları aforoz etme tehdidiyle bu durumu daha da belirgin hale getirebilir. Neyin yapılıp ne­ yin yapılamayacağına ilişkin yazılı olmayan kurallar, konfor­ mist olmayanlara birtakım yüksek maliyetler getirir. Intemet, intemette dolaşma, cep telefonu mesajları, Facebo­ ok, Twitter ve diğer sosyal medya alanlan beynin tekrar yapı­ landırılmasına neden oluyor (Carr, 2010). Bu dijital yaşam bi­ çimi, nesiller boyunca insanların zeka olarak kabul ettiği şeyin, karmaşık süreçlerin ardından mantık yürütmenin, yeni fikirler üretmenin ve farklı tahayyüllerde bulunmanın temelini oluştu­ ran uzun dönemli hafıza sürecine zarar veriyor. Bu dijital dünyanın tefekkür ya da düşünmeye hiç saygısı yok; anlık uyan ve tatmin sağlıyor ve beynin kısa dönemli ka­ rar ve tepkiler vermesine yol açıyor. Bunun birtakım avantajla­ rı olmasına rağmen aynı dijital dünya, ‘aydın zihin’ ve bireysel­ lik fikrini zayiat hanesine yazmamızın da sebebi. Farklı bilgi, deneyim ve öğrenme biçimlerine sahip bireylerden müteşekkil bir toplumdan pek çok insanın toplumsal olarak kurulmuş ve çabucak edinilmiş, orijinallik ve yaratıcılıktan ziyade grup ona­ yına dayalı görüşlere sahip olduğu bir topluma doğru gidişat var. Ortalık ‘sürekli kısmi dikkat’ ve ‘bilişsel yetersizlik’ gibi ha­ valı terimlerden geçilmiyor. Bunlar biraz abartılı gelebilir ama zihinsel, duygusal ve dav­ ranışsal değişikliklerin yaşandığı bir gerçek ve bu değişiklik­ ler de prekaryalaşmanın yaygınlaşmasıyla paralel olarak beliri­ yor. ‘Can sıkıntısı’nın ve akıp gitmeyen zamanın tefekkür po39 tansiyeline, düşünüp taşınmaya, geçmiş, şimdi ve hayal edilmiş bir geleceğin sistematik olarak birbirine bağlanmasına hürme­ ti olan ‘aydın zihin’, elektronik olarak harekete geçirilmiş adre­ nalin akınlarının bombardımanına maruz kalıyor. Odaklanma becerisi öğrenilen bir şeydir; dolayısıyla bu bece­ ri kaybedilebilir ya da bozulabilir de. Evrim biyologlarına göre elektronik araç ve gereçler, insanı tehlike ve fırsat sinyallerine içgüdüsel ve hızlı bir şekilde cevap verecek şekilde tekrar ilkel safhadaki durumuna döndürüyor. Bilimsel akıl ise tarihsel bir sapmaydı. Biyolojik bir gerilemeye dair bu yorum tabii ki endi­ şe verici ve evrimsel açıdan muazzam sonuçlara gebe. Elektronik ortam, hizmetlere dayalı ekonominin önemli özel­ liklerinden birisi olan aynı anda birden fazla iş yapabilmeye ola­ nak sağlıyor ve bunu daha sonra tekrar gündeme getireceğiz. Araştırmalar; alışkanlık, eğilim ya da zorunluluktan dolayı bir­ den fazla işi aynı anda yapmaya aşın derecede düşkünlük göste­ renlerin enerjilerini har vurup harman savurduğunu ve herhan­ gi bir görevi yerine getirirken, kendisini birden fazla göreve has­ retmeyenlerden daha az üretken olduğunu gösteriyor. Birden fazla işi aynı anda yapanlar, odaklanmakta, gereksiz ve dikkat dağıtıcı malumata kapılarım kapatmakta güçlük çektikleri için prekaryanın başlıca adaylarındandır. Zamanı kullanma biçimle­ rini kontrol edemeyen ve stresli hayatlar yaşayan bu tip insanla­ rın gelişmeye açık bir zihin kapasitesinin yanında uzun-dönem­ li bir perspektifle kendine dönük öğrenme algısı da köreliyor. Sonuçta prekarya, kendisine faydalı olanı faydasız olandan ayırmaya dair kontrol kapasitesini haiz hayat tarzından yoksun ve yoğun bir bilgi yüklemesine maruz kalıyor. Neoliberal dev­ letin bununla nasıl mücadele ettiğine bakacağız. Öfke. dışlanmışlık, kaygı ve yabancılaşma Öfkenin nedeni, anlamlı bir hayat kurmanın önünde görünen engeller ve göreli bir yoksunluk duygusudur. Bazdan buna kıs­ kançlık diyebilir ancak sürekli olarak maddi başarının tuzakla­ rına maruz kalmak ve gerek bu nızaklar gerekse ‘ünlü kültürü’ 40 ile sürekli olarak kuşatılmak, bitmek tükenmek bilmez bir hın­ ca neden olur. Prekarya, sadece hayatı boyunca içinde olduğu esnek işler ve beraberinde gelen güvensizlikler nedeniyle ken­ disini engellenmiş hissetmez. Bu işler, anlamlı yapılar ve sos­ yal ağlar içinde kurulmuş güvene dayalı ilişkilerden de yoksun­ dur. Prekaryanın sosyal mobilizasyon anlamında üst basamak­ lara tırmanmasına olanak tanıyan merdivenleri de yoktur ve bu da prekarya içindekileri kendilerini daha fazla sömürmekle et­ raftan el çekmek arasında bırakır. The Observer’da yayınlanan (Reeves, 2010) bir örnekte teo­ rik olarak, yirmi sekiz bin pound kazanan ve haftada otuz ye­ di buçuk saat çalışan yirmi dört yaşında bir sosyal hizmet uz­ manı vardır. Bu kadın sosyal hizmet uzmanı, bazı ailelerin gün­ düz müsait olmaması nedeniyle hiç de az olmayacak kez gece geç saate kadar da çalışmaktaydı ve dolayısıyla evinde çalıştı­ ğından fazla çalışıyordu. Söz konusu sosyal hizmet uzmanı, ga­ zeteye şunu söyledi: Benim canımı sıkan en büyük şey şu: Uzun zamandır bana bir sonraki aşamaya geçebilecek kadar iyi olduğum söylendi ve iş tanımımın ötesinde de birtakım şeyler yaptım. Ancak bunu gören ve takdir eden yok. Yeni bir pozisyon açılana kadar bek­ lemek zorundayım. Sanının bu çok fazla insanın başına geli­ yor. llk başladığım ekipten geriye kalan tek sosyal hizmet çalı­ şanıyım. Ayrılanların çoğu da kariyer desteği ve işlerinde iler­ leme meselesinden dolayı bu yolu seçti. Zor ve sorumluluk ge­ rektiren bir iş yapıyoruz ve eğer bunun farkına varılırsa, o işte daha uzun süre kalabiliriz. Bu kadın, mesleğinde ilerlemek istemesine rağmen bu konu­ da bir değişim olmadığı için prekarya ile bağlantılı birisi. Top­ lumsal hareketlilik elde etmek için kendisini daha fazla sö­ mürmüş ve daha fazla emek ortaya koymuş. Kurumdan ayrı­ lan meslektaşları ise terfi serabının daha öteye gitmeyeceğini fark etmişti. Emile Durkheim’ın çalışmalarından bu yana dışlanmışlığın umutsuzluktan doğan bir pasiflik hissi olduğunu biliyoruz. Za41 naat içermeyen ve kariyer beklentisi olmayan işler, bu hissi da­ ha da güçlendiriyor. Dışlanmışlık, sürekli yenik düşmenin ya­ nı sıra siyasetçilerin ve orta-sınıf yorumcuların prekaryayı tem­ bel, başıboş, hiçbir şeyi hak etmeyen, toplumsal açıdan sorum­ suz olarak değerlendirmeleriyle ortaya çıkan huzursuzluk du­ rumudur. Devletten sosyal yardım talebinde bulunanlara ‘ko­ nuşma terapilerinin’ meseleleri düzeltmenin yegane yolu oldu­ ğu yönünde öğütlerin verilmesi, söz konusu kişilere büyüklük taslanması anlamına gelir ve sosyal yardım istemeye dönük ola­ rak cesaretlendirilenlerce de böyle anlaşılır. Prekarya endişe içinde yaşar. Bu, sadece uçlarda yaşamaya ilişkin, bir yanlış davranış ya da kötü şans nedeniyle mütevazı asalet ile evsiz barksız ve yoksul kadın olmak arasındaki denge­ nin sarsılacağının farkında olmakla ilgili bir kronik güvensizlik değil. Daha fazlasını edinemeyerek kendilerini aldatılmış his­ settiklerinde bile sahip olunanları kaybetmekle da alakalı bir güvensizlikten bahsediyoruz. insanlar zihinsel olarak güvensiz ve stresli oldukları gibi ya eksik istihdam edilmiş durumdalar ya da gereğinden fazla iş yapıyorlar. Emeklerine yabancılaşmış durumdalar, kendilerini dışlanmış hissediyorlar ve davranışla­ rında hem net olamıyorlar hem de umutsuzlar. Sahip oldukla­ rını kaybetmekten korkanlar sürekli olarak engellenmiş hisse­ derler. Sinirli olurlar ama bu sinirlilik hali genelde pasif bir du­ rumdur. Prekaryalaşmış zihin, korkudan beslenir ve korkuy­ la motive olur. Yabancılaşma, yapılan herhangi bir şeyin kendimiz için ya da birisinin beğenisi ya da saygısı için değil, düpedüz başkalarının emri üzerine ve başkaları için yapıldığını bilmemiz durumu­ dur. Bu, proletaryanın belirleyici bir özelliğidir. Ancak prekar­ ya içindeki kişilerin yaşadığı bazı özel duygular da var; kandı­ rılmak, iş sahibi oldukları için minnettar, mutlu ve ‘pozitif ol­ maları gerektiği bu duygular arasında düşünülebilir. Mutlu ol­ maları söylenir prekaryaya ama onlar nedenini anlayamaz. Bry­ ceson’ın (2010) ‘başarısız mesleki durum’ dediği, yani olumsuz psikolojik etkisi olan bir durumla karşı karşıyadır. Böylesi ko­ şullara sahip olan insanlar toplumsal açıdan onaylanmazlar ve 42 hayata dair derin bir amaçsızlık durumuyla karşı karşıyadır. Bir mesleğin olmaması etik bir boşluk da yaratır. Prekarya kandınlmamaktadır ancak kendilerine bir sürü teş­ vikte bulunulmaktadır. Peki, akıllı bir zihin bu kadar kolay mı pes eder? Barbara Ehrenreich (2009) Smile or Die (Gülümse ya da ôl) adlı kitabında eleştiri oklarını pozitif düşünme moda­ sına yöneltti. Yazar kitabında, 1860’larda Phineas Quimby ve Mary Eddy adlı iki şarlatanın, Kalvinizm, Tanrı’ya inanç ve po­ zitif düşüncenin hayatta benzer sonuçlar doğuracağı temeli­ ne dayanan Yeni Düşünce Hareketi’ni nasıl kurduklarını anla­ tır. Ehrenreich, modem işletme ve finansta bu düşüncenin izi­ ni sürer ve ‘sıklıkla gülümseyen, şikayet etmeyen ve patron ne derse minnettar bir şekilde onlara boyun eğen’ şeklinde de ta­ nımlanan iyi takım oyuncuları olmaları için işten çıkarılan kısa dönemli işçilere motivasyon konuşmaları yapan insanları be­ timler. Hatta eski Çin özdeyişini uyarlamak mümkün olmaz mı diye düşünüyor insan: ‘Selam verirken başım öyle bir eğ ki im­ parator gülümsediğini görmesin’. Ancak prekaryanın karşı kar­ şıya olduğu yabancılaştmcı zırvalara vereceği cevabın diş gıcır­ datmak olması daha muhtemel. Bastmlan öfke dışında birtakım tepkiler de söz konusu. Ör­ neğin prekarya, aldatmaca ve yanılsamayı barındıran ve insa­ nın karakterinin aşındığı bir ara bölgede bulabilir kendisini. In­ ternational Herald Tribune için (Fackler, 2009) bir Güney Ko­ reli ile mülakat yapan gazeteci şöyle anlatır: Lee Changshik, temiz ve beyaz üniversite hırkası ve parlak cep telefonuyla kısmen, bir apartman inşaat şirketindeki mü­ dürü andırıyordu. Bu, geçen seneki finansal panik öncesinde Changshik’in yaptığı işti ve arkadaşlarına ve ailesine hala aynı işi yaptığını söylüyordu. Gizliden gizliye kimseye söylemeden Changshik, bir yengeç teknesinde çalışmaya gitmişti. Lee, ‘Yengeç avlama işini tabii ki özgeçmişime koymayacağım’ dedi ve ekledi: ‘Bu iş benim gu­ rurumu kmyor’. Ayrıca telefon görüşmelerinde, işinden bah­ setmekten kaçındığından ve bu meselenin gündeme gelme ih43 timaline karşı arkadaşlanyla ya da yakınlanyla mümkün oldu­ ğunca görüşmediğinden bahsetti. Yengeç teknelerinde çalışan bir başka adam, karısına bu durumdan bahsetmediğini söyle­ di. Bir başkası da yaptığı işi kabullenmek yerine eşine Japon­ ya’da olduğunu anlattı. Buna benzer statü kayıplannın yaşan­ dığı hikayeler tanıdık. Bizleri endişelendirmesi gereken şey ise bunlann yaygın ve modem emek piyasasının yapısal bir özel­ liği olduğu hissi. Prekaryaya dahil olanların kendilerine saygısı yoktur ve yaptıkları işin de sosyal değeri bulunmaz. Başarılı olsunlar ya da olmasınlar, saygıyı başka yerlerde ararlar. Eğer başarı­ lı olurlarsa, çok da kabul görmeyen ve geçici olarak yapukla­ n işlerine atfedilen ‘nafilelik’ duygusu azalabilir zira statü ko­ nusundaki engellenmiş olma duygusu da aynı şekilde azala­ caktır. Ancak prekaryada sürdürülebilir öz-saygı bulma hüne­ ri kesinlikle yeterli değildir. Sürekli olarak bir şey yapıyor ol­ maya karşın yalnız bir kalabalık içerisinde izole olma tehlike­ si mevcuttur. Sorunun bir kısmı şundan kaynaklanıyor; prekaryanın, özellikle de iş konusunda, güvene dayalı fazla ilişkisi yok. Gü­ ven duygusu, tarih boyunca birlik ve beraberliğe dayalı ku­ rumsal yapılan oluşturan uzun süreli cemaatlerde oluşmuştur. Eğer kişi hayattaki konumunu bilmemekten dolayı kafa karı­ şıklığı yaşıyorsa, güveni kırılgan olur ve rastlantıya dayanır (Kohn, 2008). Eğer sosyal psikoloji uzmanlarının dediği gibi insanların birbirine güvenme ve işbirliği yapmaya dair bir yat­ kınlığı varsa, o zaman sonsuz bir esnekliğin ve güvensizliğin olduğu bir ortamın herhangi bir işbirliği ve ahlaki fikir birli­ ğini tehlikeye düşürmesi gerekir (Haidt, 2006; Hauser, 2006). Yanımıza ne kar kalacaksa ona göre hareket eder, her zaman gayrı ahlaki olmanın sınırında yaşar ve fırsatçı bir şekilde dav­ ranırız. Üstelik davranışlanmızı rasyonalize etmemiz, özellik­ le elitlerin ve ünlülerin herhangi bir yaptırım olmaksızın ah­ lak kurallannı hiçe saydığını her gün duyduğumuzda ve yap­ tığımız işlerde geleceğin herhangi bir gölgesi bulunmadığında daha kolay olur. 44 Esnek bir emek piyasasındaki bireyler, uzun vadeli taahhüt­ lerde bulunmak veya bu taahhütler altında ezilmekten korkar­ lar zira bu tip taahhütler arzu edilen mütekabiliyetlere tabi ol­ mayan birtakım sonuç ve maliyetler içerebilir. Devletlerin sos­ yal alandaki faaliyetlerinin bir yandan daraldığı, insanların ya­ şam sürelerinin arttığı ve bakım masraflarının da arttığı bir dö­ nemde gençler, ekonomik birtakım taahhütler üzerinden ebe­ veynlerine gebe kalmak istemeyeceklerdir zira onlara uzun sü­ re boyunca destek olmaktan korkacaklardır Nesiller arası iliş­ kiler giderek sönükleşirken, benzer bir durum daha rastlantı­ sal hale gelen cinsel ilişkiler ve arkadaşlık ilişkilerinde de gö­ rülecektir. Her şey metalaşır, yani maliyet ve finansal fayda üzerinden değerlendirilirse, ahlaka dayalı karşılıklı ilişkiler de kırılgan hale gelir. Her ne kadar eşit olmasa da kapsamlı bir toplum­ sal dayanışma sistemi yaratan, emek yanlısı toplumsal sigorta biçimleri devlet tarafından ortadan kaldırılır ve yerine de aynı sisteme denk bir şey konmazsa, alternatif dayanışma biçimle­ ri yaratacak bir mekanizma kalmaz. Böyle bir sistem yaratmak içinse bir istikrar ve öngörülebilirlik hissi olması gerekir. Bun­ lardan ikisinin de bulunmadığı prekarya ise kronik belirsizli­ ğe tabidir. Sosyal güvenlik, ancak aşağı ya da yukarı hareketli­ lik veya kazanç sağlama veya kayıplar yaşama ihtimalinin ka­ baca eşit olduğu bir ortamda gelişir. Prekaryanın büyüdüğü ve toplumsal hareketliliğin sınırlı olduğu ve azaldığı bir toplumda sosyal güvenlik gelişemez. Bu durum da prekaryanın şu an için geçerli bir başka özelli­ ğini gözler önüne serer. Prekaryanın hala kendisini kendi için sınıf olarak tahkim etmesi gerekmekte. Prekarya içine ‘düşme’ veya prekaryalaşmış bir varoluş içine sürüklenme durumun­ dan bahsedilebilir. İnsanlar bu durumun içine doğmaz ve bü­ yük bir gururla kendilerini prekarya ile özdeşleştirmeleri de muhtemel değildir. Korku derseniz evet; kızgınlık muhtemel­ dir; belki alaycı bir mizah ama gurur olamaz. Dolayısıyla sana­ yiye dayalı işçi sınıfıyla bir tezat söz konusu. lşçi sınıfının ken­ di için sınıf haline gelmesi zaman aldı ama bu gerçekleştiğinde, 45 bu kitleyi bir sınıf gündemiyle siyasi bir güç haline getirecek sağlam bir gurur ve asalet de oluşmuştu. Her ne kadar içindeki bazı kesimler yürüyüşlerinde, bloglannda ve yoldaşlarla girilen etkileşimlerinde meydan okuyan bir gurur sergilese de, prekar­ ya henüz bu aşamada değil. lyi bir toplumun empati kurabilen ve kendisini başkasının yerine koyabilen insanlara ihtiyacı vardır. Empati ve rekabet duygulan sürekli olarak bir gerilim içindedir. Rekabetin başla­ dığı dönemlerde insanlar başkalarından malumatları, birtakım gerekli iletişim bilgileri ve çeşitli kaynaklan, rekabet avantajı­ nı kaybetmemek amacıyla gizlerler. Başarısızlık veya sadece sı­ nırlı bir statü elde etmeye dair korku, empati kurulmasının ko­ laylıkla önüne geçer. Peki empati kurulmasını sağlayan şey nedir? Empati, ortak bir yabancılaşma, güvensizlik ve hatta yoksulluk hissinden or­ taya çıkabilir. Evrim biyologları insanların birbirini tanıdığı ve düzenli olarak ilişki kurduğu küçük ve istikrarlı topluluklarda empati kurulmasının daha muhtemel olduğu konusunda hem­ fikir (De Waal, 2005). Yüzyıllar boyunca meslek örgütleri em­ patiyi destekledi ve bu anlamda çıraklık, kendi kendini yönet­ meye dair lonca kurallarının da desteklediği karşılıklılık ilkesi­ nin kurulması için başlıca mekanizmaydı. Ancak bu model kü­ reselleşme ile beraber Afrika’da bile yıprandı (Bryceson, 2010). Prekaryanın dağınık ve istikrarsız bir uluslararası topluluk içe­ risinde çalışma hayatlarına mesleki bir kimlik vermek adına genellikle boşu boşuna mücadele veren insanlar olduğuna dair bir hissiyat söz konusu. lşler esnekleşip araçsallaşırken bir yandan da ücretler top­ lumsal açıdan kabul görecek, insan onuruna yakışır bir hayat tarzının altına düşünce, birbiriyle ilişkisi ustalık üzerinden yü­ rüyen grup üyeleri arasında karşılıklı hürmet, eskiden beri sü­ regelen davranış normları konusunda saygı, birtakım standart­ lar ve etik kuralları bulunan bir topluluğa aidiyete uygun dü­ şen bir ‘profesyonellik’ de kalmıyor. Prekaryaya dahil olanlar profesyonelleşemez çünkü bu insanlar uzmanlaşamazlar ve us­ talıklarıyla deneyimlerinin derinleştirilmesi açısından istikrarlı 46 bir gelişme kaydedemezler. Her ne iş olursa olsun, getiriler ko­ nusunda bir belirsizlikle karşı karşıyadırlar ve ‘yukarıya doğru’ bir sosyal hareketlilik konusunda ümitleri de azdır. Prekaryanın ‘toplumsal hafıza’sında bir zayıflama hissi söz konusu. Ne yaptığımız ve ne olduğumuzla kendimizi tanımla­ mamız, insan olmanın bir parçasıdır. Toplumsal hafıza nesil­ ler boyunca yeniden üretilen bir topluluğa ait olmaktan doğar. Toplumsal hafıza, en iyi ihtimalle birtakım etik kuralların ya­ nında gerek duygusal gerekse toplumsal bir anlam ve istikrar hissi sağlar. Bunun birtakım derin sınıfsal ve mesleki kökleri vardır. Toplumsal hafıza biz ne olmayı arzuluyorsak ona göre genişler ama arzularımızın önünde de birtakım toplumsal en­ geller bulunur. Örneğin pek çok toplumda bankacı ya da avu­ kat olmak istediğini söyleyen bir işçi sınıfı çocuğuna gülünür­ ken muslukçu ya da kuaför olmak isteyen bir orta sınıf çocu­ ğuna da sert gözle bakılır. Olmadığın şeyi yapmazsın. Kendi­ mizi ne olduğumuz, ne olamayacağımız ya da ne olabileceği­ mizin yanında ne olmadığımızla da tanımlarız. Prekarya kendi başına var olmaz; aynı zamanda ne olmadığıyla da tanımlanır. Emek esnekliğini teşvik eden politikalar, işe dönük yapıcı yaklaşımlar ve vasıfların yeniden üretimi için hayati değerdeki karşılıklı ilişkileri ve akranlar arası etkileşimi zayıflatır. Yaptı­ ğınız şeyi istediğiniz zaman değiştirme beklentiniz olursa, aci­ len ‘işveren’ değiştirmek isterseniz, meslektaşlarınızı ve her şe­ yin ötesinde de kendinizi nasıl tanımladığınızı hemen her an değiştirmeyi umarsanız, iş etiği o an tartışmaya açık ve fayda­ cı hale gelir. Haidt (2006) gibi bazı yorumcular iş etiğinin sadece top­ lum içerisinden empoze edilebileceğini ve bu şekilde güçlendi­ rilebileceğini iddia ediyor. Bu, topluma dair beklentileri biraz abartmak olur. Etik, mesleklere dayalı gruplar, akrabalık grup­ lan ve toplumsal sınıf gibi adı sanı belli daha küçük gruplar­ dan ortaya çıkar. Esneklik rejimi ise kuvvetli meslek grupların­ ca yazılan iş etiğini zımnen reddeder. Almanya’da 2009 yılında Gallup tarafından yapılan bir araş­ tırmaya göre istihdam edilen nüfusun sadece % 13’ü kendisini 47 işine sıkı sıkıya bağlı görüyor, çalışanların % 20’si ise kendisini çalıştığı işten kesin olarak kopmuş hissediyordu. Esnek ve rno­ bilize olmanın yanında mutlu olabilmek için bir işten diğerine koşmaya dair verilen öğütleri düşündüğümüzde, özellikle be­ lirsizliğin hakim olduğu dönemlerde etrafla bağlantıyı kesmek tabii ki sağlıklı bir davranıştır. Ancak hayatımızda çalışmanın önemini düşündüğümüzde, bu tabii ki yeterli değil. Özetleyecek olursak, artan öfke, dışlanmışlık, kaygı ve ya­ bancılaşma, ‘esneklik’ ve güvencesizliği, ekonomik siteminin köşe taşı yapmış bir toplumda kaçınılmaz olarak ortaya çıkan olumsuz unsurlardır. Sonuç yerine Kesin rakamlar veremesek de şu an pek çok ülkede yetişkin nüfusunun dörtte birinin prekaryaya dahil olduğunu tahmin edebiliriz. Her ne kadar yaygın olsa da durum sadece güvence­ siz istihdamdan ya da sınırlı bir ömre sahip işlerde asgari emek koruması altında çalışmaktan ibaret değil. Prekarya içinde ol­ mak, herhangi bir kariyer hissi ya da mesleki kimlik duygusu­ na sahip olmayan bir statüye sahip olmak dernektir. Prekarya aynı zamanda, nesiller boyunca sanayi proletaryası ya da maaş­ lı kesim içinden gelenlerin, emeklerinin karşılığı olarak devlet­ ten ya da çalıştıkları firmalardan aldıkları yardımların çok azı­ na -o da olursa- erişebilir. lşte rekabet, liyakat ve esneklik temelli bir hayat tarzı üzeri­ ne iştahlı söylemler geliştiren sistemin gerçekliği bu. Toplurn­ lar yüzyıllar boyunca durmak bilmeyen sürekli değişimi üze­ rinden değil, istikrarlı kimliklerin yavaş yavaş oluşturulması ve oldukça ‘katı’ güvenlik alanlan üzerinden kurulmuştur. Esnek­ lik amentüsü, insanlara esnekliğin düşmanının katılık olduğu­ nu vazediyor. Aydınlanma’nın derslerinden birisi ise insanın kaderini Tann ya da doğal güçlerin değil, insanın kendisinin kontrol etmesi gerektiğini söyler. Prekaryaya da piyasa güçleri­ ne cevap vermesi ve sürekli olarak değişen koşullara ayak uy­ durması gerektiği anlatılıyor. 48 Sonuçta ortaya yabancılaşma, dışlanma, kaygı ve hiddete eğilim gibi duygulann hakim olduğu konumlarda bulunan ve gitgide büyüyen bir insan kitlesi çıkıyor ki varlıkları ve top­ lumdan uzaklıktan bakımından elitleri saymazsak potansiyel olarak hepimiz bu gruba dahiliz. lnsanlann siyasi olarak top­ lumla olan bağlannı koparması, mevcut duruma dair bir uya­ rıdır. Peki, prekaryanın bir parçası olmayanlar, bu toplumsal gru­ bun büyümesini neden önemsesin? Öncelikle diğerkamlıktan kaynaklanan bir durum var; bu grubun içinde olmak istemeyiz ve böylesi bir varoluşla karşı karşıya olanlar için iyi şeyler ol­ sun isteriz. Ancak başka sebepler de var. Pek çoğumuz prekar­ yaya dahil olmaktan ya da ailemizin veya arkadaşlanmızın bu gruba dahil olmasından korkanz. Elitler, maaşlı kesim ve pro­ fisyenlerin mağrur kesimleri, toplumsal hareketliliğin azaldığı bir dünyada kendilerine bir şey olmayacağını düşünebilir. An­ cak prekaryanın tehlikeli bir sınıf olarak genişlemekte olduğu düşüncesinden rahatsız da olabilirler. Güvenlik ve kimlik açı­ sından herhangi bir gelecek görmeyen bir grup korku duya­ cak ve kendisini engellenmiş hissedecektir ki bu hisler, prekar­ yanın içinde bulunduğu duruma dair tespit edilen ya da hayal edilen sebeplere sert tepki vermesine neden olabilir. Ekonomi­ deki refah ve ilerlemeden pay alınamaması da hoşgörüsüzlüğe yol açacaktır. Prekarya kendi için sınıf konumunda değil ve bunun sebe­ bi kısmen, kendisiyle savaş halinde olması. Prekarya içinde­ ki bir grup, karşı karşıya olduğu kınlganlık ve onur kıncı dav­ ranış nedeniyle bir başka grubu suçlayabilir. Düşük ücret el­ de eden bir işçi, ‘sosyal yardım beleşçisini’ kendisinin elde ede­ mediği şeyleri almakla suçlamaya meyilli olabilir. Düşük gelir­ li bir kent bölgesinde uzun bir dönem boyunca yaşamış birisi, o bölgeye gelen göçmenlerin daha iyi işleri kaptığını ve sosyal yardımlar konusunda tepeye çıktığını kolaylıkla düşünecektir. Prekarya içindeki gerilimler, insanlan karşı karşıya getiriyor ve maruz kaldıklan kınlganlıklan aslında aynı ekonomik ve sos­ yal yapının ürettiğini görmelerini engelliyor. Prekarya içinde49 ki pek çok kişi popülist siyasetçilere ve neofaşist mesajlara ka­ pılacaktır ki Avrupa, ABD ve daha başka birçok yerde çoktan görülen bir durum bu zaten. lşte bu nedenle prekarya tehlikeli bir sınıf ve yine bu nedenle prekaryanın korkularına, güvence­ sizlik durumuna ve arzularına cevap verecek bir ‘cennet siyase­ ti ‘ne ihtiyaç duyuluyor. 50 i KiNCi BÔ LÜM Prekarya Neden Büyüyor Perkaryanın büyüme sebebini anlamak, Küresel Dönüşüm’ün doğasını anlamayı gerektirir. Küreselleşme dönemi ( 19752008) öyle bir dönemdi ki finansçılar ve neoliberal iktisatçı­ lar rekabet ve bireycilik üzerine kurulu küresel bir piyasa eko­ nomisi oluşturmak amacıyla ekonomiyi toplumdan ‘bağımsız­ laştırdı’. O dönemdeki politikalar ve kurumsal değişiklikler nedeniy­ le prekarya büyüdü. O dönemin başlannda açık piyasa ekono­ misine bağlılık nedeniyle yeni endüstrileşmekte olan ülkeler ve sınırsız bir düşük ücretli emekçi havuzuna sahip olan ‘Çindis­ tan’ ( Çin ve Hindistan), sanayileşmiş ülkelere karşı rekabet ve baskı oluşturdu. Piyasa ilkelerine bağlılık, birbiriyle ilişkili şir­ ketler ve esnek emek uygulamalannın bir arada olduğu küresel bir üretim sistemini doğurdu. Ekonomik büyümenin amacı -bize söylendiği üzere hepi­ mizi zenginleştirmek- ilerici bir paylaşım aracı olarak mali po­ litikaları etkisiz hale getirmeyi meşrulaştırmak için kullanıl­ dı. Eşitsizliği azaltmaya ve az kazananlara ekonomik güvenlik sağlamaya yarayan doğrudan yüksek vergiler; çalışmak, kazan­ mak ve tasarruf etmeye karşı caydmcı unsurlar olarak sunuldu ve yatmmlann yanı sıra istihdamı yurt dışına kaçıran faktörler 51 olarak değerlendirildi. Toplumsal dayanışma temelli bir sosyal koruma mekanizmasından yoksullukla mücadeleye, toplumsal başarısızlık olarak değerlendirilen kişilerle ilgilenmeye, sonra­ sında da insanların sosyal yardım için belli şartları bulundurma koşullarını “geçim testi”yle tespit etmeye, ardından da “çalıştır­ ma temelli refah” denilen ve işsizlerin devletten aldığı yardım­ lar yerine istihdama katılmasını teşvik eden programlara doğ­ ru bir geçiş yaşandı. Küreselleşmenin temel bir unsuru, insanın içini ürperten bir sözcükle özetlenebilir: Metalaşma. Metalaşma, her şeyin bir metaya indirgenmesi ve piyasa güçlerine tabi olması anlamına gelir. Fiyatı, arz ve talep belirlerken, direnme kapasitesi, yani yeterli bir öznellik söz konusu değildir. Artık metalaşma, haya­ tın her alanına nüfuz etmiş durumda: aile, eğitim sistemi, şir­ ketler, emek kurumlan, toplumsal koruma politikaları, işsizlik, engellilik, mesleki gruplar ve siyaset. Piyasa etkinliğine gidilen yolda metalaşma önündeki engel­ ler kaldırıldı. Neoliberal ilkelerden birisi, ortak grupların ve çı­ karlarının bir arada hareket etmesinin rekabeti engellediği yö­ nündeydi ve bu nedenle de birtakım düzenlemeler gerekiyor­ du. Bu anlamda küreselleşme çağı düzenlemelerin olmadığı de­ ğil, yeniden düzenlemelerin yaşandığı bir dönemdi. Öyle ki bu dönemde tarihin herhangi bir döneminden daha fazla sayıda düzenleme hayata geçirildi. Dünya emek piyasalarında, düzen­ lemelerin çoğu doğrudandı, yani insanlara ne yapıp ne yapa­ mayacaklarını, devlet politikalarından faydalanabilmek için ne yapmaları gerektiğini açıktan söylüyordu. Kolektif kurumlara yönelik saldırıdan toplumsal kurum­ lar olarak şirketler, çalışanları temsil eden sendikalar, zanaat ve meslekleri kapsayan meslek odaları, insanın kendi çıkarlarından ve ticarilikten kurtulmasının bir yolu olarak eğitim, mütekabi­ liyet ve toplumsal yeniden üretim kurumu olarak aile ve kamu hizmeti kurallarıyla idare edilen devlet memurluğu nasibini aldı. Bütün bunlar bir araya gelerek emeğe dair düzenlemeleri pa­ ramparça etti ve sınıfsal bölünmelere neden oldu. Sanayideki istihdamın azalması ve hizmetlerin ekonomideki payının art52 ması, bu sınıfsal bölünmeleri daha da çarpıcı hale getirdi. Kita­ bın bu bölümünde, prekaryanın neden küresel bir sınıf haline geldiği çok kapsamlı olmasa da yeterince detay verilerek göz­ ler önüne serilecek. Küresel dönüşüm Dünya ekonomisi l 970’lerden beri öylesine bütünleşti ki, dün­ yanın herhangi bir yerinde yaşanan bir gelişme, bir başka yerde yaşananlara neredeyse anında etki ediyor. 1970’lerde borsadaki hareketlerin bir benzerlerinin bir başka yerde yaşanması ancak sınırlı durumlarda geçerliydi; bugünse birbiriyle yakından ala­ kalı hareketler görebiliyoruz. Yine aynı yıllarda, ticaret pek çok ülkede ulusal gelirin çok ufak bir parçasıydı ve genel olarak ta­ mamlayıcı mallarda yapılırdı. Bugünse ticaret her yönde hare­ ket eden mal ve hizmetleri kapsıyor ve mal ve hizmetlerin payı giderek artıyor. Bu hareketlerin çoğu da çok uluslu şirketlerin kendi ağlan içerisinde gerçekleşmekte. Sermaye ve ona bağlı istihdam, OECD ülkelerinden yük­ selen piyasa ekonomilerine akıyor ve bu devam edecek. Çin, Hindistan, Endonezya ve Tayland’da kişi başına düşen serma­ ye, ABD’dekinin yüzde üçüne tekabül ediyor. Söz konusu ül­ kelerde üretkenlik, sadece ve sadece daha fazla altyapı ve ma­ kine kurulmasına bağlı olarak yıllar boyunca artacak. Bu arada endüstrileşmiş ülkeler rantçı ekonomiler olacak; bu coğrafya­ larda reel ücretler artmadığı gibi eşitsizliği azaltmanın bir ara­ cı da olmayacak. Yükselen piyasa ekonomileri, prekaryanın büyümesinde te­ mel faktör olmaya devam edecek. Küreselleşmenin bu boyu­ tunda geri dönüş olmayacak. Bugün dünyada eşitsizlik ve eko­ nomik güvensizlikten kaygı duyanların, 2008’deki finansal şok ve akabindeki ekonomik krize korumacılıkla çare bulunabile­ ceğini düşünmesi ahmaklık olur. Ancak göreceğimiz gibi ma­ alesef, hükümetlerin, krize zemin teşkil eden eşitsizlik ve gü­ vencesizlikleri ortadan kaldırmaya dair adımları, söz konusu eşitsizlikler ve güvencesizlikleri daha da artırdı. 53 Çindistan’ın ortaya çıkışı Küreselleşmeyle beraber dünyanın her tarafında sosyal ve ekonomik hayatı derinden dönüştüren, ‘Çindistan’ ortaya çıktı. Çin ve Hindistan’ın birleşmesi aslında tam da doğru değil; fark­ lı kültürler ve yapılara ait iki ülkeden bahsediyoruz. Ancak bu­ radaki amaçlarımız açısından Çindistan, kısa yollu bir eğretile­ me olarak işimizi kolaylaştırıyor. Küreselleşmeden önce ticarete ve yatırıma açık ekonomile­ rin emek piyasalarında bir milyar işçi ve iş arayan kişi mevcuttu (Freeman, 2005). 2000 yılına gelindiğinde bu ülkelerin emek gücü bir buçuk milyara ulaştı. Bu arada Çin, Hindistan ve es­ ki Sovyet bloku ülkeleri de küresel ekonomiye girerek havuza bir buçuk milyar kişi daha ekledi. Dolayısıyla küreselleşen eko­ nomilerdeki emek arzı üç katına çıktı. Küresel ekonomiye ye­ ni eklemlenen ülkelerin az miktarda sermayesi vardı ve işçile­ re ödenen ücretler de düşüktü. Bu da dünyanın sermaye-emek oranını değiştirdi ve Çindistan dışındaki işçilerin pazarlık gü­ cünü zayıflattı. 2000 yılından bu yana emek arzına Vietnam, Endonezya, Kamboçya, Tayland, Bangladeş ve başka ülkeler de dahil oldu. Çok uluslu şirtketlerin Çin ile beraber bir başka ül­ kede de fabrika açma yönünde strateji geliştirmesi, ‘Çin artı bir’ terimini de popülerleştirdi. Seksen altı milyon kişi ile Vietnam bugün bu yönde giden bir aday ve bu ülkedeki reel ücretler yir­ mi yıldır yerinde sayıyor. 2010 yılında, Vietnam’daki bir teks­ til işçisi ayda yüz dolar kazanıyordu ki bu, ABD ya da Alman­ ya’daki ücretlerin çok az bir kısmına tekabül etmekteydi. Hızın sembolü konumundaki Japonya kırk yıl boyunca ABD’den sonra dünyanın en büyük ikinci ekonomisiydi ve 2005 yılında dolar cinsinden bakıldığında Çin’in gayn safi yurt içi hasılası, henüz Japonya’nın yansı kadardı. 2010 yılında ise Çin, Japonya’yı geçti ve ABD ile arayı kapatmaya da başladı. Hindistan da her yıl olağanüstü büyüme gösterdiği yarışta ön­ deki ülkelere yetişiyor. Çin’in büyümesinde, özellikle altyapıda başı çeken devlet ya­ tırımlan ve yabancı dış yatırımlar önemli rol oynadı. Çok ulus54 lu şirketler, Çin’deki yerli firmaları kullanarak bu ülkeye hız­ lı bir giriş yaptı. Çabucak inşa edilen sanayi parklarına yüzbin­ lerce işçiyi doldurup yatakhanelerde yatırıp yoğun bir şekilde çalıştırdılar ki bu işçilerin büyük çoğunluğu işi üç yıl içerisin­ de bırakır oldu. Söz konusu işçiler sanayi proletaryası görüntü­ sü çizse de bu işçilere elden çıkarılabilir mevsimlik emek gücü muamelesi yapılmakta. Ücretlerin artırılmasına yönelik baskı­ lar var ancak ücretler o kadar düşük ki uzun bir süre daha zen­ gin ve sanayileşmiş ülkelerdeki ücretlerin küçük bir miktarına denk düşecek. Bu, birim başına emek maliyeti için de geçerli zi­ ra üretkenlik muazzam bir şekilde artış gösteriyor. Dünyadaki gelir eşitsizliklerinin artmasında Çin’in birkaç açıdan payı oldu. Bu ülkedeki düşük ücretler, dünyanın geri kalanındaki ücretleri de aşağı çekerek ücretler arasındaki fark­ ların artmasına yol açtı. Ücretlerin gayet düşük seyrettiği bu ül­ kedeki büyüme hızlandıkça, ücretlerin ulusal gelirdeki payı ta­ kip eden yirmi iki yıl boyunca düştü. 1983’te ücretlerin gayrı safi yurt içi hasıladaki % 57 gibi düşük olan payı, 2005 yılında sadece % 37 olarak belirlendi. Bu da Çin’in tarih boyunca gö­ rülmüş en geniş ‘kapitalist’ ekonomi olduğu anlamına geliyor. Dünyanın en büyük fason üreticisi konumundaki Foxconn, Çin’deki sanayi parklarında çok uluslu şirketlerin göz yumdu­ ğu ihmaller açısından, bir örnek teşkil eder. Tayvan’daki Hon Hai Precision Sanayi Şirketi’ne bağlı Foxconn’un Çin’de 900 bin işçisi var. Bu işçilerin yansı, ‘Foxconn Şehri’ diye de adlan­ dırılan, on beş katlı imalat binalarının bulunduğu Şenzen’dedir ve bu binaların bazıları Apple, Dell, HP, Nintendo ve Sony gibi tek bir şirkete tahsis edilmiştir. Kırdan kente göç edenleri ina­ nılmaz derecede düşük ücretlerle istihdam ederek genişleyen Foxconn şehrinde yıllık işçi devir oranı % 30-40 kadardır. Her yıl, işyerinde kendini heba eden bir grup işçinin şirketi terk et­ mesi söz konusudur. Bu şirketteki çalışma düzenlemeleri, prekaryanın küresel dü­ zeyde genişlemesine neden oldu. Düşük ücretler ve çalışma yo­ ğunluğu (ayda otuz altı saatlik fazla mesai) geç de olsa dün­ yanın dikkatini 2009 ve 2010 yıllarında yaşanan bir dizi inti55 har ve intihar girişimlerine çekerken, başka yerlerdeki şirket­ lerin de ücretleri düşürüp esnek emek biçimlerine yönelmesi­ nin önünü açtı. lntiharların belirgin bir sonucu oldu; basında çıkan haberler ve resmi olmayan grevlerin ardından Foxconn işçi ücretlerini artırdı. Ancak bir yandan da bedava konaklama, gıda ve serbest zaman faaliyetlerinin gerçekleştirildiği tesis kullanımında bazı kesintilere gidilmesi söz konusu oldu. Foxconn’un intiharlara verdiği ilk tepki, patemalist bir tepkiydi. İntihar edenlerin öl­ mesini engellemek için binaların etrafına ağlar gerildi, stres al­ tındaki işçiler için uzmanlar tutuldu, bu işçileri sakinleştirme­ leri için Budist rahipler getirildi ve çalışanlardan ‘intihar etme­ yeceğim’ yazılı belgeleri imzalamalarının istenmesi gündeme geldi. Kalifomiya’da bulunan Silikon Vadisi’ndeki ünlüler, in­ tiharlardan duydukları üzüntüyü dile getirdi ama şaşırmaları için ortada herhangi bir sebep yoktu zira şirket, inanılmaz de­ recede düşük üretim faaliyetlerinden milyarlarca dolarlık kar elde etmişti. Artık küreselleşmenin eğretilemesi haline gelen Foxconn, te­ mel üretim bölgesinde ücretleri artırmak, istihdama dayalı sos­ yal yardımları kesmek, üretimi daha düşük maliyetli bölgele­ re yönlendirmek ve daha güvencesiz işçilere yönelmek suretiy­ le modelini değiştirecek. Taşeronun büyük motoru olan bu şir­ ket, kendini de taşerona verecek. Ancak Foxconn ve Çin’in kal­ kınma modeli dünyanın geri kalan yerlerinde meydana gelen değişimleri, prekaryanın analizlerin odak noktası olacağı bir yapıya doğru hızla sürükledi. Şirketlerin metalaşması Küreselleşmenin çok dikkat çekmeyen ancak prekaryanın genişlemesine büyük etki eden yönlerinden birisi de şirketle­ rin birleşme ve satın alma yoluyla alınıp satılan metalar halini alması oldu. Bunlar, her ne kadar kapitalizmin uzun zamandan beri bir parçası olsa da çok sık görülen bir durum değildi. Fir­ maların bugün çılgın bir şekilde alınıp satılma, ayrılma ya da 56 yeniden bir başka hüviyet kazanma biçimleri, küresel kapita­ lizmin bir unsuru halini aldı. Şirketlerin mülkiyeti giderek ya­ bancı hissedarlann eline geçiyor ve mülkiyet emeklilik fonlan ile özel sermaye fonu biçimine bürünüyor. Şirketlerin metalaşması, şirket sahiplerinin taahhütlerinin eskisi kadar bir kıymeti olmadığı anlamına geliyor. Şirket sa­ hipleri, işin nasıl yapılacağına dair enformel ilişki biçimleri­ ni, ödemelerin nasıl yapılacağını ve ihtiyaç hallerinde insanla­ ra nasıl davranılacağını düzenleyen yönetici ekipleri ile birlik­ te devreden çıkabilirler. 1937 yılında Ronald Coase, kendisine iktisat dalında Nobel Ödülü kazandıran bir teori ortaya attı. Coase’e göre hiyerar­ şileriyle beraber şirketler, sadece bireylerin oluşturduğu ato­ mize piyasalardan daha üstündü. Şirketler, iş yapma maliyeti­ ni azaltıyordu zira güven üstüne kurulu uzun dönemli ilişkile­ ri geliştiren bir yapıya sahipti. Ancak zaman değişti ve bugün bu mantık çökmüş durumda. Artık fırsatçı kişiler büyük mik­ tarda fonlan birleştirip çok iyi yönetilen şirketleri devralabildi­ ği için, şirketler içinde güvene dayalı ilişki kurmak konusunda çok fazla teşvik yok. Artık her şey rastlantısal ve her şeyi tekrar tekrar müzakere etmek mümkün. Yıllar boyunca akademik dergiler, ‘kapitalizmin ulusal çeşit­ leri’ üzerine yazılmış makalelerle doluydu. Şimdi ise bu dergi­ ler tek bir küresel melezde birleşiyorlar ve Japonya örneğinin de gösterdiği gibi, Almanya’daki paydaş modelden ziyade Ang­ lo-Sakson hissedar modeline daha yakın duruyorlar. l 960’lar ve 1970’lerdeki ‘.Japon mucizesi’, katı hiyerarşiler, hayat boyu istihdam, kıdeme bağlı ücretler ve sendikalan içinde banndı­ ran ve toplumsal kurumlar olarak düşünülen bir şirket modeli­ ne dayanmaktaydı. Bu, dünya ekonomisine düşük gelir baz alı­ narak giren bir ülke için daha uygundu. Ancak söz konusu mo­ delin katı yanlan, küreselleşme dönemine adapte olma süreci­ ni zorlaştınyordu. Nihayetinde hükümetin, şirketler hukukunu Amerikan mo­ deli temelinde baştan yazmasıyla beraber, şirketlerin ücretleri performans üzerinden düzenlemesinin önü açılırken, hisse op57 siyonları, dışarıdan yöneticiler, yaştan ziyade yetkinliğe daya­ lı terfiler, hissedar değerinin ön plana çıkması ve kariyerlerinin ortasında maaşlı çalışanların işe alımı gibi unsurlar da gündeme geldi. Dolayısıyla şirketin metalaşması söz konusuydu ve bu sü­ recin başını şirket müdürleri değil, hissedarlar ve finans serma­ yesi çekmekteydi. Şirket tamamen Amerikalılaşmış olmasa da eğilimin bu yönde olduğu net bir şekilde görülebiliyordu. Yabancıların sahip olduğu hisselerin oranı 1990-2007 ara­ sında altı kat arttı. Hisselerin halka arzı yaygınlaşırken, bu sa­ yede şirketlerin de başkaları tarafından devralınması daha ko­ lay hale geldi. l 990’lı yılların sonlarına doğru yılda beş yüz­ den az sayıda şirket birleşmesi ve satın alma meydana gelirken, 2006 yılında bu sayı üç bine yaklaşmıştı. Bu değişikliğin teme­ linde, şirketlerin hisse kullanmak suretiyle başka şirketleri sa­ tın alması ve firmaların daha şeffaf olmasını şart koşan muhase­ be reformları yatıyordu. 2007 yılında ‘üçlü birleşmeler’in önü­ nü açan bir yasa çıktı; bu yasa ile yabancı şirketler, kendine bağlı alt şirketler aracılığıyla hisseleri kullanarak Japon şirket­ lerini satın alabildiler. Başka şirketler tarafından satın alınma tehdidi nedeniyle şir­ ketler, temelde iş gücü devrini kullanarak yaşam boyu istih­ damda kesinti yolunu tercih ettiler ve bu personelin yerine de başkaları alınmadı. Kendilerini ‘hissedar odaklı’ şeklinde ta­ nımlayan şirketlerin oranı 2007 yılında % 40’a çıkarken, ‘işçi odaklı’ şirketlerin oranı % 13’e düştü. Başka ülkelerde de şirketler benzer şekilde metalaştırıldı ve çalışanların hayatı daha güvencesiz hale getirildi. Maaşlı kesi­ me mensup olanlar dahi işlerini ya da başka güvencelerini bir gecede kaybettiklerini görür hale geldiler zira ya şirketlerini başka bir şirket satın alıyordu ya da iflas ve yeniden yapılan­ ma ile karşı karşıya kalıyorlardı. Şirketler de kendilerini savun­ mak adına bu dış tehditlerle mücadele edebilmek için daha es­ nek emek gücü talep etmeye başladılar. Metalaşma, özel girişimlerdeki iş bölümünü de daha akışkan hale getirdi. Eğer şirket faaliyetlerinin bir yerde daha ucuza ya­ pılabilmesi söz konusuysa iş, şirket içerisinde, ortak firmalara 58 ya da başka bir firmaya taşerona verilmeye başlandı. Bu emek sürecini parçalı hale getirirken, şirket içindeki iş yapılan ve bü­ rokratik ‘kariyerler’, insanların yapma beklentisi içinde olduğu işlerin dışarıya verilip verilmeyeceğiyle ilgili belirsizlik nede­ niyle kesintiye uğramaya başladı. Kariyerlerdeki bu kesinti, vasıfların geliştirilme biçimini de etkiledi. Vasıflara yatının yapma teşviki; vasıfların edinilme maliyeti, bunun fırsat maliyeti ve gelecekte elde edilecek ola­ sı gelire göre belirlenir. Vasıfları uygulama fırsatına dair risk artarsa, buna yapılacak yatırımın yanı sıra şirkete duyulacak psikolojik bağlılık da azalacaktır. Yani kısacası, şirketler da­ ha akışkan hale geldikçe, işçilerin de bu şirketler içinde kari­ yer yapma istekleri azalacaktır. Bu da onları prekarya içinde ol­ maya yaklaştırır. Faaliyetleri mevcut duruma göre değiştirme açısından şirket, çalışanlarına göre daha esnek ve taşınabilir hale geliyor. Pek çok çalışan, bir yerden bir başka yere kolay bir şekilde gidemez zira çalışan eşleri, okuyan çocukları veya bakmakla yükümlü oldukları yaşlıları olabilir. Dolayısıyla bu insanların kariyerle­ rini yanda kesmeleri onlar için riskli olacağından, daha güven­ cesiz bir konuma girebilirler. 21. yüzyılda sayılan giderek artan birçok işçi için, şirketi ka­ riyer yapılacak ve gelir elde edilecek bir yer olarak görmek ah­ makça olur. Şirketlerde çalışanlara temel güvenliklerinin sağla­ nabileceği sosyal politikalar uyarlansa da, bunda bir sorun ol­ maz ancak şu andaki gerçeklik, böyle bir durumdan çok uzak. Emek esnekliğinin sirenleri: Emeğin yeniden metalaşması Esnek emek ilişkilerinin bu derece peşinden koşulması, kü­ resel prekaryanın büyümesinin en önemli sebebidir. Esnekli­ ğin küresel olarak ne kadar büyüdüğünü daha önce inceledim (Standing, 1999b). Dolayısıyla burada esnekliğin temel biçim­ lerini -sayısal, işlevsel ve ücret- düşünerek prekaryanın büyü­ mesini hızlandıran unsurları vurgulayacağız. 59 Esneklik hevesi ve dürtüsü henüz son bulmuş değil zira her ekonomik sıkıntı döneminde yorumcular, daha fazla esnek­ lik talebini sürekli olarak gündeme getiriyorlar. Burada eme­ ğin yeniden metalaştırılması gibi bir süreç söz konusu ve ça­ lışma ilişkileri, fiyat ve ücret üzerinden ölçülmek suretiyle, arz ve talebe daha bağlı hale geldi. Bu, önceki bölümde emeğe da­ ir belirlenen yedi çeşit güvencenin zayıflaması demek oluyor. Pek çok kişi, yalnızca bir meseleye, yani işçilerin kovulmasını kolaylaştırarak istihdamın azaltılması ve işten çıkarma maliye­ tinin azaltılması ile geçici işçi kullanımının önünün açılmasına odaklanmakta. Her ne kadar bunlar sürecin bir parçası olsa da, istihdam güvencesinin azalması, diğer esneklik biçimlerini ar­ tmnak amacıyla kullanılmakta. İstikrarlı bir konumda bulunan çalışanlar, daha fazla güven ve güvenceye sahip olduklarından kolektif bir şekilde örgüt­ lenmeye daha yatkındır. İstihdam ve temsil güvencesi birbiriy­ le yakından ilişkilidir. Benzer şekilde vatandaş işçi olmak, ki­ şinin mesleki gelişmesinin kontrolünü kendi elinde hissetmesi demektir. Diğer güvence biçimleri olmaksızın, çalışanların va­ sıf güvenliği de olmaz çünkü çalışanlar, sürekli bir başka konu­ ma gönderilmekten ve kendi kişisel planlan ya da hevesleri dı­ şında görevler verilmesinden çekinirler. Burada anahtar konumdaki mesele, esnek çalışma ilişkileri­ nin küresel emek sürecinde artık bir zorunluluk haline gelmiş olmasıdır. Bütün bu yaşananları, eskiye dönme arzusuyla falan değil ama süreci daha başa çıkılabilir kılmak amacıyla düşüne­ rek anlamaya çalışmamız lazım. Sayısal esneklik İşçileri kovmayı kolaylaştırmak, otuz yıl boyunca istihdamı artırmanın bir yolu olarak savunuldu. Böylece potansiyel işve­ renlerin işçilere istihdam sağlamaya daha meyilli olacağı öne sürüldü zira işçilerden kurtulmanın maliyeti daha düşük ola­ caktı. IMF, Dünya Bankası ve diğer nüfuzlu kurumlar, zayıf is­ tihdam güvencesini yabancı sermayeyi çekmek ve ülkede tut60 mak açısından gerekli gördüklerini dile getirdiler. Hükumetler de aynı şekilde istihdam güvencesini zayıflatmak için birbirle­ riyle yanşa girerek işçilerin herhangi bir koruma olmaksızın işe alınmasını kolaylaştırdılar. Prekaryaya dair en baskın imge, uzunca bir süre ‘atipik’ ya da ‘standart olmayan’ çalışma biçimi diye adlandırılan sayısal es­ neklikten ileri gelir. Ana akım şirketler, iş yapmak için gerek­ li emeğin çoğunu taşerona verirken, sadakatine değer verdikle­ ri küçük bir maaşlı kesimi (şirketin asıl vatandaşlan) kendileri istihdam ederler. Şirketler işte bu maaşlı kesimle, hizmet sektö­ rünün rant-kovalama kapasitesini, yani bilgiyi paylaşırlar. Eğer bilgi çok geniş kapsamlı bir şekilde paylaşılırsa, bu kez şirket­ ler bu varlığın kontrolünü yitirir. Maaşlı kesim dediğimiz kişi­ ler, şirketlerinde oy hakkına sahip olan ve pek çok kararla ilgi­ li olarak kendilerine danışılan yahut hesaba katılan kişilerdir. Şirket sahipleri ve hissedarlar, maaşlıların bu haklarını zımnen kabul ederler ki hissedarlar zaten organizasyonun stratejik ka­ rarlarıyla ilgili olarak oy hakkını ellerinde bulundurur. Esnekliğin göze çarpan bir özelliği de, giderek artan bir şekil­ de geçici iş gücünün kullanılmasıdır. Bu özellik sayesinde şir­ ketler istihdam yapısını çabucak değiştirip iş bölümünü de ay­ nı şekilde değişen koşullara uyumlu hale getirebiliyor. Geçici çalışma biçimlerinin maliyet avantajı var; ücretler düşük, dene­ yime bağlı ücretlerden kaçınmak mümkün ve şirket üzerinden sağlanan haklan almak giderek zorlaşıyor. Tabii risk de az çün­ kü birisini geçici olarak işe almak, her ne sebepten kaynakla­ nırsa kaynaklansın, daha sonra pişman olunacak bir taahhüt­ ten de kaçınmak demektir. Ekonomide hizmet sektörü başı çekiyorsa, emek de sürekli olmaktan ziyade proje bazlı hale gelir. Bu durum, emeğe olan talepte daha fazla hareketliliğe neden olur ve geçici işgücünün kullanımını zarurileştirir. Geçici istihdamın artmasına neden olan birtakım görece soyut faktörler de vardır. Özellikle, nor­ mal sözleşmeler üzerinden çalışanların yaptıklarından daha yo­ ğun işler söz konusu olduğunda, geçici sözleşmelerle istihdam edilenlerin daha çok çalışması sağlanabilir. Normal sözleşme61 lerle istihdam edilenler değişime ayak direyebilir. Geçici söz­ leşmeye tabi olanlar da eksik istihdam biçimlerine daha kolay sokulabilir yahut bu kişilere işlerin sakin seyrettiği dönemlerde daha az saat üzerinden ödeme yapılabilir. Geçici işçilerin kor­ ku aracılığıyla kontrol edilmesi de daha kolay olur. Kendile­ rinden talep edilenlere boyun eğmedikleri takdirde, geçici işçi­ lerden asgari bir maliyet ve tantana ile işten ayrılmalan istenir. Geçici işçiler aynı zamanda, başka işçilerden birtakım taviz­ ler koparmak amacıyla da kullanılır; yani işçilere, değişiklik­ lere ayak uydurrnadıklan takdirde işten atılacakları uyarısın­ da bulunulur. Örneğin sekiz saatlik iş günü sözleşmeleri kap­ samında, ABD’deki Hyatt Otelleri’nde çalışan oda hizmetçileri, birdenbire kendilerini on iki saatlik iş günü kapsamında çalı­ şan ve kendilerinden daha fazla oda temizleyen (her defasında otuz oda) geçici işçilerle beraber istihdam edilirken buldular. Yani, düzenli işçilerin yerini geçici işçiler almıştı. Bu duruma verilebilecek en çarpıcı örnek, Japonya’daki ma­ aşlı çalışan modelinin giderek zayıflamasıdır. Şirketler, gençle­ rin yaşam boyu istihdam gerektiren pozisyonlara alımını don­ durup geçici sözleşmelere dönüş yaptı. Daha az ücret ödenen geçici işçilere, iş eğitimi ve işten kaynaklanan sosyal yardımlar da verilmez. Üstelik bazı fabrikalar, istihdam durumlarına gö­ re işçilerinin farklı tulum giymelerini şart koştu ve bu durum, Aldous Huxley’nin Cesur Yeni Dünya’sındaki alfalar ve epsilon­ lan akla getirdi. Artık gerçek hayatta olup bitenler, romanları anımsatıyordu. Daha fazla geçici işçi istihdam edilmesinin basit bir sebebi vardı; başka şirketler de böyle yapıyor ve maliyet açısından bir avantaj elde ediyordu. Şirketler başka ülkelerde yapılanlan ve kendi sektör liderlerinin yaptıklannı taklit ettikleri için -ki bu­ na ‘üstünlük etkisi’ denir- küresel sistemde geçici emek kulla­ narak rekabet edebilme kapasitesinin artırılması giderek önem kazanıyor. Çok uluslu şirketler, kendilerine bağlı şirketlerin bulunduğu yerlerde kendi istihdam modellerini kurup haliy­ le yerel pratikleri geride bırakıyorlar. Yani McDonalds’ın ‘en iyi uygulama’ modeli aslında vasıfsızlaştırrna, emektar işçilerin iş62 ten atılması, sendikaların işlevsizleştirilmesi, düşük ücretler ve törpülenmiş sosyal haklar anlamına geliyor. Şirket müdürleri­ nin kullanabileceği çalışma pratiklerinin ne olduğuna dair bir­ takım çalışmalar yapıldı (Amoore, 2000; Sklair, 2002; Elger ve Smith, 2006; Royle ve Ortiz, 2009) . Bazıları, işverenlerin kurup işlettiği ‘san sendikalar’ aracılığıyla bağımsız sendikaları alt et­ me yolunu seçmekte. Hangi taktiklerin kullanılacağını kurum­ sal, teknolojik ve siyasi faktörlerin etkilediği küresel bir model ortaya çıkıyor. Sürdürülebilir ve etkili bir direnişi düşlemek, hayalperestlik olur. Bir başka örnek de ABD’nin en büyük ve artık standartla­ rı belirleyen perakende şirketi konumundaki Walmart. Şirket, ülkedeki en zengin on kişiden dördünün servetinin kaynağı­ nı oluşturuyor. Walmart başarısını, emek maliyetini kontrol edebilmek için muazzam bir emek esnekliği gerektiren tam za­ manlı üretim sürecine borçlu ve bu nedenle şirket, dünyada en çok nefret edilen modellerden birisi konumunda. Geçici emek, söz konusu sistemin özü. Olup bitene itiraz ederseniz, kendini­ zi kapının önünde bulursunuz. Geçici emek trendi, küresel kapitalizmin bir parçası. İstih­ dam ajansları ve taşeron sayısındaki artışın da eşlik ettiği bu süreç, şirketlerin geçici işçilere dönmesinin ve ihtiyaç duyulan emeğin çoğunun dışarıya verilmesinin önünü de açtı. Geçici iş­ çi ajansları, küresel emek sürecini yönlendiren devler olarak düşünülmeli. Kayıtlarında yediz yüz bin kişi bulunduran İsviç­ re firması Adecco, dünyanın en büyük işverenlerinden birisi. 1970’lerde kurulan Pasona adlı Japon iş ajansı, her gün çeyrek milyon kişiyi kısa dönemli sözleşmeler üzerinden işverenleriy­ le buluşturuyor. Esnekliğin şirketler ve işçiler için faydalı ol­ duğunu söyleyen Pasona’nın kurucusu, uzun dönemli istihda­ mı duygusal olduğu gerekçesiyle reddediyor. The Economist’e (2007) verdiği demecinde de ‘Düzenli bir işçi olun ve hayatı­ nızın geri kalanı boyunca sömürülün’ dedi. Avrupalı ve Ame­ rikalı ajanslar gibi Pasona da gerek Asya ülkelerinde gerekse ABD’de üretim ve taşeron işleriyle uğraşan düzinelerce alt şir­ ket kurdu. 63 Geçici işçi ajansları, geleneksel olarak, temizlik ya da hasta­ nelerde gönüllü hasta bakıcılık gibi ofıs işlerine odaklandı. Da­ ha sonra bazı ajanslar ‘sosyal yardımlarla yaşayanlar’ı da içi­ ne alan bol kazançlı bir alana yöneldi. Şu anda ise daha yüksek marjlı işler olarak değerlendirilen mesleklere -profesyonellere­ yöneliyorlar. Örneğin Adecco, % 20 profesyonel % 80 mavi ya­ kalı modelden, üçte birinin profesyonellerin oluşturduğu mo­ dele doğru kayıyor. Geçici işin, çok uluslu istihdam ajanslarının ve Güney Afrika gibi ülkelerde ortaya çıkan taşeron işçisi ayarlayan işgüzar ara­ cıların giderek çoğalması, birtakım yasal değişikliklerle ve özel istihdam ajanslarına yönelik muhalefetinden l 990’larda vazı­ geçen ILO’nun sağladığı meşruiyet sayesinde oldu. Japonya’da 1999 yılındaki bir yasa ile geçici sözleşmelere dair yasak kalktı ve özel istihdam ajanslarının daha fazla alanda faaliyet göster­ mesinin önü açıldı. 2004 yılından sonra ise bu ajansların ima­ lat sanayine girmesi mümkün oldu. ltalya’da prekarya, 1997 yı­ lında geçen ve geçici sözleşmeleri yasallaştıran Treu kanunu ve özel istihdam ajanslarını mümkün kılan 2003 tarihli Biagi ya­ sasıyla genişledi. Arka arkaya pek çok ülke, geçici emeğin kap­ samını genişleterek küreselleşmenin baskısıyla karşı karşıya ol­ duklarını ilan etmiş oldu. Bu süreç, ‘triangülasyon’ denilen tuhaf terim kapsamında ya­ şananlarla birlikte gerçekleşti. Eskiden çalışma yasası ve toplu sözleşme, işveren ve çalışanlar arasında doğrudan kurulan iliş­ ki temelinde yapılırdı. Peki, üçüncü bir taraf aracı olduğunda sorumlu kimdir? Karar alma süreçleri ve sorumluluk konusun­ da sınırların muğlaklaşması da güvencesizlik meselesinin bo­ yutlarını artırıyor. Hukuk alanında avukatların zihinlerini şen­ lendirecek kadar çok sayıda örnek olay söz konusu. Ancak ge­ çici işçiler, kendilerinden üst konumdaki yalnızca iki kişiye karşı sorumlu olduklarını bilmektedir. Ortaya çıkan durum genellikle karmaşık oluyor. Örneğin Kanada’nın Ontario bölgesinde geçici iş ajanslarının tabi oldu­ ğu bir yasaya göre geçici işçiler bir sözleşme imzaladıkları za­ man, işyeri ve iş seçimi konusundaki haklarından feragat eder64 ler ve ’emek gücü’nün kontrolünü başkasına devrederek ken­ dilerini de metalaştınrlar. Zira geçici iş ajanslarına kayıt yaptır­ dıklarında belirli bir ücret ödemek durumunda kalmaları dahi söz konusudur. Budanmış birtakım haklara sahip olunan ikin­ ci sınıf vatandaşlığa giden bir yoldur bu. Geçici işçilikte geçen bir hayat, zaman üzerindeki kontrolün sınırlandığı bir hayat­ tır çünkü geçici işçinin her an işe çağrılma durumu söz konu­ sudur. Dolayısıyla geçici emeğe doğru güçlü bir gidişat var. Özel­ likle İngiltere ve ABD gibi bazı ülkelerde çok az miktarda is­ tihdam aslında geçici istihdam kategorisine giriyor çünkü geçi­ ci işçiler her ne kadar istihdam güvencesine sahip olmasalar ve isimleri dışında her şeyleri geçici olsa bile geçici kategorisinde hesaba katılmıyor. Arka arkaya gelen lngiliz hükümetleri, ça­ lışanların herhangi bir güvenliğe sahip olmadığı zaman dilimi­ ni uzatarak işverenlerin sözleşmeleri sonlandırma maliyetini de azalttı. Dolayısıyla aslında alttan alta bir güvencesizlikti bu yaşanan. Başka yerlerde ‘standart istihdam ilişkisini’ savunmak amacıyla sendikalar, hükümetler ve işveren kurumlan, normal zamanlı çalışanların yanında geçici işçilere de izin verdi ve böy­ lece ortaya ikili bir iş gücü çıktı. Bu ikili iş gücünde geçici işçilerin payında herhangi bir azal­ ma emaresi görülmüyor. Tam tersine, 2008’deki finansal kriz ve ardından gelen ekonomik durgunluk, şirketlere ellerinde­ ki tam zamanlı işçilerden kurtulma ve daha fazla kişiyi geçici olarak istihdam edebilme bahanesini verdi. 2010 yılına gelindi­ ğindeJaponya’daki geçici işçiler toplam iş gücünün üçte birine, çalışabilecek yaştaki işçilerin de dörtte birine tekabül ediyordu. Ocak 2009’da, işlerinden henüz atılmış beş yüz evsiz işçi, Tok­ yo’nun ortasında bir çadır kent kurdu. Siyasetçiler ve televiz­ yoncular buraya akın edince, şehir yönetiminin cevabı, söz ko­ nusu işçileri kullanılmayan kamu binalarına yönlendirmek ol­ du. Her ne kadar bu jest bir hafta sürse de eylem, prekarya ko­ nusunda farkındalık yarattı ve sosyal korumanın yaygın ola­ rak nasıl azaldığının altım çizmiş oldu. Ortada halen insanlara devletin değil, şirketlerin ve ailelerin bakmakla yükümlü oldu65 ğu düşüncesi hakimdi. Toplumsal baskı nedeniyle işsiz bir in­ san da kolay kolay destek isteyemiyordu. Tokyo’da yaşanan bu olay, toplumsal algılar konusunda genel bir değişimin de ha­ bercisi oldu. Prekarya artık birdenbire gerçek olmuştu. ABD’deki krizin ardından şirketler, 1991 yılında Sovyet siste­ minin çökmesiyle ortaya çıkan bir taktiğe başvurdu ve tam za­ manlı çalışanlarını ‘sözleşmeli statü’yle istihdam etmeye başla­ yarak sabit maliyetlerin bazılarından kurtuldu. Sovyetler örne­ ğinde ise milyonlarca işçi ‘ücretsiz izin’e gönderilirken, şirketler kendi istihdam geçmişi kayıtlarını aynen tutmuş oldular. Böy­ lece istihdamın aynı seviyede kaldığı izlenimi verildi. Halbuki gerçekte işçiler yoksullaşıyor ve çoğu da ölüyordu. ABD’de iş­ çilerin geçici sözleşmeye aktarılması, onları sağlık sigortası ve ücretli izinlerden mahrum bıraktı. ABD’nin Sovyetler Birliği’nin izinden gittiğini söylemek abartı olur ancak kullanılan taktikler işçileri prekaryanın içine itti ve kişisel sıkıntıları artırdı. Geçici istihdam, Avrupa’da da teşvik ediliyor. Almanya’da milyonlarca işçi geçici kategorisine (Zeiterbeit) dahil oldu. İn­ giltere’de İşçi Partisi hükümeti, AB Direktifi uygulmasına kar­ şı çıktı ve ardından uygulamanın hayata geçirilmesini erteledi. Bu uygulama, geçici istihdam büroları aracılığıyla işe alınan iş­ çilere, tam zamanlı işçilere tanınan hakların (ödeme, tatil ve te­ mel haklar) aynısının verilmesini öngörüyordu. İşçi Partisi’nin bu uygulamayı geciktirmesindeki amaç, ülkeyi yabancı yatı­ rımlar için cazip bir yer haline getirmekti. Ancak sonuçta, ge­ çici sözleşmeyle istihdam edilen herkesin güvencesiz konumu güçlendirilmiş oldu. İş gücünün yarısının geçici olarak istihdam edildiği İspan­ ya da, çok katmanlı bir emek piyasasının kusursuz bir örneğini teşkil etmekte. OECD, 2010 yılında İspanya’da yaşanan finan­ sal krizden sonra kaybedilen işlerin % 85’inin geçici iş olduğu­ nu bildirdi. Kuruma göre tam zamanlı çalışanlar işten atılma­ mıştı zira bu işçileri kovmak masraflıydı. Ancak bir taraftan da maaşlı personelin maliyeti yüksekti ve bu durum, işlerin taşe­ rona verilmesi ve göçmenlerin istihdamının yanı sıra geçici iş­ lere doğru bir yönelimi de beraberinde getirdi. Hükümetler ve 66 sendikalar esneklik konusunda gelen baskılara, düzenli işçile­ rin sahip olduğu güvenceleri korumak ve geçici işçilerden olu­ şan bir tampon oluşturmak suretiyle cevap verdi. Bu bir taraf­ tan çok katmanlı bir emek piyasasını ortaya çıkarırken bir yan­ dan da prekaryanın öfkelenmesine neden oldu zira sendika­ ların kendi üyelerine verdiği destek, prekaryanın zarannaydı. Sayısal esnekliğin bir başka boyutu da yarı zamanlı işlerin artmasıyla alakalı. Bunun sebeplerinden birisi, kadınların deği­ şen toplumsal konumu ve ekonomide hizmet sektörüne doğru bir kaymanın yaşanması. Tabii bir taraftan da mecburiyet söz konusu. ABD’de Çalışma İstatistikleri Bürosu’nun rakamlarına göre 2009 ortalarında otuz milyondan fazla kişi zorunluluktan dolayı yan zamanlı işlerde çalışmaktaydı. Bu rakam, işsizlerin iki katıydı ve mevsimsel düzeltmeler sonrasında % 18. 7’yi bu­ lan işsizlik oranının da nedeniydi. Ekonomi yeniden toparlan­ sa bile bu işlerin büyük çoğunluğu yan zamanlı ve düşük üc­ retli kalacak. Yarı-zamanlı ifadesi yanıltıcı olabilir çünkü yan zamanlı de­ nilen işler yan zamanlıdan başka her şeye benziyor. Beşinci Bö­ lüm’de de tartışacağımız gibi, şirketlerin yarı-zamanlı çalışan­ lara yönelik pek çok ödeme biçimi olsa da bu işçilerin, hak et­ tikleri paraya kıyasla çok daha fazla çalışması isteniyor. Bir ka­ dının Wall Street]oumal’a da anlattığı gibi (Maher, 2008) ‘lş ta­ nımım yarı zamanlı ama tam zamanlı pozisyondaymışım gibi çok çalışıyorum’. Pek çok insan, faturalarını ödeyebilmek için ya da çalıştıkları işlerden birisini kaybetme ihtimaline karşı iki yan zamanlı işte birden çalışmak zorunda kalıyor. Sayısal esneklik üretimin fabrika ve ülke dışına taşınmasıy­ la da ilişkili. Finansal kriz, üretim ve istihdamın artması halle­ rinde dahi, işlerin dışarıya verilmesi konusundaki küresel eği­ limi daha da hızlandırdı. Şirket yönetimleri, maliyetleri azalt­ mak için her yola başvurur oldu. Bu yollardan birisi, çok acili­ yeti olmayan teslimatların, gemi taşımacılığıyla yapılması oldu ki bu da daha önce masraflı hava taşımacılığı nedeniyle kısıtla­ nan ülke dışında taşeron üretim yapılmasının önünü açtı. Şir­ ketler, bilgi ve iletişim hizmetlerini de coğrafi olarak yakın böl67 ge ve ülkelere kaydırmaya başladı. Tabii bütün bu süreçlerde istihdam güvencesi seraptan başka bir şey değildi. Son olarak bir de ‘sıfır-saat sözleşmeler’ denilen ancak kaç saat çalışacağınızın -o da olursa tabii- ya da size ne kadar para öde­ neceğinin belli olmadığı numaralar söz konusu. Bir başka numa­ ra da ‘ücretsiz izin’lerin devreye sokulmasıdır. Aslında işten çı­ karma yerine kullanılan bu hüsnütabir, bazen bir seferinde ay­ larca sürerken, bazen de haftada tek gün olarak ayarlanır. Es­ nekliğin hayata geçirilmesinin bir başka yoludur bu. İşverenle­ rin başvurduğu bir başka numara da stajyerlerin kullanılması­ dır. Stajyerlerin sayısı özellikle ekonomik krizden sonra çok art­ u. Üstelik hükümetler de sübvansiyonlar ve başka türlü yollar­ dan stajyerlik kurumunu destekledi. ‘Ücretsiz izin’ler gibi staj­ yerlerin de istihdam ve işsizlik oranlan açısından faydası oluyor. Tabii bu işin maliyeti de stajyerlere ve ailelerine kalıyor. Sayısal esnekliğin bütün incelikleri düşünüldüğünde ortaya çıkan sonuç, prekaryaya yakın pek çok kişi için güvencesiz ça­ lışma hayatı oluyor. Her yıl, OECD ülkelerindeki çalışanların üçte biri, şu ya da bu nedenden dolayı iş yerlerinden aynlıyor. ABD’de çalışanlann % 45’i her sene işten aynlıyor. Her ne ka­ dar bir azınlık için geçerli olsa da, uzun dönemli istihdam dü­ şüncesi ve imajı yanılucı. İşe girip çıkmalann üçte biri, yeni şir­ ketler kurulması ya da mevcut şirketlerin son bulması sonucu ortaya çıkıyor. l 960’larda sanayileşmiş bir ülkede emek piyasasına katılan tipik bir işçi, emekli olduğunda dört işverenle çalışmış olmayı beklerdi. O koşullarda, söz konusu işçinin şirketiyle özdeşleş­ mesi normaldi. Bugün aynı beklentiye sahip olmak aptallık de­ mektir. Bugün kadın olması muhtemel tipik bir işçi, otuz ya­ şına gelmeden önce dokuz tane işverene sahip olmayı öngöre­ bilir. Sayısal esnekliğin temsil ettiği değişimin boyutu işte bu. İşlevsel esneklik ve iş güvencesizliği İşlevsel esnekliğin özü, şirketlerin maliyet olmaksızın iş bö­ lümünü çabuklukla değiştirebilmesi ve işçileri görevler, po68 zisyonlar ve iş yerleri arasında istediği gibi yönlendirebilmesi­ ni mümkün kılmakur. Küresel rekabet ve süregiden teknolojik devrim düşünüldüğünde, şirketlerin neden böyle yapmak iste­ diği ve hükümetlerin de neden buna yardımcı olmak istediği kolayca anlaşılır. Ancak bu arzunun, prekaryayı büyüten bir­ takım acı sonuçlan olmuştur. Sayısal esneklik istihdam açısın­ dan güvencesizlik doğururken, işlevsel esneklik de iş güvence­ sizliğini derinleştiriyor. işlevsel esnekliğin ortaya çıkmasını hızlandıran gelişme, çalışma düzenlemelerinde yönetimin yetkilerinin, 1970 ve l 980’li yıllardaki mücadele sonucunda, güçlenmesi oldu. Bu süreçten işverenler, sendika ve meslek odalarına kıyasla daha güçlü çıktı. Çalışanların daha fazla kontrole tabi tutulmasıyla da, ‘proleterleşme’ konusunda bir ilerleme yaşandı (Standing, 2009) fakat bu, prekaryalaşma için, çelişkili bir biçimde, ge­ rekliydi. lş bölümü üzerinde idari kontrolü kazanan yönetim­ ler, bu sayede mesleki ilerleme açısından çizgilerin belirsizleş­ tirilmesi dahil olmak üzere farklı alanlarda birtakım esnek dü­ zenlemeleri hayata geçirebildi. Giderek daha fazla özel girişim çok uluslu hale geldikçe, şir­ ket yönetimleri de kendi ağlarındaki iş yerlerinde ve tedarik zincirlerinde işleri ve işçilerin fonksiyonlarını değiştirme stra­ tejisine yöneldi. Emek analizi ve yönetim sözlüklerine yeni ye­ ni terimler girmeye başladı. Taşeron, birbiriyle iç içe geçmiş sü­ reçlerin anahtar kelimesi oldu. lş bölümü üzerinde kontrol sa­ hibi olmak, işçilerin ve bazı işlerin başka bir ülkedeki fabrika ya da işyerine gönderilmesinin (offshore) yanı sıra bir ülke için­ deki fabrikalar arasında paslaşmayı (inshore) da kolaylaştırdı. Söz konusu kontrol, aynı zamanda işlerin avantajlı ise taşeron üzerinden, değilse şirket içinden yapılmasının da önünü açtı. Karlarını azamileştirme peşinde koşan bir müdür ya da bir mühendis, bu tip değişikliklerin arzu edilebilir olduğunu dü­ şünebilir. Ancak bir de bu değişikliklere maruz kalan işçiyi dü­ şünün. Çoğunun bir kariyer yapmak konusunda hiçbir zaman bir gücü olmadı; dolayısıyla herhangi bir altın çağı romantize etmeye gerek yok (Sennett, 1998; Uchitelle, 2006). Ancak şu 69 anda daha az işçinin kendi emek süreçleri ve kariyerleri üze­ rinde bir kontrol sahibi olduğu söylenebilir. Yani işletme yöne­ timlerinin emek süreci üzerindeki yetkisinin artması, iş güven­ cesizliğinin yeni kural olduğu anlamına geliyor. lnsanlann po­ zisyonlarının değiştirilecek olmasının kendilerine çok kısa bir süre öncesinden söylendiği ya da mesleki merdivendeki basa­ maklarının ansızın taşerona verildiği bir dönemde, kim bir ka­ riyer yapabilir ya da kendisine mesleki bir profil çizebilir? Bu süreçle ilişkili bir başka eğilim de hayatın ‘sözleşmeleşti­ rilmesi’ çerçevesinde bireysel sözleşmelerin daha fazla yaygın­ laşması. Sanayi toplumunda norm, toplu iş görüşmeleri sonu­ cunda imzalanan toplu sözleşmeydi ve bir sözleşme, zaman za­ man sektördeki başka şirketlere de aktarılabilirdi. Ancak sen­ dikalar ve toplu sözleşme pratikleri zayıflayınca, bireysel söz­ leşmeler de çoğaldı. Kısa bir süreliğine herhangi bir sözleşme­ ye tabi olan kişilerin sayısı çok fazla değildi fakat bireysel söz­ leşmelere dair eğilim güçleniyor. Bireysel sözleşmeler sayesin­ de şirketler, işçilere farklı şekilde davranabiliyor ve böylece iş­ çilerin sahip olduğu güvence ve statü farklı olabiliyor. Hal böy­ leyken de istikrarlı işlerde çalışanların bazıları maaşlı konum­ da olurken, başka işçiler de güvencesiz konuma itiliyor ve işçi­ ler arasındaki farklılıklar ve hiyerarşiler de artıyor. Bireyselleş­ tirilmiş sözleşmeler aracılığıyla işverenler ayrıca, şirketlerinin önündeki belirsizliği asgariye indirebilmek için, sözleşmenin ihlalinin getireceği olumsuz sonuçlan sıkı sıkıya hayata geçire­ rek, çalışma koşullarını sıkılaştırabiliyor. Çin, sabit-dönemli ve açık-uçlu sözleşmeleri sağlama alan 1994 lş Kanunu ve 2008 lş Sözleşmesi Kanunu’nu hayata ge­ çirdiğinden bu yana bireyselleşmiş iş sözleşmeleri küresel bir eğilim halini aldı. Şirketler, sözleşmelerden doğan maliyetleri düşürmeyi öğrendiğinden dolayı, bu tip yasalar taşeron ve tri­ angülasyon pratiklerini daha da artıracak. Çin dünyanın en di­ namik ve büyük emek piyasası olduğu için, bu gelişmeler, im­ tiyaz sahibi maaşlı sınıfın, sayısı giderek artan bir prekarya ile beraber çalıştığı çok katmanlı bir iş gücüne doğru bir gidişa­ tı simgeliyor. 70 Bireysel sözleşmeler, emeğin güvencesizleşmesi ve diğer dış esneklik biçimleri, bir başka kullanışsız terimle -‘hizmet sek­ törünün genişlemesi’- ile bir arada düşünülüyor. Hizmetleşme denildiğinde akla ‘hizmet sektörü’ gelebilir ancak terim bundan fazlasını ifade ediyor. On yıllardır dünya üzerindeki üretim ve istihdamda hizmetlere doğru bir gidişat söz konusu. Sık kulla­ nılan ‘sanayisizleşme’ terimi de bir tür kapasite kaybını ima et­ tiği için yanıltıcı bir niteliğe sahip. Halbuki bu dönemde yaşa­ nan değişimin çoğu, teknolojik ilerlemeler ve üretimin değişen doğasıyla tutarlı bir niteliğe sahip. İhracatın kalesi sayılabilecek Almanya’da bile imalat sanayinin üretim ve istihdamdaki payı % 20’nin altına düştü. Fransa, İngiltere ve ABD’de bu oran da­ ha da düşük. ‘Hizmetleşme’ aslında iş bölümünün akışkanlaşması, iş yer­ lerinin ev ve kamusal alanlarla iç içe geçmesi, iş saatlerinin dö­ nem dönem azalıp çoğalması, insanların birkaç iş statüsünü birleştirip aynı anda birden fazla sözleşme yapması gibi esnek­ lik durumlarının bir araya gelmesini özetleyen durumun adı­ dır. Hizmetleşme denilen süreç, yeni bir denetim sistemi getir­ mek suretiyle insanların zamanı nasıl kullandığına odaklanı­ yor. Bu durumu incelemenin önemli yollarından birisi, Mark­ sizm ve Foucault’nun (1977) çalışmalarından esinlenen İtal­ yan ekolü oldu ve bu ekolün mensupları, yaşananları ‘toplum­ sal fabrika’, yani toplumun giderek işyerinin bir uzantısı halini alması şeklinde betimliyor (Hardt ve Negri, 2000). Ancak buradaki imge, tam olarak doğru değil. Fabrika, eme­ ğin zaman birimleri ve kitlesel üretimin yanında sabit iş yer­ lerinde doğrudan denetim mekanizmalarıyla tanımlandığı sa­ nayi toplumunun sembolüydü. Bunlar, bugünün hizmet top­ lumunda yaşananlardan farklı. Esneklikle beraber işyeri, ev ve kamusal alan birbirine giriyor ve emeğin doğrudan kontrolün­ den dolaylı yollardan kontrolüne doğru bir yönelim söz konu­ su oluyor ve bu süreçte de giderek karmaşıklaşan teknolojik mekanizmaların kullanılması söz konusu. İşlevsel esneklik ve hizmet sektörüne kayış kısmen, uzak­ tan çalışmanın büyümesinin bir sonucu olarak ortaya çıkmış71 tır ve birbirinden ayırarak çalışanların kendilerini yalnız his­ setmesine neden olur. Tabii pek çok işçi evden çalışma ihtima­ line olumlu yaklaşıyor. Uzaktan çalışmanın öncüsü sayılabile­ cek IBM’de çalışanların % 45’i işyerine düzenli olarak gelmiyor ve şirket de bu sayede yılda yüz bin dolar tasarruf ediyor (Na­ im, 2009). Giderek daha fazla çalışan, kullandıkları bilgisayar­ lar arasında dosya transferi mümkün olsun diye kendisine ‘ge­ zici profil’ ediniyor ve bu stratejilerden birisi de taşınabilir bil­ gisayarlar. Sanal işyerlerinin sayısı iyice arttığı gibi insanlar ‘ev­ de’ ya da artık canlan nerede isterse orada çalışabiliyor. Bu tarz düzenlemelerle beraber büro masrafları azalırken, şirketler de hem bazı iş günlerini uzatabiliyor hem de -çocuk doğurmala­ nndan sonra kadınlan da elden bırakmayarak- daha geniş bir iş gücü havuzuna erişime sahip olabiliyor. Daha çevre dostu olan böylesi düzenlemeler sayesinde ofis içinde insanlar arasın­ daki çekişmeler de azalırken, başkalarının gelip siz iş yaparken sizi rahatsız etmesinin de önüne geçiliyor. Ancak gayn resmi yollardan bilgi paylaşımının ve takım ruhunun azalması, deza­ vantajlar arasında yer almakta. Uzaktan çalışanlar, vergi ve sosyal yardım meseleleri nede­ niyle şirketler tarafından daha kolay gözden çıkarılma riskiy­ le de karşı karşıya. Bu tip çalışanların emeği, yaptıkları işin bo­ yutunu ve aldıkları ücreti gizlemek veya hizmeti sağlayan kişi­ nin sömürüsünü artırmak gibi amaçlar nedeniyle kayıtlarda or­ taya çıkmayabilir. Bu gölge emek, hizmetlerin ağırlıklı olduğu bir ekonomide artık kaçınılmaz hale geldi. Mesleklerin parçalanması İşlevsel esneklik ve uzaktan çalışmaya ek olarak, mesleki ya­ pılardaki değişiklikler de insanların kendi mesleki potansiyel­ lerini kontrol etme ve geliştirme kapasitelerini sekteye uğrat­ tı. Küreselleşme döneminde hükümetler usul usul meslekle­ rin ve zanaatlann kendi kendilerini idare etmesini sağlayan ku­ rumlan ortadan kaldırdı ve bunların yerine düzenlemeyi devle­ tin yaptığı karmaşık sistemler getirdi. Hükümetlerin atmış ol72 duğu bu adımlar nedeniyle meslek gruplarının kendi standart­ larım oluşturma, mesleğe girişleri kontrol etme, kendi etik ku­ rallarım koyup bunları yeniden üretme, üyelerini disipline so­ kup onlara yaptırım uygulama, terfi ve mesleki ilerlemelerle il­ gili olarak prosedürleri belirleme gibi yetki ve kapasiteleri de ortadan kalkmış oldu. Mesleklerin kendi kendisini düzenlemesine yönelik saldırı­ lar, neo-liberal gündemin bir parçasıydı. Monetarist yaklaşı­ mın mimarı ve Friedrich Hayek’ten sonra Thatcher, Reagan ve Şili’nin darbeci generali Pinochet’ye yön veren önde gelen ik­ tisatçı Milton Friedman, fikri anlamda ilk deneyimini l945’te yazdığı ve tıp mesleğini hedef aldığı kitabıyla elde etti (Fried­ man ve Kuznets, 1945). Neoliberaller herhangi kolektif bir se­ sin önünü kesmek için birtakım düzenlemelerin hayata geçme­ sini istiyordu ve meslek adalan da listenin başını çekiyordu. Neoliberal anlamda devlet müdahalesi, mesleki ruhsatlan­ dırma süreçleri ve devlet kurumlarına rekabet ve piyasa temelli uygulamalara riayet etmeleri yönünde baskı yapmak üzerinden gerçekleşti. Meslek adalan anti tröst kurallarına maruz kaldı. Kendi kurallarım hayata geçiren meslekler, tekelci reflekslerle hareket ettikleri gerekçesiyle piyasaların kendi düzenini boz­ makla suçlanıyordu. Dolayısıyla daha fazla insan, mesleki ruh­ satlandırma süreçlerine maruz kaldı ve piyasa kurallarına uy­ gun davranmaya itildi. Bu süreçte yaşanan değişimler çok dramatik oldu. Bugün ABD’de binden fazla meslek ruhsatlandırılma süreçlerine ma­ ruz bırakılmış durumda ve bu, iş gücünün % 20’sinden fazla­ sına tekabül ediyor. Ruhsatlandırma başka alanlara da olduk­ ça yayıldı. Tabii insan mesleki pratiklerin düzenlenmesinin ça­ lışma bakanları ya da onların muadillerince yapılması gerek­ tiğini düşünse de, bu iş finans bakanlarına devredilmiş du­ rumda. ABD Yüksek Mahkemesi ve Federal Ticaret Komisyo­ nu, mesleklerin anti tröst kurallarından muafiyetini kaldırarak 1970’lerden itibaren bu yönde bir eğilime imza attı. Yavaş ya­ vaş, mesleklerin ne yapıp ne yapamayacağını rekabet ve finans kurumları belirler hale geldi. Avustralya’da bütün meslekler 73 Rekabet ve Tüketim Komisyonu’na, Belçika ve Hollanda’da ise yine rekabeti düzenleyen kurumlara tabi. lngiltere’de de hükü­ metin yönetimindeki kurullar, rekabet ve tüketicilerin çıkarla­ rını, meseleyi belirleyen temel kural olarak görüyor. Piyasa düzenlemelerinin eşlik ettiği mesleklerin serbestleş­ tirilmesi süreci aslında kısmen, Dünya Ticaret Ôrgütü’ne bağlı GATS ve Avrupa Birliği’nin Hizmetler Direktifi gibi uluslarara­ sı aygıtlar aracılığıyla oldu. Önceden kimin avukat, muhasebe­ ci, mimar ya da muslukçu olacağına ulusal yargının karar ver­ diği ülkelerin piyasaları, mesleki hizmetler konusunda artık ya­ bancı rekabete açılıyor. Maaşlı ve ‘profisyen’ dediğimiz kesimin kalesi sayılan mes­ leklerde bile kesintiye uğrayan ‘kariyerler’ nedeniyle prekarya­ laşma eğilimleri görülüyor. Finans sektöründe pek çok kişi, kı­ sa dönemli işlerde çalışıyor. Borsada alım satım yapılan bir oda­ daki çalışanlara baktığınızda bin kişilik bir gruptan kırk yaşın üzerinde elli, ellinin üzerinde de yalnızca on kişi bulabilirsi­ niz. Bir kişinin kariyeri yalnızca beş yıl içinde zirveye ulaşabi­ lir. Çok az sayıda kişi zengin olup paraya boğulabilir. Bazı kişi­ ler idari pozisyonlarda çalışarak maaşlı kesime dahil olur. Do­ layısıyla ABD’de 2008 krizi sonrasında birkaç müşteri için ya­ tak odalarından ya da mutfaktan, hayali ya da gerçek anlamda ticaret yapan mini finansçılar türemesi şaşırtıcı değil. Tabaka­ laşma, her türden mesleğin içine sızıyor. İşlevsel esnekliğin kötü tarafı olan iş güvencesizliğine ek ola­ rak bir yandan da mesleklerin yeniden düzenlenmesini arka­ sına alan işletmeler, işçileri neredeyse sınıf temelinde ayrıştı­ rabilmekte ve performansı yeterli olmayanları ilerisi açık ol­ mayan ya da kişinin vasıfsızlaşmasına açık işlere gönderirken, mesleki açıdan birtakım yeterlilikleri hala koruyan maaşlı po­ zisyonları şirketin sevilenleri için koruyor. Her ne kadar işçile­ ri ayrıştırmaya dair kararlar kapasite değerlendirmesine daya­ nabilse de mesleki yapıların müdürler ve birtakım kurallar ta­ rafından kontrol edilmesi, insanların profesyonel bir konum­ dan güvencesizleşmiş kanallara yönelmesine neden oluyor. Bu durumun da insanların alacakları eğitim ve neyi öğrenecekle74 ri üzerinde etkisi oluyor. Öyle ya, nasıl kullanıp geliştireceğim konusunda söz sahibi değilsem bir mesleki beceriye neden ya­ tının yapayım ki? Hayata geçirilen düzenlemeler meslekleri paramparça eder­ ken, prekarya için yan-meslekler üretiyor. 2010’da ilki yapı­ lan Ulusal Stratejik Vasıf Denetirni’ne göre son on yılda İngilte­ re’de en çok artış gösteren işler arasında birkaç modem meslek ve zanaat yer alsa da -çevre koruma memurları, şehir plancı­ ları, psikologlar ve kuaförler- listeye bakıldığında temel olarak artış gösteren meslekler arasında acil durum sağlık görevlileri, stajyer avukat ve yardımcı öğretmenlerin olduğu görülüyor. İş­ te bu tam da, meslek gruplarının zayıflıyor olmasını ve meslek­ ler içinde elitler ile daha yüksek mevkiler elde edemeyen pre­ karya aynmının oluşmasını yansıtıyor. Bu yaşananların özünü yansıtan bir gelişme de ‘Tesco Yasası’ denilen, 2007 tarihli İn­ giltere Yasal Hizmetler Yasası’dır. Yasa, süpermarketler aracılı­ ğıyla, gerçek avukat olma şansları sıfır olan, asgari eğitime sa­ hip hukuk danışmanları tarafından standartlaşmış hukuki hiz­ metler verilmesine olanak tanıyor. Son olarak, yeni yeni ortaya çıkan bir mesleki yapılanma var ki şirketlerin metalaşmasını yansıttığı gibi bu gelişme, nihaye­ tinde prekaryalaşrna eğilimlerini de hızlandıracaktır. Bu geliş­ me, işletmenin metalaşmasından başka bir şey değil ve gerek ajanslarla gerekse kendileri tarafından kısa dönemli görevler için işe alınan geçici müdürlerdeki artışta vücut buluyor. İşlet­ me fakültelerinin yöneticileri, işletmenin bir meslek olmaması gerektiğini ısrarla düşünmeye devam ettiği sürece, geçici mü­ dürlerin yüksek statülü çalış;mlar olmaktan çıkıp prekaryanın gözden çıkarılabilir üyeleri olmaya başlamasına şaşırmamalı. Ücret sisteminde esneklik: Toplumsal gelirin yeniden yapılandırılması Küreselleşmenin kaçınılmaz yanlarından birisi ücret esnekliği. Tabii söz konusu bu terim, pek çok insanı prekaryanın içeri­ sine sürükleyen bir yığın değişimi gizliyor. Aslında bir taraftan 75 pek çok işçinin elde ettiği gelirin düzeyi azalırken, gelirlerinin güvencesizliğinde de artış yaşandı. Bu zaten Birinci Bölüm’de bahsettiğimiz toplumsal gelir prizmasından görülebilmekte. Toplumsal gelir şu anda yeniden yapılandmlmakta. Öncelik­ le sanayileşmiş ülkelerde ücretler durgunlaştı ve pek çok ülke­ de ücretler zaten on yıllardır bu durumdaydı. Normal çalışan­ lar ve prekaryaya yakın olanlar da dahil olmak üzere ücret fark­ lan inanılmaz derecede büyüdü. Örneğin, Almanya’nın imalat sanayisinde kadrolu işçilerin ücretleri artarken, ‘düzensiz’ kon­ tratlar üzerinden i.stihdam edilen işçilerin ücretleri düştü. Ja­ ponya’da geçici işçiler, aynı işi yapan maaşlıların aldığı ücretin % 40’ını alıyor ve ödenen toplam maaşın % 20’sine denk dü­ şen ve yılda iki defa ödenen ikramiyelerden de faydalanamıyor. Hatta geçici işçiler kantinden aldıkları yemekler için daha faz­ la para ödemek zorunda. 2008-2010 arası ekonomik durgun­ luktan sonra ücretlerde tekrar bir canlanma yaşandığında, ma­ aşlıların daralan ücretleri artarken, geçici işçilerin zaten düşük olan ücretleri daha da düştü. Diğer grupların aksine prekarya büyük oranda yaptığı işler­ den elde ettiği ücretlerle hayatını idame ettirir. 20. yüzyılda ma­ aşlılar ve proletarya yaptıkları işin karşılığını, para dışında yol­ lardan da alırdı. Genel olarak tam zamanlı çalışanlar için ücret­ lerden, şirket ve devletin sağladığı yardımlara doğru bir kayma yaşandı. Söz konusu kaymanın en büyük olduğu yerler, Sovyet­ ler Birliği ile kamu teşekküllerinde çalışan işçilere, kuruma sa­ dakat gösterdikleri sürece, beşikten mezara haklar ve hizmet­ lerin sağlandığı danwei* sistemine ev sahipliği yapan Çin ol­ du. Parasal ücretlerden yardımlara doğru yaşanan kayma, re­ fah devletlerinde de -daha çok devlet yardımlarının olduğu Batı Avrupa ve şirket yardımlarının görüldüğü ABD ve Japonya’da­ gerçekleşti. ‘Modem sektör’ün başka yerlerde olup biteni kop­ yaladığı gelişmekte olan ülkelerde de benzer şeyler yaşandı. (* ) Kelime anlamı ‘demir pilav kabı’. Özellikle dışa açılmadan önce Çin’de yürür­ lükte olan ve çalışanlara beşikten mezara birtakım haklann sağlandığı sistem. Her işçi için bir iş idealine dayalı olan bu sistem, işçilerin işten kovulmasını zorlaşunyordu. Ancak ülkenin dışa açılması ve çok uluslu şirketlerin Çin’deki faaliyetlerini artırmasıyla sosyal devleti anımsatan bu sistem de zayıfladı – ç.n. 76 Esping-Andersen (1990) gibi bazı yazarlar, yaşanan bu kay­ mayı ’emeğin metalaşmak tan çıkması’, yani işçilerin gelir için piyasaya bel bağlamasının azalması, olarak adlandırdı. Ancak bu kavram, sosyal yardımlardan faydalanmanın sürekli olarak iş piyasasına katılım ya da sabit bir işte ‘eve ekmek getiren’ ki­ şi bulundurmaya dayanması açısından biraz yanıltıcı. ‘Emeğin meta olmaktan hayali olarak çıkması’ daha doğru bir tanım. İş­ çiler, bu tarz toplumsal gelir biçimlerini elde edebilmek için pi­ yasanın dayattıklanna boyun eğmek zorunda kaldılar ki bu, el­ de edilen maddi gelirin piyasanın zorundan kurtulup serbest­ leştiğini söylemekle aynı şey değil. Her halükarda küreselleşme ile beraber ücretlerden sosyal haklara doğru gidişat tersine çevrildi. Maaşlı kesim, çalıştık­ ları şirketlerin sağladığı bir dizi hak ve imtiyazı -ikramiyeler, ücretli sağlık izni, sağlık sigortası, ücretli tatiller, kreşler, süb­ vanse edilen ulaşım ve barınma- koruyup üstelik bunların üze­ rine koyarken, giderek daralan ‘çekirdek kadro’, bunları azar azar kaybetmeye başladı. Prekarya ise bunlara zaten sahip fa­ lan değildi. Ücret esnekliği prekaryayı işte böyle şekillendirdi. Özellik­ le sanayileşmiş ülkelerde, işverenlerin çalışanlara ödediği katkı paylan ve sağladığı birtakım hak ve hizmetler, emek maliyet­ lerinin önemli bir kısmını oluşturmaktaydı. Çindistan’dan ge­ len bu rekabet karşısında şirketler, üretimi fabrika ve ülke dışı­ na taşımak yahut iş gücünün daha fazla bir kısmını prekaryaya, yani birtakım haklardan mahrum geçici işçilere dönüştürmek suretiyle bu maliyetleri üzerinden atmaya başladı. İşte bu emeğin yeniden metalaşması oluyor zira yapılan işin karşılığı daha çok, parasal ücret üzerinden veriliyor ve bu du­ rum, istihdamın rastlantısal doğası ve rekabetin arzulanması ile de birbirini tamamlıyor. Bu duruma pek çok örnek verile­ bilir ancak ABD’de olup biten aslında bu durumu çok iyi özet­ liyor. Maaşlı kesim, şirketlerinden aldıkları haklan korurken, çekirdek konumdaki işçiler prekaryaya doğru itildi. Çalışanla­ rına sağlık sigortası konusunda destek olan Amerikan şirket­ lerinin oranı 2000 yılında % 69 iken bu oran 2009’da % 60’a 77 düştü. 2001 yılında işverenler, çalışanların sağlık masraflarının % 74’ünü karşılarken bu oran 2010 yılına gelindiğinde % 64’e gerilemişti. Amerikalı işverenler 1980 yılında emeklilik katkı paylarının % 89’unu ödüyordu fakat yıl 2006’yı gösterdiğinde bu pay % 52’ye düşmüştü (Dvorak ve Thum, 2009). 2009 yılın­ da Amerikalı çalışanların sadece beşte biri şirket temelli emek­ lilik hakkına sahipti. Bunların temel sebebi, Amerikalı şirketlerin küreselleşme kriziyle başa çıkabilmek için maliyetleri kesmeye çalışmasıydı. 2009 yılında çalışanlarına hala sağlık sigortası sağlayan Ameri­ kalı işverenler yılda ortalama 6. 700 dolar ödemekteydi ve bu, 2001 yılındaki maliyetin iki katıydı. Şirketlerin seçtiği yollar­ dan birisi de çekirdek kadro olarak sayılabilecek çalışanları­ na ‘yüksek indirimli sağlık planı’ sunmak oldu. Buna göre çalı­ şanlar, sağlık masraflarının belli bir miktarına kadar olan kısmı -yani ilk dilimi- kendileri ödeyecekti. Ford şirketi de indirimli sağlık planını 2008 yılında sona erdirdi. Bundan sonra çalışan­ lar ve aileleri, sigorta maliyetlerinin ilk dört yüz dolarını ve sağ­ lık faturalarının da % 20’sini kendi ceplerinden karşılayacaktı. Bu da haliyle çalışanların gelirlerine darbe indiriyordu. Bu arada şirketlerin eskiden karşıladığı emeklilik payı, pre­ karyaya itilenlerin elinden alınıyor. Şirketler emeklilik yü­ kümlülüklerinden, eski dönemlerde girmiş oldukları taahhüt­ lerden, şu an emekliliklerini yaşayan eski çalışanlarına yönelik mali taahhütlerinden kurtulmak için yanşa girmiş durumda­ lar. Çok sayıda kişinin kullandığı 401 (k) emeklilik planı, ça­ lışanların genel olarak çeşitli katkılar yapmasına olanak tanı­ dı. 2009 yılında Amerikalı şirketlerin üçte birinden fazlası bu planlara denk ödemelerini ya hepten kesti ya da birtakım ke­ sintiler yapma yoluna gitti. Elli yaş üzeri kişiler için kurulan kar amacı gütmeyen Amerikan Emekliler Derneği bile 2009 yılında aynı şeyi kendi çalışanları için yaptı. Bilgisayar firma­ sı Unisys gibi bazı şirketler, çalışanlarda oluşabilecek sıkıntıyı hafifletmek amacıyla, eski tarz emeklilik planlarını yürürlük­ ten kaldırırken ya da bir süreliğine dondururken, katkı payla­ rını artırsa da bunları sonradan askıya aldılar. Lafın kısası, şir78 ketlerin sağladığı emeklilik haklan serbest düşüşe geçmiş du­ rumda. Bu durum, hem işçi hem de işverenin birbirine taahhütte bu­ lunma durumunu zayıflattı. Amerikan kapitalizminin nesiller boyunca simgesi konumundaki Ford, sık sık emeklilik katkı­ lannı askıya aldı ve 2001-2009 arasında da yalnızca iki buçuk yıl boyunca katkıda bulundu. 2003’ten sonra işe alınan maaş­ lı çalışanlann şirket temelli emeklilikleri söz konusu bile değil. Ford, artık genç işçilerin tek bir şirkette ömür boyu kariyer dü­ şünmediği gerekçesiyle ve işçilere esneklik sağlamak amacıy­ la kişilerin kendi emeklilik planlarını idare edebildiği bir sis­ teme geçiş yaptı. Ancak aslında şirketin yaptığı, emek maliyet­ lerini kesip risk ve maliyetleri işçinin üzerine yıkmaktan baş­ ka bir şey değildi. İşçilerin hayadan daha güvencesiz hale gel­ mekteydi. Araba üretimi ile bilinen Michigan’ın çeşitli bölgelerinde şir­ ketlerin sağladığı hakların terk edilmesi, hükümet sübvansi­ yonları ve yalın üretimin temel direği olarak düşünülebilecek emeğin yoğunlaşması süreci ile yavaşladı. Fakat söz konusu haklar budandıkça, daha önce bu gruba girmesi beklenemeye­ cek insanlar prekarya saflarına dahil olmaya başladı. Araba şir­ ketlerinde istihdam 2000-2009 arasında % 75 oranında düşün­ ce, fabrikalar peş peşe kapandığı için oradan oraya göçen ve kendilerine ‘General Motors çingeneleri’ denilen bir grup or­ taya çıktı. 20. yüzyıl kapitalizminin toplumsal etkisinin üzerine kuru­ lu olduğu şirket emeklilik sistemlerinin altı oyulurken, İngil­ tere’nin başını çektiği bir süreçte devletler tarafından sağlanan emeklilik sistemleri de benzer bir akıbete uğruyor. Bu ülkedeki devlet emekliliği, ortalama kazancın % l S’ine denk düşüyor ve bu pay giderek azalıyor. Üstelik emeklilik yaşı da altmış beşten altmış sekize çıkıyor. Bunun yetmişe varacağını düşünenler de var. İşçi Partisi ve Muhafazakar Parti’nin kabul ettiği Emekli­ lik Komisyonu Tumer Raporu’nda, üç aşamalı bir anlaşma ön­ görülmekte. Buna göre daha uzun süre çalışılacak, daha fazla tasarruf yapılacak ve emeklilik döneminde devletten alınacak 79 maaş daha az olacak. Bununla, geçim testi maliyetinin azaltıl­ ması amaçlanıyordu. Ancak temel emeklilik geliri artmadıkça ve geçim testi maliyetinde de azalma olmadıkça, tasarruf yap­ ma girişimi de zayıf kalacaktır. Düşük gelirlilerin tasarruf yap­ malan için bir teşvik yok zira tasarruf yaparlarsa emeklilik ma­ aşı hakkını kaybedecekler. Toplumsal gelirin yeniden yapılandırılmasının bir başka bo­ yutu, sabit gelirden esnek gelire doğru geçiştir. Burada yine es­ neklik işverenler için bir avantaj olurken, maaşlarıyla geçinen­ ler için de riskin ve güvencesizliğin arunası demek oluyor. 20. yüzyıldaki emek hareketlerinin dile getirdiği taleplerden biri­ si, sabit ve tahmin edilebilir ücretti ancak küresel kapitalizm ücretleri çabuk bir şekilde değiştirmek ister. Bunu yapamadı­ ğı takdirde, söz konusu amaca ulaşabileceği yerlere gidecek­ tir. 2009 yılında ABD’li şirketler, performansa bağlı kalemlerin içinde olduğu değişken ödemelere 1994 yılında ayırdıklarının neredeyse iki katını ayırmaktaydı (Dvorak ve Thum, 2009). 1980’lerin başındaki ekonomik durgunlukta, sendikalar ve çalışanlar ücretlerin artması karşılığında birtakım haklarından vazgeçmeye başlayınca, tarafların birtakım tavizlerde bulun­ maya başladığı anlaşmalar ortaya çıktı. Bugün ise söz konusu tavizlerin verildiği anlaşmalar artık tek taraflı. Gelirin bir par­ çası olarak ücretlerin artırılması amacıyla, alt tabakadaki iş­ çilerin haklarının bazıları budanıyor ama ücretlerde bir dur­ gunlaşma söz konusu. Örneğin 2009 yılında, Ford’un işçileri, yaşam maliyeti harcırahları, tatillerde alınmayan ücretler, ço­ cuklarının üniversite harçları ve burs yardımlarındaki kesinti­ lere evet demek zorunda kaldılar. Aynı miktardaki ücret, çok daha güvencesiz bir varoluşun sürmesine neden oldu. Üste­ lik mesleklerin parçalanması da dahil olmak üzere, bir yandan her türlü esnekliğin artmasına yönelik bir baskı söz konusuy­ du. Dolayısıyla Ford, Birleşik Oto İşçileri Sendikası ile bir an­ laşmaya vararak giriş-seviyesi ücretlerini dondurup, grev hak­ kını ortadan kaldırdı ve verdikleri tavizlerden dolayı işçilere ikramiye vermeyi kabul etti. GM ve Chrysler’da de benzer an­ laşmalar oldu ve bu durum, fabrikada yapılan işlerin sınıflan80 dırmalannda bir azalmaya yol açtı ki GM’de sınıflandırılmış üç adet zanaat var. Böylesi gelişmeler, dünyada yaşanan bir düzenleme süreci­ nin parçası ve çember giderek daralıyor. Çin’deki işçiler daha yüksek ücret ve daha iyi çalışma koşullan için eylem yapınca, çok uluslu şirketler ücret artışları konusunda taviz verdi ama çalışanların başka alanlardaki haklarında budama yoluna git­ ti. Foxconrı’un Shenzen’deki kayıtlı işçilerine önceleri gıda, kı­ yafet ve yurt konusunda sübvansiyon sağlanıyordu. 2010 Ha­ ziran’ında şirketin sahibi ücretlerde ikinci defa büyük bir ar­ tış yapıldığını açıkladığında, daha önce işçilere yapılan yardım­ ların sorumluluğunu artık hükümete bırakacaklarını da du­ yurdu. Şirket artık ücretlere yönelerek işçilerin çok fazla pa­ ra kazandığı izlenimini yaratıyor (% 96’lık bir ücret artışı) an­ cak emek ilişkisinin karakterini ve işçilerin emeklerinin karşı­ lığını alma biçimini de değiştiriyordu. Kısacası, küresel model Çin’e geliyordu. Prekarya, ücret esnekliğini bütün gücüyle hissetmekte. Aldığı ücretler daha düşük, daha fazla değişiklik göstermekte ve bu üc­ retlere ne olacağını kestirmek de daha zor. Ücretlerde yaşanan değişikliklerle prekarya içindeki kişilerin ihtiyaçları arasında olumlu bir korelasyon kurmak olası değil. Prekarya içindekile­ rin normalin üzerinde finansal ihtiyaçları olduğu, örneğin has­ talık ya da aile ile ilgili bir problemin ortaya çıktığı dönemlerde, elde edilen gelir de muhtemelen ortalamanın altındadır. Kredi piyasalarının işleyişi de prekarya içindekilerin ekonomik belir­ sizliğini daha da artırmaktadır. Borç alma maliyeti daha yüksek olduğu gibi -ki bu durum prekaryaya kredi vermek konusun­ daki güvensizliği yansıur- söz konusu kredilere ulaşma ihtiya­ cı da bir o kadar yüksektir. Hal böyle olunca açgözlü bankerler­ den sürdürülemez oranlarda yüksek faizlerle ve gerçekçi olma­ yan ödeme takvimleriyle borç almak kaçınılmaz olur. Yoksul ülkelerde herhangi bir tür gelir güvencesizliğinin di­ ğer tip güvencesizlik durumlarını daha da kötüye soktuğunu gösteren pek çok çalışma ve hatta birkaç da roman var. Güven­ cesiz gelirlerle yaşayanlar, özellikle de az ödemeli kısa vade81 li işlere girilip çıkılan ve sosyal güvenlik sisteminin pek de ki­ şiye iyi davranmayan karmaşık yönleriyle başa çıkmak duru­ munda kalınan dönemlerde, kolaylıkla kronik bir borç batağı­ na sürüklenirler. Yıllar boyunca, toplumsal gelirin yeniden yapılandınlrnası­ nın etkisi ve ücretlerdeki durgunluk, devletin yaptığı yardım­ larla dengelenirdi. Bunlara daha sonra değineceğiz. Ancak pre­ karyaya sürüklenenlerin durgunluk gösteren kazançları ve ekonomik güvencesizliği, ucuz kredi ile görünmez kılınır ve söz konusu ucuz krediler pek çok OECD ülkesinde hükürnet­ ler tarafından desteklenmektedir. Örneğin orta sınıf ailelerin kazandıklarından fazlasını tüketmesi mümkün kılınmıştı ve bu durum da söz konusu ailelerin elde ettikleri gelirlerin düştü­ ğü gerçeğini görünmez kılmaktaydı. Yani bu ailelerin sahte bir özel geliri vardı. Dolayısıyla finansal kriz, herkesin muazzam büyümenin ikinci Lale Devri’nden faydalandığı yanılsaması­ nı yerle bir etti. Birdenbire milyonlarca Amerikalı ve Avrupalı kendilerini prekaryaya daha yakın hissetti. Kısacası, küresel kapitalizm koşullarında elde edilen top­ lumsal gelir giderek güvencesizliği. Şirketler kendi yüklerini hafifletirken, bu durum prekarya için farklı boyutları olan ge­ lir güvensizliği dernek oluyor. Gelirin yeniden yapılandınlrnası da, ekonomik güvensizlik içinde yaşayanlar için hayat maliyet­ lerinin artması anlamına geliyor. Belirsizlik ve iniş çıkışların be­ lirlediği piyasa toplumunda insanlara sigorta yaptırmaları tav­ siye edilir ve böylesi bir toplumda sigorta yaptıranlar ödüllen­ dirilirken yaptıramayanlar da cezalandınlır. Geçici sözleşme üzerinden çalışanların mali ihtiyacı olması daha muhtemeldir ancak bu insanların sigorta yaptırması da hem daha zor hem de daha maliyetlidir. Küreselleşme sonrası dönemde toplumsal gelirin yeniden ya­ pılandırılmasının bir başka unsuru da şudur: Refah devleti dö­ neminden önce bireyler ve aileler enforrnel yollardan toplum­ sal yardım almaya fazlasıyla bağımlıyken bu tarz mekanizma­ lar artık yok. Devlet ve şirketlerin sağladığı yardımlar, enformel yardım mekanizmalarını zayıflatmış durumda. Birkaç nesildir 82 insanlar, enformel yardım mekanizmalarına ihtiyaç kalmadı­ ğını düşünmekteydi ve bu mekanizmalar da haliyle zayıfladı. Ancak şirketler çalışanlarına sağlayageldikleri birtakım hak­ ları kesmeye başlayıp devlet de geçim-testi temelli yardım yo­ lunu seçince, yardım alınacak başka toplumsal destek kalma­ dı. Yakınlarından yardım alamayan elli dokuz yaşındaki işsiz bir İspanyol Financial Times’a ‘lhtiyacınız olduğunda yardımcı olmuyorlar’ demişti (Mallet, 2009). Mütekabiliyete dayalı aile sistemi artık parçalanmıştı. Özetleyecek olursak prekarya bugün kendine özgü birtakım koşulların bir araya gelmesiyle oluşan bir durumla karşı kar­ şıya. Eski proletarya ve maaşlı kesimin aksine, kendisine ge­ lir güvencesi sağlayacak şirket yardımları ve katkı-temelli top­ lumsal korumaya sahip değil. Üstelik bir taraftan paraya dayalı ücretlere bağlı fakat bu ücretler de hem daha düşük hem de bu ücretleri diğer gruplara kıyasla tahmin etmesi daha güç. Gelir ve sosyal yardım temelli eşitsizlikler artarken prekarya giderek geride kalıyor ve toplumsal destek konusunda hepten zayıfla­ mış bir sisteme bağımlı hale geliyor. Güvencesiz istihdam İşsizlik, prekaryanın hayatının bir parçasıdır. Ancak bakış açı­ larında, işsizlikle başa çıkmayı zorlaştıran birtakım değişiklik­ ler ortaya çıktı. Küreselleşme dönemi öncesinde işsizlik, eko­ nomik ya da yapısal faktörlerle ilişkili görülürdü. İşsizler yan­ lış zamanda yanlış yerde bulunan talihsiz kişiler olarak algıla­ nırdı. İşsizlik yardımları toplumsal güvensizlik ilkesine dayalı sistemlerdi; herkesin sisteme katkısı olurdu ve işsiz kalma ihti­ mali düşük olanlar, işten çıkarılma ihtimali daha yüksek olan­ lan desteklerdi. Her ne kadar söz konusu kurgu bazı ülkelerde devam etse de, bu model çöktü. Bugün daha az sayıda işçi sisteme birta­ kım katkılar yapabilme ya da kendi adına katkılar edinme du­ rumunda. Yine aynı şekilde, katkı kuralları çerçevesinde da­ ha az sayıda işçinin sisteme katkı yapabilmesi söz konusu. Ne. 83 olursa olsun, işsizliğe dair resmi tutumda muazzam değişiklik­ ler yaşandı. Neoliberal bağlamda, işsizlik artık neredeyse ‘terci­ he bağlı’ hale geldi zira bu durum bireysel sorumluluk kapsa­ mında değerlendiriliyor. Yeni algı durumunda insanlar öyle ya da böyle ‘istihdam edilebilir’ şeklinde görıilüyor ve mesele, sa­ hip oldukları vasıflan ‘geliştirmek’ veya ‘alışkanlık’ ve ‘tavırları­ nı’ düzeltmek suretiyle onları daha ‘istihdam edilebilir’ kılmak­ tan geçiyor. Hal böyle olunca da işsizleri tembel ve sorumsuz olarak değerlendirip paylamak daha kolaylaştı. Bu durumun geldiği noktayı Altıncı Bölüm’de ele alacağız. l 980’lerin başındaki küreselleşme döneminde yaşanan ilk durgunluk, iş gücü piyasasında prekaryanın ortaya çıktığı alt kesimlere dönük resmi bakış açılarında ve bu tip işleri kaybe­ denlerin kendi bakış açılarında bir değişikliğe neden oldu. ln­ giltere’de esnek ücretler ve güvencesiz işler, işsizlikle bir araya gelince, özellikle işçi sınıfına mensup gençleri, ‘işsizlik avanta­ sı’nı benimsemeye başladı. Bu isteklilik aslında bir yandan da söz konusu gençlerin vasat işleri hiç beğenmediğinin gösterge­ siydi ve bu durum, adını işsizlik yardımı fonundan alan ve üye­ leri de bu yardım sırasına giren UB40 (Unemployment Bene­ fit form 40) gibi pop müzik grupları tarafından da işlendi. Bu, özellikle sanayinin zayıfladığı bölgelerde büyüyen az sayıda genci etkilemiş olabilir ancak resmi bakış açılarının değişmesi­ ni sağladı ve aylak, sorumsuz yoksul imgesinin yeniden canlan­ dırılması için bir bahane yaratmış oldu. Asıl sorun esnek emek piyasasıydı. Eğer ücretler aşağı çekilir ve daha çok sayıda iş de güvencesiz hale gelirse, işsizlik yardım­ lan da görece olarak daha cazip bir konuma gelir. Bu durumu gören sanayileşmiş ülkelerin hükümetleri, söz konusu yardım­ lara ulaşmayı ve bu yardımları elde tutmayı zorlaştırdı. Bu du­ rum, William Beveridge’in ( 1942: 7) ‘kazanç gücünün kesintiye uğraması’ dediği geçici durumun telafisi için yeterli gelir sağla­ maya dair taahhüdü ve sigorta güvencesini ortadan kaldırdı. Fa­ kat ‘işsizlik tuzakları’ giderek çoğaldı zira düşük ücretli bir işi kabul etmek, birtakım yardımların kaybı anlamına geldiği için etkin ‘vergi’ oranı % lOO’e yaklaştı ve hatta bu noktayı da aştı. 84 Bir kısır döngü, hükümetlerin pek de hoş olmayan yönlere gitmesine neden oldu. Ücretler düştükçe ve düşük ücretli işler de emek piyasalarının alt tabakalarında norm halini aldıkça, iş­ le beraber gelen birtakım hakların gelirlerle ikame edilmesinin oranı da arttı. Orta sınıf analizciler, iş temelli yardımların ‘aşın cömertliği’ne hayıflanıyor ve ‘çalışmaya değmediği’ için söz ko­ nusu yardımların kesilmesini savunuyordu. Çalışmak maddi olarak yetsin diye hükumetler, verimsizlik ve tahrifatlara çare olması adına iş-içi yardımlar ve kazanılmış-gelir kredileri yön­ temini uygulamaya başladı. Fakat işsizlik tuzağı ortadan kay­ bolmadı ve bu durum politika yapıcıların, ne kadar düşük üc­ retli ve nahoş olsa da işleri kabul etmeleri konusunda işsizlere baskı yapmasıyla sonuçlandı. İşsizlik yardımları konusunda küresel düzeyde gerçekle­ şen reformlar, prekaryanın adeta üremesinin temelini attı. Ya­ şananlar ülkelere göre değişiklik gösterse de gözlenen eğilim benzerdi. En büyük değişiklik ise işsizliğe dair imgede oldu. İş­ sizlik artık, istihdam edilebilirlik konusunda bir eksiklik, kişi­ sel başarısızlık veya ücret ya da işe dair aşın beklentilerin yan­ sıması olarak görülüyor. Yardımlara dayalı çalışma rejimi ar­ tık, bir kişinin herhangi bir şeyi hak edip etmediğini belirlemek üzerine kurulu ve söz konusu rejim, kişinin yardımı hak ede­ bilmek için belirli şekilde hareket etmesini gerektiren bir gün­ dem halini almış durumda. İşsizlik sigortası hala birkaç ülkede varlığını sürdürse de, bu sigortayı elde etmenin koşullan başka pek çok yerde sıkılaştı­ rılmış durumda. İşsizlik yardımından faydalanma süreleri kı­ saltıldı ve elde edilen yardımlar da kesintiye uğradı. Pek çok ül­ kede, işsizlerin ancak az bir kesimi işsizlik yardımı alıyor ve bu sayı da giderek daralıyor. Geçim-testine tabi yardımların mik­ tarı da arttı ve artık bu yardımlar, belirlenmiş bir sürü davranış koşullan yerine getirildiği takdirde alınabiliyor. ABD’de işsizlik yardımı alabilmek için kişinin istihdam edil­ diği son işyerinde en az bir yıl boyunca tam zamanlı çalışmış olması gerekiyor. İşsizlerin yandan çoğu (2010’da bu % 57 idi) bu koşulları yerine getiremiyor. Durum bugün daha da kö85 tü çünkü koşulları yerine getiremeyenler iş gücü havuzundan tamamen çekiliyor. İşsizlik yardımı alanların üçte ikisiyse ye­ ni bir iş bulamadan yardımlarının kesilmesinden korktuklarını dile getiriyor. 2010 yılı itibarıyla işsizler ve eksik istihdam edi­ lenler arasında yoksulluk, 1930’lardan bu yana ilk defa böyle­ sine kötü bir durumdaydı; her dokuz Amerikalıdan birisi gıda karnesiyle yaşıyordu. Her boş iş pozisyonu için kayıtlı altı aday vardı ve kriz öncesinde bu sayı 1 . 7 idi. Uzun dönemli işsizlik de toplam işsizliğin % 40’ına denk düşüyordu ki bu da ekono­ mik durgunluk yaşanan daha önceki dönemlerden çok daha fazlaydı. Önceki dönemde yaşanan döngüsel ekonomik topar­ lanma sırasında gerçekleşen iş artışlarının tamamını ortadan kaldıran Büyük Buhran’dan sonra aynı etki ilk defa son krizde yeniden görülüyordu. Zengin dünyanın iş yaratma makinesi yavaşlıyor ve bu du­ rum 2008’in öncesine kadar gider. ABD’de gayn safi yurt içi ha­ sıla artışı 1940-2000 yıllan arasında yavaşladı ancak istihdam­ daki büyümede yaşanan yavaşlama daha fazla oldu. 1940’larda, tanın dışı istihdam yaklaşık % 40 artış gösterdi; söz konusu ar­ tış 1950’lerde daha düşüktü ve 1960’larda bir miktar artış gös­ terdikten sonr.a 1970’lerde % 28’e, 1980’ler ve 1990’larda da % 20’ye geriledi. 2000’lerde istihdam aslında % 0.8 oranında azal­ dı. Çalışma ortadan kaybolmuyordu ama küresel piyasa Ameri­ kalı işçileri geride bırakıyordu. Küreselleşen emek piyasasında yaşanan ekonomik durgun­ luk dönemleri, prekaryanın büyümesini hızlandırır. Artık da­ ha fazla sayıda geçici ve korunaksız işçi olduğundan, ekono­ mik durgunluğun ilk safhasında emek kesiminin hızlı bir şe­ kilde kıyıma maruz kalmasına daha elverişli bir ortam var. Çok sayıda işçinin işten çıkarılıp talep yeniden artana kadar işle­ rini ellerinde bulundurduğu günler artık geride kaldı. İşleri­ ni ilk kaybedenler, iş piyasasının uçlarında yaşayan işçiler olu­ yor. Ancak ekonomik durgunluk öncesinde istihdam istatistik­ lerinde ya da hemen ardından açıklanan işsizlik istatistiklerin­ de yer almamış da olabilirler. Bu da zaten yüksek oranda gizli istihdam ya da göçmen istihdamına sahip bazı Avrupa ülkele86 rinde neden kayıtlı işsizlikte az bir artış ve 2008 sonrasında da istihdamda ufak düşüşler olduğunu açıklıyor. Şirketler, ekonomik durgunluğu daha çok işçiyi prekarya saflarına dahil etmek ve başka alanlarda yeniden yapılandır­ ma sürecine girmek için kullandı. Bu yöntemler arasında üreti­ min fabrika ve ülke dışına taşınması da vardı. ABD’de arka ar­ kaya gelen ekonomik durgunlukları, emek piyasasının güçten daha fazla düşmüş bir şekilde kendine gelmesi ve bunun yanın­ da uzun dönemli işsizlikte muazzam bir artış izledi. 1970’ler ve 1980’lerin başındaki ekonomik durgunlukların ardından eko­ nomik büyüme yeniden başlayınca, istihdam anında ve önem­ li miktarda arttı. 2008-9’da yaşanan ekonomik durgunluktan sonra büyüme yeniden başladığında ise bir yıldan fazla bir süre boyunca işlerde bir artış yaşanmadı. Gerçekten de ABD’nin gü­ ney eyaletlerinde işler budanmaya devam ettikçe, ‘işsiz ekono­ mik canlanma’ korkulan da ayyuka çıktı. Almanya’daki işsizlerin bazıları düpedüz ülkeden kayboldu; pek çok Doğu Avrupalı kendi ülkelerinde toplumsal yardım alabildikleri için Almanya’yı terk etti zira diğer AB üyesi ülke­ lerden geldikleri için işler ne zaman açılırsa Almanya’ya tekrar dönebilme durumları söz konusuydu. AB’deki durumun aksi­ ne ABD’deki güvencesiz işleri kaybeden göçmenler kendi ül­ kelerine dönmeye cesaret edemiyordu çünkü ABD’ye dönüş­ lerinin engellenmesinden korkuyorlardı. Çok tuhaf bir şekil­ de aslında göçmenlerin ayrılması ve dönmesi daha kolay olsa, bu durum ABD’deki işsizlik oranının azaltılmasında işe yara­ yabilirdi. Genel olarak ekonomik durgunluklar daha fazla insanı pre­ karya içine itmekte çünkü işlerini kaybedenler kısmen de olsa yeniden istihdama daha düşük gelirli bir yönden dahil oluyor. ABD’deki çalışmalara göre (Autor ve Houseman, 20 10) işsizli­ ğin ardından geçici işlere girmenin, yıllık gelirleri ve uzun dö­ nemli kazançları düşürmek gibi bir eğilimi var. Dolayısıyla bu da işsizlerin, kendilerine teklif edilen ilk işi kabul etmeye di­ renmelerinin sebeplerinden birisi. Sebep tembellik ya da otlak­ çılık değil. Tam tersi, aklın yolu birdir. 87 Bu arada işsizler bir tedavi kategorisine dönüştürülmüş du­ rumda. Her şeyin bir sözleşmeye tabi olmasına dair eğilim, iş­ sizleri de kapsar hale geldi. Bazı ülkelerde işsizlere ‘müşteri’ adı veriliyor ve işsizlerden sözleşme imzalamalan isteniyor. Sözleş­ melerle bazı yükümlülükler altına giren işsizler, bunlara uyma­ dıklan takdirde cezalarla karşı karşıya kalmayı da kabul ediyor­ lar. Neredeyse tanım gereği, sözleşme imzalanır imzalanmaz hapse girmiş oluyorlar. Bu şartlar altında imzalanan sözleşme­ ler normalde örf adetler kapsamında değerlendirilecek olur­ sa tartışmalı kabul edilir ancak bunun nelere yol açtığını daha sonra değerlendireceğiz. İşsizler, hizmet sektöründe yaşanan bazı şeylerin benzerle­ riyle de karşı karşıya. İşsizlerin birden fazla ‘işyeri’ var -istih­ dam değişimi, yardım büroları, iş arama eğitim büroları- ve karşılığı ödenmeyen işleri yapmak zorunda kalıyorlar. Form­ lar dolduruyorlar, sıraya giriyorlar, istihdam değişimi bürolan­ na gidip geliyorlar, iş peşinde koşuyorlar ve iş eğitimlerine gi­ diyorlar. Öyle ki, işsizlik tam zamanlı bir iş olabilir ve çok faz­ la esneklik içerir çünkü işsizler her zaman göreve hazır olmak durumunda. Siyasetçilerin aylaklık dediği şey, aslında telefo­ nun bir ucunda sürekli bir arayan olmasını bekleyip heyecan­ dan tımaklannı yemekten başka bir şey olmayabilir. Güvencesizlik tuzağı Güvencesiz emeğe dayalı bir iş piyasasında, sınırlarda yaşa­ yan kişiler için maliyetler de fazla olur. Söz konusu maliyetlere bakıldığında işsiz kalınan durumlarda yeni başvurulara harca­ nan zaman, bu dönemde elde edilen gelirin kesintiye uğrama­ sı, iş aramakla ilgili zaman ve çeşitli giderler, yeni işteki rutin­ leri öğrenme maliyeti, yeni geçici işlerin gerektirdiği unsurlara alışmak için iş dışındaki aktivitelere adapte olma maliyeti gibi şeyler karşımıza çıkar. Beklenen kazançlarla karşılaştırıldığın­ da ortaya çıkan toplam önemli bir miktara ulaşmış olabilir. Bu da ‘güvencesizlik tuzağı’ denilen duruma neden olur. İngiltere’de işsizlere iş bulmak konusunda yardımcı olan Re88 ed in Partnership adlı kuruluş tarafından 2010 yılında yürütü­ len bir çalışmaya göre kıyafet, seyahat, çocuk bakımı, eğitim ve başka masraflarla beraber bir işte kalma maliyeti 146 pounda denk geliyor. Bu rakam, uzunca bir süre işsiz kalan ya da düşük ücretli geçici işlerde çalışanlar için önemli bir rakam. Yeni bir işte geçirilen ilk ayda 128 poundluk ek bir masraf da söz konu­ su. Yalnızca düşük ücretli geçici iş ihtimali varsa, güvencesizlik tuzağıyla birlikte gelen olumsuzluk, çok fazla dikkat çeken ge­ leneksel yoksulluk tuzağından daha büyük. Reed in Partners­ hip’in tepe yöneticisi de zaten şöyle diyordu: ‘Beraber çalıştığı­ mız insanlann büyük bir kısmının, bir iş mülakatı yapmak için gerekli seyahat masraflanna bile gücü yetmiyor’. Hayatını sürekli olarak geçici işlerle idame ettiren bir kişinin varoluşu risklerle doludur. Geçici bir işi bulunan ve hayat mas­ raflannı kazandığı ücretle eşitlemek için çaba gösteren bir ka­ dını düşünün. Bir süre sonra iş sona eriyor ve kadının tasarruf­ lan asgari düzeyde. Bu kadın devletten yardım alabilmek için birkaç hafta -ve belki de daha fazla süre- beklemek zorunda­ dır. Bu aradan geçen zamanda söz konusu kadın, hayat stan­ dartlannı düşürür ancak başka birisinden borç almak ya da kira ödemesini ertelemek için borca girmek zorunda kalabilir. Orta­ da bir başka faktör de olabilir. Geçici işler yapan insanlar genel­ de sosyal yardım başvurusunda bulunmak için kendilerini pa­ ralamaz. Ortaya birtakım zorluklar çıktıktan sonra istemeye is­ temeye yardım başvurusu yerine getirilir. Akrabalara, arkadaş­ lara ve komşulara olan borçlar artar ve borç batağı artık pusu­ yu kurmuştur. Prekarya tuzağı daha da korkunç bir hal alır. Az önce örnek olarak verdiğimiz kadın eğer şanslıysa, borç­ lannı ödeyecek ve kendine finansal anlamda biraz nefes aldıra­ cak bazı devlet yardımlan alabilir. Sonrasında bu kadına düşük ücretli bir başka iş teklifi geldiğini farz edelim. Burada kadın bi­ raz düşünür. Devletten alıyor olabileceği yardımların bazılan, çalışmanın para etmesine ve standart ‘yoksulluk tuzağı’nı azalt­ maya dair kurallar çerçevesinde, bir süre daha devam edebilir. Ancak kadın aynı zamanda iş bittiğinde tekrar birtakım mas­ raflarla karşı karşıya kalacağını da bilmektedir. Gerçek şu ki işi 89 kabul etmeye gücü yetmez çünkü iş sırasında kaybettiği hakla­ rın maliyetine ek olarak tekrar yardım almaya başlayana kadar oluşacak maliyetler de söz konusudur. İşte bu durum güvence­ sizlik tuzağı oluyor. İnsanlar arasındaki destek ağlarının zayıflaması da güvence­ sizlik tuzağını derinleştirir. Düşük ücretli işlere girip çıkmak devletten ya da şirketten birtakım yardımlar alınması hakkını beraberinde getirmezken, bu tip işlere girip çıkan kişi ihtiyaç duyulan zamanlarda aile ya da arkadaşlarından yardım isteye­ bilme yetisini de tüketir. Buna bir de borç ve kişinin kendisini içinde bulabileceği uyuşturucu kullanımı, adi suç ve hırsızlık gibi toplumsal sıkıntılar eşlik edebilir. Güvencesizlik stresi ve kişinin kendisini sürekli olarak istihdam ajanslarına ve muhte­ mel işverenlere satma onursuzluğu, söz konusu durumu daha da kötüleştirir. Ekonomik güvencenin sağladığı bir destek ol­ madığı takdirde, esnek emek piyasası bu tip sonuçlan doğur­ maya gebedir. Finansal kriz İşsizlerin karşılaştığı uzun dönemli değişikliklerin üstüne bir de 2008-9 krizi geldi. Kriz, emek maliyetlerini düşürmeleri için firmaları esneklik konusunda birtakım önlemler aldırmaya zorlayarak ve bu tarz hükümet politikalarını teşvik ederek kü­ resel prekaryanın büyümesini hızlandırdı. Tahmin edilebileceği gibi, krizin faturasını en ağır şekilde hisseden prekarya oldu. İşten atılması en kolay olanlar geçi­ ci işçilerdi zira yapılması gereken tek şey, sözleşmelerinin ye­ nilenmemesiydi. Dünyanın en büyük ikinci personel şirketi Randstad 2008 yılında Avrupa genelinde sert düşüşler yaşan­ dığını bildirdi. Bu şirkete göre 2008 krizinde firmalar, önceki dönemlere göre istihdamı azaltmaya daha meyilliydi. Dünya­ nın en büyük geçici istihdam ajansı Adecco, istihdamın yeni­ den geçmesinin altında, geçici işçilerdeki yoğunlaşmanın oldu­ ğunu açıkladı (Simonian, 2010). İngiltere’de krizin etkisi kendini daha çok çalışan sayısında90 ki düşüşte belli ediyordu ancak kendine çalışanların sayısında neredeyse hiç düşüş olmadı. Ekonomik durgunluğun ilk yılın­ da, tam zamanlı işlerin sayısı 650 binden fazla düşerken yarı zamanlı işler seksen bin arttı. Yarı zamanlı çalışan kişilerin 280 bini tam zamanlı iş bulamadıklarını dile getiriyordu. İşsizlikte­ ki artış, istihdamdaki düşüşten daha fazla oldu. Bunun temel sebebi de genç yaştaki çok sayıda işçinin piyasaya dahil olması ve emeklilik gelirleri ve tasarruflarında azalma görülen yaşlı iş­ çilerin iş gücüne katılım oranındaki artıştı. Amerika Birleşik Devletleri’nde şirketler uzun zamandır ça­ lıştırdıkları işçileri işten çıkararak ve başka işçileri de teknolo­ jik değişiklikler ve taşeron uygulamalarla yerinden ederek kri­ ze cevap verdi. Burada amaç insanları atıllaştırma maliyetini tekrarlamaktan kısmen kaçınmaktı. 2010’daki bir araştırmada, ekonomik durgunluk başladığından beri tasfiye edilen 8.4 mil­ yon işin en az dörtte birinin piyasaya tekrar dönmeyeceği açık­ landı (Izzo, 2010). İstihdamdaki kesintilerden sonra emeğin üretkenliğinde ar­ tış gözlendi ve bu durum işverenlerin çalışanlarına daha çok çalışmaları için baskı uygulamalarının, dolayısıyla daha faz­ la istihdam yaratılmasının engellenmesinin bir işareti olarak yorumlandı. Tabii bu hikayenin ancak bir kısmı olabilir çün­ kü kriz taşeron uygulamalarını hızlandırmış ve daha fazla göl­ ge emeğe başvurulmuş olabilirdi. Örneğin yasal süreçlerle il­ gili işlerin taşerona verilmesinde patlama yaşandı. Gelişmekte olan bu piyasanın lideri Hindistan asıllı Pangea3 adlı şirket, ge­ lirlerini bir yıl içinde ikiye katladı. İngiltere ve ABD’den şirket­ ler ise yaşadıkları sıkıntıları işe alımlan durdurarak ve avukat­ larını ücretsiz izne ayırarak çözmeye çalışırken, ekonomik dur­ gunluk Hindistan’daki avukatlar için bir nimetti. Geleneksel olarak, önemli boyuttaki ekonomik durgunluk­ lar eşitsizliklerin azalmasını sağlar ancak bu kez gelir eşitsizlik­ leri hem genel olarak hem de belli sektörlerde arttı. Yani kriz, en üst düzey hukuk firmaları ve başka firmaların servetleri ara­ sındaki eşitsizliğin büyümesine neden oldu. Elit kesim, maaşlı kesimin bazılarını işten çıkararak ve başka çalışanların da kari91 yer fırsatlarını sınırlandırmak suretiyle kendi gelir ve statüleri­ ni korudu. Tabii bu aynı zamanda prekaryanın bütün güvence­ sizliğine sahip hukukçu asistanlarının sayısını artırıyordu. Fi­ nansal ve ekonomik hizmet sağlayan önde gelen şirketler de sı­ nıfsal farklılaşmadan faydalandı çünkü itibar ve büyüklüğü ter­ cih etmek, güvensiz dönemlerde riskten kaçınmaya dönük bir stratejidir. Hukukçular, yeniden yapılanmayı en derinden yaşa­ yan meslek grubu iken, bütün meslek grupları aynı yöne doğ­ ru itiliyor. Yani, az sayıda güvenceli çalışanlara, sayılan giderek artan geleceksiz ve güvencesiz pozisyonlar eşlik ediyor. Ücretsiz izin ve bedeli ödenmeyen mesai ABD’de aynı dö­ nemde artış gösterdi. 2010 yılında ülkedeki yirmi eyalette çalı­ şanlara ücretsiz izne ayrılma şartı koşuldu. İki yüz binden faz­ la kamu çalışanından her hafta Cuma günü işe gelmemeleri is­ tendi ve kendilerine bu gün için para ödenmedi. Pek çok kişi için yaşanan gelir kaybına rağmen bu durum özgürleştirici bir niteliğe sahipti zira aileyle daha fazla vakit geçirmenin önü açı­ lıyordu; ‘Ücretsiz İzin Cuması’, ülkede hayatın temel unsurla­ rından birisi olmuştu. Ancak çalışanların, dahil oldukları ma­ aşlı kesimin rahatlığından dışarı çıkarılması konusunda atılan bir adım niteliği taşıyordu. Çalışanların zorla ücretsiz izne gönderilmesi Avrupa’ya da yayıldı. Örneğin İngiltere’de önemli bir firma, çalışanlanndan iki hafta ücretsiz izne aynlmasını istedi ve çalışanlann % 95’i yeni durumu kabul etti. Başka işyerleri ise iki ay boyunca ma­ aşın yansının kesilmesi teklifinde bulundu. İngiliz Havayolla­ n bütün personeline yan zamanlı çalışma fırsatı sundu ve pek çok çalışan da geri kalan zamanda hayırseverlik yapmak için yan zamanlı çalışmayı istediklerini dile getirdi. Yaşananlar, in­ sanlara hayatlarını nasıl yeniden düzenleyeceklerini anlatmaya hevesli yeni bir meslek grubu olan ‘yaşam koçlan’ açısından da önemli bir kazanç kaynağı teşkil etti. 2009 yılında İspanyol bankası BBVA, maaşlarının % 30’u karşılığında çalışanlarına beş yıla kadar izne çıkma teklifinde bulundu. Söz konusu teklif, ortalama bir işçi açısından en az on iki bin Euro ve sağlık yardımı anlamına geliyordu. Banka, ça92 lışılan her yıl için altı haftalık kıdem tazminatı ödememek için bu yolu seçiyordu. Banka, her ne kadar geri döndüklerinde ça­ lışanların ortama ayak uydurmakta zorluk çekeceğini bilse de bu ileride düşünülmesi gereken bir problemdi. Başka bir ülkeden bir banka da 2008 sonrasında maaşlılar ve prekaryaya yapılan muamele arasındaki farklılıklara dikkat çekti. Kriz sonrasında İngiliz hükumeti tarafından sıkı bir şe­ kilde desteklenen Lloyds Bankacılık Grubu, krize cevap olarak yirmi binden fazla kişinin işine son verdi. Ekim 2010’da ‘geçi­ ci ve sözleşmeli personelin önemli bir kısmının işten çıkarıl­ masıyla tam zamanlı personel üzerindeki etkinin hafifletildiği­ ni’ duyurdu. Şüphesiz ki bir sonraki dönemde banka daha faz­ la geçici işçi ve kolayca işten çıkarılabilecek başka statüde çalı­ şanları istihdam edecektir. Kamu sektörünün çökertilmesi Prekarya için son sınır, emek standartları ve istikrarlı istihda­ mın temel direği konumunda olan kamu sektöıü oldu. Çünkü bu sektörde istihdam, yüksek miktarda bir toplumsal gelir, bir­ takım bürokratik kurallar ve bir hizmet etiği demektir. Nesiller boyunca kamu hizmetinde çalışanlar özel sektörün muazzam gelir seviyelerine hiçbir zaman ulaşamadı ama iş gü­ venliği olmasa da istihdam güvenliğine sahipti. Kamu çalışan­ larına, standart oluşturan emeklilik paketlerinin yanında sağ­ lık ve başka alanlarda haklar verilmişti. Kamu personeli, siya­ si amirlerinden aldıkları emirler çerçevesinde özel iş gücü pi­ yasalarını esnekleştirdikçe, sahip oldukları imtiyazlı güvenli konum ve toplumun geri kalanı arasındaki uçurum iyice göze batmaya başladı. Kamu sektörünün esnekleşmenin hedefi ol­ ması da an meselesiydi ve her ne kadar kamu sektöründeki sos­ yal haklar zaten aşınmaya daha önceden başlamış olsa da bek­ lenen darbe 2008’de geldi. Kamu sektöıüne saldın, hizmetlerin ticarileştirilmesi, özel­ leştirilmesi ve taşerona verilmesiyle başladı. Geçici sözleşmeler ve düşük ücretli, fazla sosyal hak sağlamayan yan zamanlı is93 tihdam hızla devreye girdi. Sonrasında da hükümet kamu sek­ törüne karşı toptan harekete geçti. ‘Adil değil’ diye tanımlanan emeklilik için ‘gücümüz yetmiyor’ denildi. Hükumetler, kamu­ da ücretleri kesmek için özel ekonomiyle birtakım kıyaslama­ lar yapma yoluna gitti. Mali teşvik paketleri, rakamlarda eko­ nomiyi rahatlatmaya yönelik atılan birtakım adımlar ve süb­ vansiyonların şişkin kamu açıklan yaratması da işleri kolaylaş­ tırmadı. Bunlar kamu sektörünün suçu değildi ancak kamu ke­ simi, bütçe kesintilerinde hükumetler için kolay hedef haline geldi. Halihazırda zaten güvende olmayan özel sektör de daya­ nışma göstermeksizin kendi işine baktı. Finansal piyasalar da hükumetlerin ‘doğru yolda’ olmasının delili diyerek kamu har­ camalarındaki kesintilerde ısrar etti. Kamudaki maaşlı kesimin aşındırılmasının sebebi bunlar. Küresel olarak kamu sektörü, prekaryanın alanlarından bi­ risi haline geldi. Neoliberal ekonomik bağnazlığın mali anlam­ da ortalığı kasıp kavurduğu ABD bu durumun en şiddetli ya­ şandığı yer. Şehirler, düşük vergili ‘dengeli bütçe’ rejimini şart koşan mali kuralları içinde barındıran bir deli gömleği nede­ niyle kronik borca sürüklendi. Yıllar boyunca kamu çalışanla­ rı kendi ücretlerini sendikalar ve toplu sözleşmelerle savunur­ ken, özel sektörde çalışanlar düşen ücretler ve kesintiye uğratı­ lan sosyal haklar nedeniyle sıkıntıya girdiler. Kamu sendikala­ rı hala güçlüydü. 2008 yılında hükumet işçilerinin % 37’si sen­ dikalıydı ve oran olarak neredeyse 1980’dekine yakın bir ra­ kamdı bu. Ancak özel sektördeki sendikalılık oranı % 20’den % 7’ye düşmüştü. 2009 yılında ilk defa kamu sektörü işçileri, ül­ ke içindeki bütün sendika üyelerinin yansından fazlasını oluş­ turuyordu. Sendikalar üyelerini iyi savundular ama kamu sek­ törü ve özel sektör arasında giderek artan eşitsizlik, üyeler ara­ sında hoşnutsuzluğun artmasına neden oldu. Kriz, işlevsel esnekliğin artırılması suretiyle kamu sektörün­ de iş güvenliğini azaltmak için kullanıldı. Kamu idarecileri, ça­ lışanların ilk işe alındığında yapmayı taahhüt ettiği işlerden başka görevleri de yapması gerektiği noktasında ısrarcı oldu. Arkansas’ta şehir idaresinde çalışan bir yönetici gururla şöyle 94 dedi: ‘Daha az sayıda kişiye daha fazla para veriyorum ve da­ ha fazla iş yaptırarak kapasitelerini de en üst seviyede kullanı­ yorum’ (Bullock, 2009). Mahkemede çalışan memur artık pa­ zarlama ve intemet sitesi işlerine de bakıyordu. İtfaiyeciler am­ bülans şoförlüğüne de başladı ve su arıtma tesisindeki işçile­ re, kamyon şoförlüğü yapmaları için daha fazla para ödenmeye başlandı. Şehirler ve ülkelere dair bir araştırma, pek çok kişi ve şirketin, krizden faydalanarak çalışmayı yeniden düzenlemeyi planladığını ortaya koydu. Dünyanın her yerinde sağ politika, kamuda ücretleri, sosyal hakları ve istihdam güvenliğini budamaya dair saldırıları yo­ ğunlaştırmak için ekonomik durgunluğu kullandı. Tipik bir şe­ kilde The Economist (2009), ABD ile ilgili yazısında, ortalama bir kamu işçisinin özel sektördekilerden % 21 daha fazla ka­ zandığı ve sağlık hizmetlerine erişim ihtimalinin % 24 daha faz­ la olduğu gerekçesiyle ‘kamu işçilerinin çok şımartıldığını’ id­ dia etti. Devlette çalışanların ve yerel yönetim işçilerinin % 84’ü kadarının, hizmet yılına göre belirlenen bir emeklilik geliri ve nihai bir emekli maaşı barındıran bir emeklilik planı halen var­ dı. Rakamlar, özel şirketlerin ne kadar acınası hale geldiğinin göstergesi olarak yorumlanabilir. Benzer bir karşılaştırma elit­ ler ve özel sektördeki maaşlı çalışanlar arasında da yapılabilir. Bugün kamu çalışanları emekliliklerine karşı düzenlenen bir saldırıyla karşı karşıya ve bu saldırı, emeklilerin prekarya içi­ ne dahil olacak olan çocuklarının durumlarını kötüleştirecek. Ulusal Devlet Bütçe Memurları Derneği, devletin emeklilik ta­ ahhütleri nedeniyle ABD’nin muazzam bütçe açıklarıyla kar­ şı karşıya kalacağı uyarısında bulundu. Kamu sektörüne kar­ şı olan yorumculara bir de, kendi emeklilik maaşları sayesinde bolluk içinde yaşayan eski üst düzey kamu çalışanlarının med­ yayla paylaştığı hikayeler eklendi. ABD dünyada yaşananların müjdecisi konumunda. Kamu sektörüne yönelik saldın, sanayileşmiş bütün ülkelerde 2008 sonrasında yaşanan dönüşümlerin bir parçası olarak düşünül­ meli. Yunanistan’da merkez sağ hükümet iktidarında haliha­ zırda büyük olan kamu sektörüne 2004-2009 yıllan arasında 95 yetmiş beş bin memur alındı. 2010 yılında mali sıkışıklık baş­ layınca kamudaki maaşlı kesimin tepesine binildi ve Yunan prekaryası genişlemiş oldu. Hükumet de kamu harcamaları­ nı azaltmak amacıyla ücretleri düşürerek bazı mesleklere giriş konusundaki engelleri kaldıracağını duyurdu. ltalya’da da me­ murlar üzerindeki baskı artıyordu. Ekim 2009’da kırk bin po­ lis daha iyi ücret ve yeni polis arabaları talebiyle sokağa çıktı. lşe alımlar dondurulduğu için ltalya’da polislerin ortalama yaşı kırk beşe yükseldi. Polisler yalnız değildi zira milyonlarca me­ mur istihdam güvenliğini kaybetmekteydi. Portekiz’de elli bin memur Şubat 2010’da ücretlerin dondurulmasını protesto etti ancak hükumet kararından caymadı ve kamu hizmetlerini ya­ vaş yavaş azaltma yoluna gitti. 2010 sonlarında Euro bölgesi kurtarma planını kabul etmek zorunda kalan lrlanda’da kamu sektörünün güç bela kazandığı (ve bazen de geçmişten kalma avantalar) haklar, aylar içinde bir anda ortadan kayboluyordu. ABD’de olduğu gibi Birleşik Krallık’ta da 2008 öncesinde­ ki on yılda yaratılan yeni işlerin üçte ikisi kamu sektöründey­ di. Kamudaki işlerin azaltılması istihdamdaki kamu-özel payı­ nı değiştirmek suretiyle prekaryayı genişletecektir. Ancak bu­ radaki niyet özelleştirme, taşeron ve işlerin geçicileştirilmesiy­ le kamu sektörünün daha fazla bir kısmını prekaryaya dahil et­ mekten başka bir şey değil. Saldırının bir yönüne bakıldığında, daha fazla hizmetin si­ vil topluma veya sivil toplum örgütlerine aktarılma çabası gö­ rülür. Bunlar, lngiltere’de Büyük Devlet’i küçültüp Büyük Top­ lum yaratmanın bir yolu olarak sunuldu. Ancak bu, hizmetle­ rin ucuza elde edilmesinin, profesyonel çalışanların yaptığı fa­ aliyetlerin güvencesiz sözleşmelere ve ‘gönüllülere’ aktarılma­ sının bir yolu. Hayır kurumlan, 2009 yılında 464 binden fazla tam zamanlı personelle önemli işverenler haline geldi. Bu ku­ ruluşların gelirlerinin yandan fazlası kamu hizmeti sağlamak üzere hükumetle yaptıkları sözleşmelere dayanıyor. Fakat ha­ yır kurumlarında çalışan kişiler iyi ücret almıyor ve güvencesiz sözleşmelerle çalışıyorlar. Özel bağışlarla desteklenen bu kuru­ luşlar, toplumsal hizmetleri ucuza sağlıyor ve söz konusu hiz96 metlerin kamudaki muadillerinin kesilmesine neden olup ‘gö­ nüllüler’ için olumsuz sözleşme ilişkilerini de meşrulaştırmış oluyor. Bu durum, bilhassa ekonomik durgunluk dönemle­ rinde sektörü kırılgan hale sokuyor. Kurumlara yapılan bağış­ lar azalınca, kısmen kamu çalışanı olarak görülebilecek bu ku­ rumlardaki işçiler, kendilerini prekaryaya dahil olmuş hissede­ bilirler. Dolayısıyla ekonomik durgunluk derinleştikçe bu kişi­ lerin süpermarketlerde çalışmaya başlaması sürpriz değil. As­ lında hizmetlerin taşerona verilmesi, bir yandan küçük hayır örgütlerini zayıflatırken prekaryayı da genişletiyor. Hükumetler de işlevsel esneklik ve istihdam esnekliği politi­ kalanm izlediklerinden dolayı kendi çalışanlanna karşı davra­ nış biçimi açısından giderek şirketlere benziyor. Örneğin mer­ kezi yapıyı dağıtıp çalışanlanmn emeğini esnekleştirmek sure­ tiyle ofislere ayrılan mekan açısından tasarruf ediyor. ABD’de 2000 yılında, federal hükümet ve bağlı bürolarda istihdam edi­ len çalışanların, İnternet aracılığıyla uzaktan çalışmasını zo­ runlu kılan bir kanun geçti. 2006 yılında federal hükümet adı­ na çalışanların % 19’u olan yüz kırk bin kişi, alternatif yerler­ den çalışıyordu. İşte bu, çalışanlan birbirinden ayıran, mekan­ larını sınırlandıran ve ortak eylem fırsatını azaltan prekarya­ laşmadır. 2009 yılında yirmi dört bin İspanyol memur -toplam sayı­ nın % lO’u- çalışma sürelerinin yansını büroda geçirme koşu­ luyla, kısmen evlerinden çalışıyordu. Uzaktan çalışma, insanla­ nn işe gelmemekle ün saldığı İtalyan kamu sektöründe de uy­ gulamaya konuldu. Bu konuda lngiltere’deki Winchester Şe­ hir Meclisi’nin yenilikçi çalışmasından bahsetmek lazım. Mec­ lis, dört farklı yerdeki ofislerini iki yerde topladı ve çalışanla­ rın gerekli gördüğü şekilde masa ve toplantı odası ayırmalan­ na olanak tanıyan İnternet temelli bir rezervasyon sistemi getir­ di. ‘Erken gelen oturur’ modeli, ofisi gayn şahsileştiriyor çün­ kü orası artık benim ofisim değil. Burada ortaya çıkan psikolo, jik etki ilginç çünkü işyerinin giderek araçsallaşması, kişinin şirkete ya da savunulacak bir varlık olarak işgücüne bağlılığı­ m azaltacaktır. 97 Sonuç olarak maaşlı kesimin ve düzgün çalışma koşullarının kalesi olarak görülen kamu sektörü, hızlı bir şekilde prekarya­ nın büyüyebileceği bir esneklik alanına dönüştürülüyor. Sübvansiyon devleti: Prekaryanın laneti Küreselleşmenin pek fark edilmeyen bir yanı, sübvansiyonla­ rın giderek yayılmasıdır. Sübvansiyonlar, iktisat tarihinin en büyük üçkağıtçılıklarından birisi olabilir zira sübvansiyonla­ rın çoğu, ‘vergi kolaylığı’, ‘vergi bayramı’ ya da ‘vergi kredisi’ adı altında sermayeye ve yüksek gelirli kişilere gitmiştir. Örne­ ğin tngiltere’de zengin bir kişi kendi gelirleri açısından vergi­ den kaçınmak isterse, yapması gereken tek şey, bunu bir birey­ sel emeklilik planına dahil etmek olacaktır. Bu şekilde gelir er­ telenirken, % 40’ı da tasarruf edilir. Ancak prekaryadaki bir ki­ şinin böyle bir fırsatı neredeyse hiç yoktur. 2008 sonrasında olup biteni bir düşünün. Bank of England’a göre küresel düzeyde bankaları desteklemeye dair müdahale­ ler, ABD’ye on dört trilyon dolar getirdi. Bu muhtemelen ger­ çekte olandan daha az bir rakam. Bu arada şirketlerin hararet­ li lobi çalışmaları arasında Batılı hükümetler, adına ‘sübvansi­ yon korumacılığı’ denilmesi gereken bir süreç içerisinde bir di­ zi destek planını hayata geçirdi. ABD’li araba şirketi GM, krize giden yoldaki feci performansından -zira finansal spekülasyo­ na onlar da girmişti- ders almamış olacak ki ‘sübvansiyon alış­ verişi’ne çıkacağını ve en büyük sübvansiyonlar nerede verilir­ se üretim ve istihdamı oraya kaydıracağını açıkladı. Sübvansiyonlar sanayi politikalarının ayrılmaz bir parçası­ dır ve sunulma biçimine bakıldığında genel olarak ‘kazanan­ lar’ı desteklediği görülür. Gerçekte, bu tür sübvansiyonlar bü­ yük firmaları ya da baskı altındaki sektörleri desteklemek için kullanılmıştır ve önemli siyasi bileşenlere sahip yapılan korur. Ancak sübvansiyonlar, işlerin yüksek maliyetli ülkelerden dü­ şük maliyetli ve üretkenliği yüksek ülkelere aktarılmasının ar­ ka planında olan iş bölümünün uluslararası çapta yeniden dü98 zenlenmesini durdurmaz. Sübvansiyonlar her ne kadar eski tip istihdam yapılarının süresini uzatsa da, bu başkalarına des­ tek verilmesini engellemek pahasına olur çünkü bu desteklerin toplumdaki en güvensiz gruplara nadiren bir faydası dokunur. 2008-2009 krizi döneminde araba satışlarım artırmak ama­ cıyla verilen sübvansiyonlar, diğer tüketicilere kıyasla araba alı­ cılarına ve diğer işçilere kıyasla otomotiv işçilerine yaradı. Söz konusu demografik gruplar şüphesiz ki en yoksul ya da en gü­ vencesiz kişilerden oluşmuyordu. Ekolojik olarak bu tip des­ tekler kaynakların korunmasından ziyade kaynakların kulla­ nımını ön plana koyar. Bir de şirketlerin sağladığı haklar için sübvansiyonlar söz konusudur ve bunlar, düşük üretkenlik ge­ rektiren hizmetleri üreten işçilere yönelik talebi azaltır. Beri­ de de göstereceğimiz gibi şirketlerin sağladığı sosyal yardım­ lar gençler üzerinde bir yük teşkil eder çünkü yaşlılar ve göç­ menler, bu yardımlar olmaksızın çalışmaya daha hazırlıklıdır. Kazanılmış gelir vergisi kredileri ve marjinal istihdam des­ teklerinin de aralarında bulunduğu emeğe yapılan sübvansi­ yonlar da aslında sermayeye yapılır çünkü bu sayede şirketler daha fazla kar edip daha az ücret öderler. Bu sübvansiyonların ekonomik ya da sosyal eşitlik anlamında hiçbir temeli yoktur. Temel emek sübvansiyonu durumundaki vergi kredileri için gerekçe, zengin ülkelerdeki yoksullar ve eğitimsiz kişilerin ge­ lişmekte olan ülkelerde bulunan düşük maliyetli emeğin yarat­ tığı sıkı rekabet karşısında zor duruma düşmesidir ve bu ne­ denle hükümetlerin, yeterli gelir elde edilmesi için düşük se­ viyedeki ücretlere destek olması gerekir. Ancak bu sübvansi­ yonlar ücret eşitsizliğini ortadan kaldırma amaçlı olsa da dü­ şük ücretli güvencesiz işlerin artmasına ya da korunmasına ne­ den olur. Ücretleri geçim seviyesine çıkaran vergi kredileri, iş­ veren üzerindeki baskıyı alır ve bu kesimin düşük ücret verme­ ye devam etmesini teşvik eder. Ucuz emek aynı zamanda firma­ ların verimli olmak için daha az baskı altında olduğu anlamına da gelir. Vergi kredileri ve başka vergi sübvansiyonları, Speen­ hamland sisteminin 21. yüzyıl versiyonu. 1795 yılında Berks­ hire’da toprak sahiplerinden esinlenilerek uygulamaya konu99 lan bu sistemin, lngiltere’de kırsal bölgelerde yoksulluğa neden olduğu gerekçesiyle adı çıkmıştı. Bu ahmakça durum henüz gerçekleşmedi. Vergi kredisi yön­ temini benimseyen hükümetler, sırf ayakta kalabilmek için da­ ha hızlı koşmak zorunda kalacak çünkü diğer gelişmekte olan piyasalar da Çindistan’a katıldığından dolayı, ücretlerin aşa­ ğı çekilmesine dair baskı artıyor. Financial Times’ın önde gelen isimlerinden birisi (2010a), bu mantıki sonuca varmaksızın şu görüşü dile getirdi: En dipteki ücretler durgunken İngiltere cömert bir refah siste­ mi sunmaya devam edecekse, düşük ücretli işçiler sosyal yar­ dımlarla yaşamanın, çalışmaktan yalnızca az bir farkla daha az karlı olduğunu kısa süre içinde fark edebilir. Çalışmak hala iyi para etsin deniyorsa, hükümetin vergi’ kredisi sistemi ara­ cılığıyla düşük ücretli işçilerin gelirlerini sübvanse etmesi ge­ rekiyor. Yazıda ayrıca artan maliyetleri sınırlandırmak için hüküme­ tin kimin ‘desteği hak ettiği’ne dair kuralları sıkılaştırması ge­ rektiği de belirtiliyordu ki zaten hükümet bunu derhal yerine getirdi. Krizden bir yıl sonra on altı OECD ülkesi, işsizlikteki yük­ selişi önlemek için ücretlere sübvansiyon getirip işe giriş ikra­ miyelerini ve bayındırlık işlerini sisteme dahil etti. lspanya’da büyük bir bayındırlık programı vardı; lngiltere ise ‘altın mer­ haba’ denilen ve altı aydan fazla işsiz kalan herhangi birini işe alan firmalara iki bin beş yüz pound verilmesini öngören sis­ temi başlattı. Burada istihdam edilen işçi başına bin pound ve gerekli eğitim için de bin beş yüz pound verilmesi söz konu­ suydu. Bu prekaryayı kesinlikle şişirecek bir şeydi çünkü geçi­ ci işlere alınacakların sayısı artıyor ve işverenler de mevcut iş­ çileri kovup yerine başkasını almak konusunda cesaretlendiri­ liyordu. Güney Kore de, çalışanların ücretlerin dondurulması­ nı kabul etmesini gerektiren bir politika çerçevesinde işe alım­ lar konusunda bir sübvansiyon başlattı, pazarlık haklarını or­ tadan kaldırdı ve sübvansiyonla işe alınanlara, halihazırda ça100 lışanlara verilen ücretin üçte ikisini verdi ve böylece de çok katmanlı bir iş gücü yaratmış oldu. ABD’de Obama yönetimi, 201 0 yılında on üç milyar dolarlık bir planı hayata geçirmeyi ve böylece işsiz durumdaki kişilere istihdam sağlayan şirket­ lere vergi kredisi sağlamayı başardı. Fırsatçı işverenler, bu işi kendi lehlerine çevirecek işe alımlar yapmak için hemen hare­ kete geçtiler. Başka ülkeler de genelde imalat sanayine yönelik kısa süreli ücret planlannı desteklediler. Bu planlar sayesinde işverenler, istihdam ettikleri tam zamanlı işçilerin ücretlerini desteklemek amacıyla geçici yardım başvurusunda bulunabiliyordu. 2010’a gelindiğinde AB üyesi yirmi bir ülkede 2. 4 milyondan fazla iş­ çiyi kapsayan kısa zamanlı iş planlan uygulamadaydı. Yalnızca Almanya’nın Kurzarbeit (kısa çalışma) planında 1.5 milyon iş­ çi ve iki yılı aşan ücret sübvansiyonu söz konusuydu. Bu süb­ vansiyon, kısa dönemli işte çalışmanın getirdiği gelir kaybının % 60’ını telafi ediyordu ve Hollanda gibi ülkeler de bu mode­ li aynen aldı. ABD’de, aralannda Kaliforniya’nın da olduğu on yedi eyalet, sigorta ücretinde geçici bir kesinti uygulayıp ya­ n zamanlı çalışmak zorunda olanlar için işsizlik yardımını ha­ yata geçirdi. Sübvanse edilen geçici iş, herhangi bir emek sübvansiyonu gibi işler. Ahlaki ve ahlak dışı tehlikeleri vardır; verimsizliği ve yetersiz performansı ödüllendirir. Piyasaların işleyişini bozar ve işlerin daha üretken alanlara aktanlmasını engeller. Sübvan­ siyonlar bir taraftan ‘insanlan istihdamda tutuyor’, ‘vasıflan ko­ ruyor’ ve ekonomik durgunluğun toplumsal maliyetini azaltı­ yor diye savunulurken (Atkins, 2009), insanlann başka yerle­ re gidip yeni vasıflar öğrenmesini ya da sahip olduklan vasıfla­ n daha iyi kullanmasını da engelliyor. Kısa süreli çalışmaya hükümet tarafından sağlanan sübvansi­ yonlann eklenmesi; tam zamanlı çalışanların, prekaryanın süb­ vanse edilen yan zamanlı üyeleri haline gelmesinin yollanndan biriydi. Neredeyse bütün kısa süreli sübvansiyonlann sınırlı bir hayatı olduğuna göre bu tip işlerde çalışanlann işten atılana ka­ dar aldıklan nefes de yine sınırlı olacaktır. 101 Sübvansiyonlann nihai ironisi, insanları uzun süre aldatamı­ yor olması. Bu yöntem, eski işleri destekleyip geçici emeği teş­ vik ederken, prekaryayı da sürdürülemez yollarla giderek şişi­ riyor ve bu da insanlarda pek hoş anılar bırakmıyor. Prekarya­ ya dahil olmuş gibi görünen ve bu durum nedeniyle hayal kı­ nklığına uğrayan bir Güney Koreli şöyle diyordu: ‘Bu şekilde bir iş bulsam bile, yalnızca birkaç ay çalışacağım ve o süre için­ de kendimi hep diğer işçilerin merhameti sayesinde var olan acınası bir fazlalık gibi hissedeceğim’. Gölge ekonomi Prekaryanın genişlemesinde rol oynayan bir başka faktör daha var. Buna genelde gölge, gri ya da kara ekonomi de deniyor. Bu ekonominin büyüdüğüne ya da mevcut istatistiklerde olduğun­ dan daha önemsiz gösterildiğine inanmak için oldukça fazla se­ bep var. Sayısal esnekliğin yanında sanayisizleşmenin de bunda payı var çünkü büyük çaplı fabrikalar ve ofislerin bulunduğu is­ tihdam merkezlerinden kaçış, enformel düzeyde iş anlaşmalan­ nın yapılmasını kolaylaştınrken bu tip anlaşmalann istatistikle­ rin radanna girmesini de zorlaştınyor. Refah devletlerinin de­ ğişen yapısının da süreçte bir etkisi oldu; zira söz konusu deği­ şimle beraber hem toplumsal dayanışma yapısında hem de sos­ yal demokrat niteliklere sahip doğrudan vergi sistemi ve top­ lumsal sigortanın altındaki ilkelerde zayıflama meydana geldi. Sebepler ne olursa olsun, prekaryanın çoğu gölge ekonomi içerisinde varlığını sürdürmekte ve sömürünün yanında bas­ kıyla da karşı karşıya kalmakta. Linz Üniversitesi’nden Fried­ rich Schneider tarafından hazırlanan bir çalışmaya göre (The Economist, 2010b) enformel ekonomi, Yunan GSYH’sinin dört­ te birinden fazlasına, İtalya, İspanya ve Portekiz’de % 20’den fazlasına, Almanya, Fransa ve İngiltere’de de % lO’dan fazlasına tekabül ediyor. Çalışma, vergi kaçakçılığını ‘vergi isyanı’ olarak açıklıyor ve insanlann devletin sağladığı hizmetlerden bir de­ ğer almadıklarını düşündükleri takdirde vergi ödemeye daha isteksiz olacağını iddia ediyordu. Eğer durum böyleyse, bütçe 102 açıklarını azaltmak amacıyla kamu hizmetlerinde yapılacak ke­ sinti daha fazla vergi isyanına neden olup açığı kapatmak için yapılacak kesintilerin etkisini tersine çevirebilir. Gölge ekonominin boyutları ve önemli miktarda bir gölge emek gücünün varlığı düşünüldüğünde, 2008 krizi öncesinde olduğu gibi ekonominin görece canlandığı zamanlarda, önem­ li miktarda emek kayıt altına alınmaz. Düşük istihdam artışına dair rakamlar yanıltıcı olabilir. Bir taraftan da ekonomik dur­ gunluk gölge emekte bir düşüşle de başlayabilir; burada istih­ damın çok fazla düşmediği ve işsizliğin de fazla artmadığı izle­ nimi doğabilir çünkü özellikle de gölge ekonominin aktörle­ ri devletin sağladığı yardımları alma imkanlarına sahip değil. Mevcut veriler de bunu söylüyor. Ekonomik durgunluğun ilk iki senesinde Avrupa sathında istihdamdaki düşüş, ekono­ mideki daralma oranının üçte biri kadardı. lspanya’da 2010 yı­ lına gelindiğinde kayıt altına alınmış işsizlik dört buçuk milyo­ nun üzerine çıkmıştı ki bu sendikacıların tahminlerinin de öte­ sindeydi ve bazı çevreler bunun isyanla sonuçlanacağı öngörü­ sünde bulundu. Ancak isyan yaşanmadı. Bazı gözlemciler isyan yaşanmamasını, işsizliğe genel olarak hoşgörüyle yaklaşılma­ sı ve aile içi sağlanan desteklerle açıkladı. Başka çevreler ise bu durumu halen ayakta olan yer altı ekonomisiyle açıkladı. Ver­ gi denetçileri sendikası Gestha’ya göre yer altı ekonomisi GS­ YH’nin % 23’ünden fazlasına denk düşüyordu ve üstelik kayıt altına alınan GSYH önemli bir şekilde düşerken yer altı ekono­ misi genişliyordu. Enformel sözleşmelerle, yarı zamanlı ve geçici işlerle, proje yönelimiyle ve karmaşık kişisel hizmetlerle tanımlanan açık pi­ yasa ekonomisi tabii ki de gölge emeğin ortaya çıkmasına ne­ den olur. Burada yaşanan bir sapma değildir; bilakis, bunlar küresel piyasa sisteminin bir parçasıdır. Toplumsal hareketliliğin düşüşü Sonuçta, küreselleşen emek sürecinin katmanlaşma yaratan ni­ teliği, yukarı doğru toplumsal hareketlilikte düşüşe yol açmış103 tır; bu prekaryanın bir özelliğidir ve küreselleşmenin sonuçla­ rını en net açıklayan taraflarından da birisidir. Daniel Cohen’in (2009: 19) Fransız ve Avrupalı işçiler için söylediği gibi bu­ gün bu işçilerin çok azı orta kademe yönetime yükselebiliyor ve ‘hayat boyu ücret yelpazesinin en altında kalma ihtimali ar­ tık daha fazla’. lngiltere’de toplumsal hareketlilik azaldı ve bu­ nun eşitsizliğin artışıyla alakalı olduğu düşünülüyor. işçi Par­ tisi’nin düzenlediği Ulusal Eşitlik Paneli’nde de belirtildiği gibi (Wilkinson ve Pickett, 2009) 2010 yılına gelindiğinde yoksul­ luğun içine doğan bir çocuğun toplumsal basamakları tırman­ ması 1950’lere göre daha zor. 1970’te doğan birisinin sosyal statüsünü artırması, l 958’de doğan birisine göre daha az muh­ temel. Bu, sınıf meselesinin hala önemli olduğunun göstergele­ rinden yalnızca birisi. En çarpıcı örnek de, yukarı toplumsal hareketlilik konusun­ da rakip tanımayan görüntüsüyle ABD’de, uzun zamandan beri toplumsal hareketliliğin düşüşü söz konusu. Nesiller arası ha­ reketlilik uluslararası standartlara göre düşük (Sawhill ve Has­ kins, 2009). lngiltere’de toplumun en alt ve en üst beşte birlik kesiminde dünyaya gelen çocukların aynı toplumsal tabaka­ da kalması daha muhtemel ve bu ihtimal, yani toplumsal hare­ ketliliğin kısıtlanmış olma durumu, lsveç ve Danimarka’ya gö­ re daha fazla. Eşitsizlik rekor seviyelere tırmanıp sosyal hare­ ketlilik de azalıyorken, neoliberal ekonomik ve sosyal modelin yeteneğe bağlı olarak toplumsal hareketlilik yaratma iddiasının çöktüğü apaçık ortada. Toplumsal hareketlilikteki yavaşlığın sebeplerinden birisi, orta gelirli işlerin bir anda yok olması. Örneğin lngiltere’de üc­ ret diliminin en üst onda birlik kısmındaki işler 1979-1999 ara­ sında neredeyse % 80 oranında arttı. ikinci onda birlik dilim % 25 artarken, dipteki iki dilimde de artışlar söz konusu oldu (Goos ve Manning, 2007). Ancak ortada bulunan altı dilimde yer alan işlerde daralma gerçekleşti. Pek çok ülkede de görülen bu eğilimler, ‘orta sınıfın gelir eşitsizliği ve stresle boğuştuğu, prekaryanın içine itildiği anlamına gelmekte. 104 Sonuçlar Küreselleşme döneminin çok net bir toplumsal akdi vardı. İşçi­ ler, işlerin korunması karşılığında esnek emeği kabul etmek du­ rumundaydı. Böylece toplumun geri kalan kesimleri de yükse­ len hayat standartlanyla yaşadı. Burada Faustçu bir pazarlık var­ dı. Hayat standartlannın korunması, gelirlerin üzerinde tüketi­ me ve değerinin üzerinde de kazançlara izin verilerek mümkün oldu. Kazançlarla ilgili durum, verimsizlik ve piyasanın yapısı­ nın bozulmasına neden olurken, tüketimle ilgili adımlar da nü­ fusun büyük kesimlerini inanılmaz borçlann içine soktu. Er ya da geç, şeytanın harekete geçme vakti gelecekti ki bu pek çok ki­ şi için 2008 krizi oldu. İnsanlann azalan gelirleri, üst üste yığ­ malan için almaya teşvik edildikleri borçlan ödeyemeyecek sevi­ yeye düştü. Prekaryaya yeni bir katman daha kaulmak üzereydi. Küreselleşme döneminin sonunda, toplumsal akit bozul­ muştu. İşverenler daha az sorumlulukla hareket etmek istiyor­ du. İşçilerin tarafında ise daha fazla stres, güvencesizlik ve psi­ kolojik kopukluk söz konusuydu. Fransa, Japonya ve sosyal demokrasinin Mekke’si olarak görülen İskandinav ülkelerinde işle ilgili intiharlarda artış gözlendi. Bir yılda ABD’de işle alaka­ lı intiharlarda % 28’lik bir artış oldu. ABD merkezli bir danış­ manlık şirketi olan Çalışma-Hayat Politikası Merkezi’ne göre işverenlerine sadık olduklannı dile getiren çalışanlann oranı % 95’ten % 39’a, işverenlerine güvenenlerin oranı da % 79’dan % 22’ye geriledi. Pr ekarya çağında sadakat ve güven hem zayıfla­ dı hem de tesadüfi hale gelmiş durumda. Prekaryanın neden genişlediğini görebiliyoruz. Ancak bo­ yutlan ne kadar artarsa işlevsiz unsurlan da bir o kadar can sı­ kıcı hale geliyor. Güvencesiz haller toplumsal sorunlar, bağım­ lılıklar ve düzensizliğin getirdiği birtakım sıkıntılan üretir. Ha­ pishaneler dolmuş taşmış durumda. Robin Hood çeteleri mizah anlayışlannı yitirirken, karanlık güçler de siyasi arenaya yayılı­ yorlar. Bütün bunlara, prekaryaya kimlerin dahil olduğunu ve küresel piyasa toplumunun temel unsurlanna ne olduğunu in­ celedikten sonra döneceğiz. 105 ÜÇÜ NCÜ BÖLÜM Prekaryaya Kimler Dahil? Sorunun cevabı, ‘aslında herkes’. Birtakım kazalar meydana ge­ lir ya da gerçekleşen bir kriz nedeniyle sırtımızı dayadığımız birtakım güvenceler ortadan kaybolursa, her an hepimiz pre­ karyanın içine düşebiliriz. Bununla beraber prekaryanın sade­ ce mağdurlardan oluşmadığını da hatırlamamız gerekiyor. Ba­ zı insanlar mevcut alternatifleri istemediklerinden bazılan da o anın koşullanna uyduğu gerekçesiyle prekaryaya dahil olurlar. Kısacası, prekaryanın da çeşitleri vardır. Bazılan prekaryaya aksilikler ve başarısızlıklar nedeniyle da­ hil olurken bazıları prekaryaya sürüklenir. Bazı insanlar her ne kadar nihai sonucudur olumlu olmayabilse de başka bir kari­ yere adım atabilmek için prekaryaya girerler. Yaşlılar ve öğren­ cilerin de aralarında olduğu bazı gruplar ise bir miktar para ve deneyim elde etmek gibi araçsal nedenlerle bu yolu seçerler. Bazı insanlar ise halihazırda yaptıklarına ek olarak güvence­ siz bir iş edinebilirler ve bu Japonya’da giderek yaygınlaşan bir durum. Başka gruplar da yıllardır yaptıkları ya da yapmak için eğitim gördükleri şeyin güvencesiz bir varoluşun parçası oldu­ ğunu fark ediyor. Göçmenlerle ilgili Dördüncü Bölüm ve demografiye dair bu bölüm, prekarya içinde bulunma ihtimali gayet yüksek olan 107 gruplan ele alıyor. Demografik özellikler, kadınlann erkekler­ le ve gençlerin de yaşlılarla kıyaslanması üzerinden özetlenebi­ lir. Her grupta, prekaryanın yaptığı işleri isteyerek kabul eden ‘mutlu mesutlar’ ve başka alternatif olmadığı için bu işleri ya­ pan ‘mutsuzlar’ bulunur. Gençlere bakıldığında öğrenciler ve sırt çantasıyla dolaşanlar, uzun vadeli bir gelecek vaat etmeyen kısa dönemli işleri kabul etmekte beis görmeyen ‘mutlular’ı teş­ kil ediyor. Gençler arasındaki mutsuzlar ise çıraklık ya da ben­ zer mekanizmalarla iş gücü piyasasına giremeyenlerin yanı sıra şirketlerin sağladığı haklara ihtiyacı olmadığından daha ucuza çalışabilen yaşlılarla rekabet etmek zorunda kalanlardır. Yaşlılar grubunun ‘mutlu mesutlan’ yeterli miktarda emek­ li maaşı ve sağlık sigortası olanlardır ve bu insanlar sırf keyif amaçlı ya da fazladan gelir olsun diye tuhaf işler yapabilirler. ‘Mutsuzlar’ ise makul bir emekli maaşı olmaksızın kendilerin­ den daha enerjik gençlerle ve kendilerinden daha iyi durumda­ ki yaşlılarla rekabet etmek zorunda olanlardır. Kadınlar arasın­ da ‘mutlu’ olanlara bakıldığında, eşlerinin maaşlı olduğu görü­ lür ve haliyle bu kadınlar yaptıklan işe ek iş gözüyle bakarlar. Mutsuzlar ise eve para getiren tek kişi konumundadır ya da ev­ de bakmakla yükümlü olduklan çocuklan veya büyükleri var­ dır ve para getiren bir işe girmeleri gerekir. Erkekler arasındaki ‘mutlular’ın, eve makul bir gelir getiren bir eşi vardır. Mutsuz­ lar ise yalnızca güvencesiz bir işe girmeye gücü yeten tek ma­ aşlı kişilerdir. Kadınlar: Hayatın kadınlaşması mı? Küreselleşme döneminin başında, işlerin giderek artan bir kıs­ mına kadınların yerleştiği net bir şekilde ortaya çıkmıştı. Bu, emeğin kadınlaşmasına dair küresel bir eğilimdi (Standing, 1989, 1999a). Kadınlaşma burada iki anlamda kullanılıyor. Bir yandan daha fazla pozisyona kadınlar yerleştirilirken, daha çok kadınların yapageldiği esnek işler de artmaktaydı. Emeğin en­ formelleşmesi, hizmet sektörünün genişlemesi ve serbest üre­ tim bölgelerinde kadınlann istihdam edilmesi, bu eğilimin sa108 cayaklarıydı. Tabii bu, kadınların elde ettiği gelirlerde ya da ça­ lışma koşullarında bir ilerleme olduğu anlamına gelmiyordu. Gerçekten de toplumsal cinsiyete dayalı ücretler ve sosyal gelir farklılıkları dünyanın bazı bölgelerinde olumlu yönde değişik­ lik gösterse de adaletsizlikler ortadan kalkmadı. Sayıca artan işler iş piyasasında kadınlara yönelik talebi artır­ dığı gibi artık erkeklerin de yıllardan beri kadınların yapagel­ diği güvencesiz ve düşük ücretli işleri yapmasının önünü açtı. Eğer esnek emek daha fazla sayıda kısa dönemli iş demekse, o zaman -doğru ya da yanlış bir şekilde- iş yerlerine daha uzun süreli taahhütte bulunduğu düşünülen erkeklere de daha dü­ şük prim verilecektir. Hamilelik ya da çocuk bakmak için işi bırakacağı düşünülen kadınların işverenlerine ücret dışı yük­ sek maliyet getirdiği korkusu, iş eğer birkaç ay sürecekse yer­ siz kalıyor. Yine aynı şekilde iş düzenlemesi bağlayıcı değilse veya talebe bağlı olarak şekilleniyor ve kısa süreli emeğin ma­ liyeti yoksa kadınların istihdamına dair endişeler boşa çıkıyor. Küreselleşme döneminde başka faktörler de rol oynadı. Bun­ lardan birisi endüstriyel dönemin bir özelliği olan ve serma­ ye ile işçi sınıfı arasındaki sözleşmenin temeli olan ‘hane ma­ aşı’nın yok olmasıydı. Sanayi proletaryası, erkek işçinin sade­ ce kendine değil ailesine de yetecek bir maaş alacağı beklenti­ sine sahipti. Bu temel kural artık geçerli değil. Kadın istihdamı, ‘bireyselleşmiş’ ücretin tercih ettiği bir şeydi. Düşük ücret, er­ keklerin pazarlık ederken beklenti seviyesini düşürmesine ne­ den oluyordu ancak kadınlar hiçbir zaman ‘hane maaşı’ kazan­ ma beklentisi içinde olmamıştı. Üstelik artık daha fazla istihdama ev sahipliği yapan hizmet sektöründe bedensel kuvvete gerek yoktu ve uzun süreli çırak­ lık eğitimi de norm olarak görülmüyordu. Siyasi faktörlerin de bu gelişmelerde rolü oldu. 1980’lerde sosyal demokrat siyase­ tin eşitliğe yönelik vurgusu zayıflamaya başladı. Ayrımcılık ve toplumsal cinsiyet temelli farklılıkların azaltılması öncelik ka­ zanırken yapısal eşitsizliklerin ortadan kaldırılması gibi hedef­ ler gözden düştü. Dolayısıyla eşitlik temelinde bir siyasi gün­ dem olmaması, ayrımcılık karşıtı yasalardan toplumun deza109 vantajlı kesimlerindeki kadınların değil, konumları itibarıy­ la birtakım avantajlara sahip kadınların faydalanması anlamı­ na geliyordu. Sebebi ya da sonucu olsun, kadınların iş piyasasındaki gide­ rek artan rolü prekaryanın büyümesiyle aynı döneme denk gel­ di. Güvencesiz işlerin büyük kısmında kadınlar çalışıyor ve ka­ dınların kısa dönemli sözleşmeler üzerinden çalışması ya da hiç sözleşme olmaksızın istihdam edilmesi daha muhtemel. Bu durum sadece Avrupa ve Kuzey Amerika için geçerli değil. Japonya’da da düzensiz emekte görülen artışla kadın istihda­ mındaki artış aynı döneme denk geldi. 2008 yı lında Japon ka­ dınların yansından çoğu güvencesiz işlerde çalışmaktaydı. Bu oran erkeklerde % 20’den azdı. Güney Kore’deyse kadınların % 57’si, erkeklerin de % 35’i bu tarz işlerde çalışmaktaydı. Japonya biraz uç bir örnek. Toplumsal cinsiyet eşitsizliği, cinsiyetlendirilmiş prekaryayı besleyen kültürel bir miras. Bu durumda kadınlar daha çok geçici ve üretkenliğin düşük ol­ duğu işlerde yoğunluklu olarak çalışıyor. Bu da Japonya’yı sa­ nayileşmiş dünyada kadınlar ve erkekler arasında ücret farklı­ lıklarının en yüksek olduğu ülke konumuna sokuyor. 2010 yı ­ lında ise Japonya’daki kadın işçilerin % 44’ünün kazancı asga­ ri ücretten de düşüktü. Geçici emekteki artışın da bu durum­ da etkisi oldu. Kadınların düzenli işlerden elde ettiği ücretler, erkeklerin elde ettiği ücretin % 68’ine denk düşerken geçici iş­ lerde bu oran % 50’nin de altına düşüyor. Yani emeğin kadın­ laşması yönündeki eğiliminin iki anlamda olumsuz etkisi ol­ du. Bu eşitsizlikler yetmezmiş gibi, Japonyalı pek çok kadın, ücretlerin yerlerde olduğu yaşlı bakımıyla ilgili işlere yönlen­ diriliyor. Tüm bunlar 21. yüzyılda karşı karşıya olduğumuz güçlüğü vurguluyor. Emeğin küresel düzeyde kadınlaşması ileri boyut­ lara ulaştıkça, giderek daha fazla sayıda kadın üç alanda zor­ luklarla karşı karşıya kaldı. Bir yandan çocukların bakımı ve ev işleri, bir yandan ev masraftan için dışarıda çalışmak ve son olarak da yaşlanan akrabaların sorumlulukları kadınların üstü­ ne kalıyor. 110 Bakım işlerinin çoğuyla her zaman kadınlar ilgilendiği için ortaya koydukları emek istatistik ve sosyal politika alanında ih­ mal edildi. Bunun en absürt hali 20. yüzyılda yaşandı çünkü bi­ rilerinin bakımıyla ilgilenmek, iş bile sayılmıyordu. Liberal re­ torik -yani birilerine bakmak daha çok aile ile sınırlıdır ve özel alana girer düşüncesi- bu anlamda kadınlar açısından çok fay­ dalı açılımlar sağlamıyordu zira liberal düşünceye göre bir faa­ liyetin emek sayılması için kamusal alanda gerçekleşmesi gere­ kiyordu. Kamusal alanın insanları özgürleştirdiği düşüncesin­ den hareketle, kadınların işe -herhangi bir işe- girmesinin on­ lan özgürleştireceği iddia ediliyordu. Haliyle istihdamdaki ka­ dın oranı, bir tür özgürlük ölçüsü halini aldı (Sen, 1999). Maaşlı ve kariyer odaklı iş beklentisi olan orta sınıf ve eği­ timli kadınlar için sorun olmayabilir. Fakat sürekli montaj hat­ tında çalışan, iyi aydınlatılmamış bir arka sokak fabrikasın­ da durmaksızın dikiş diken ya da uzun saatler boyunca kasada duran kadınlar için çalışmak çoğu zaman pek de özgürleştirici değil. Üstelik boş zamanlarında çocuklara ve yaşlılara bakmak zorunda ve dolayısıyla üç bir yandan baskı altında olabilirler. Evet, istihdama katılımın gerçek bir yanı var ama bunun bir de bedeli var ve bunu daha çok kadınlar ödüyor. İşlerin çoğu yan zamanlı, geçici ve kişiyi nereye götürdüğü belli değil. Yani mesleki gelişmeye kapalı. Ancak hükümetler, bu işlere girme­ leri konusunda kadınlan zorluyor. lngiltere’de istihdam edilen kadınların % 40’tan fazlası, tam zamanlı işlere göre saat başına daha az para kazanılan yan za­ manlı işlerde çalışıyor. 2009 yılında hükümet, sübvansiyonlar kullanmak ve esnek çalışmaya vurgu yapmak suretiyle tam za­ manlı işlerde çalışan kadınların yan zamanlı işlere geçmeleri­ ni teklif etti. Yan zamanlı işlere dair ulusal çapta bir veri tabanı oluşturuldu. Bu veri tabanı sayesinde daha önce çalışan ancak çalışmayı bırakan ‘ev hanımı anne’leri hedefleyen hükümet, ço­ cukları küçük olup yalnız yaşayan anne-babaların iş aramasını sağlamaya dair planlarını da kamuoyuna duyurdu. Fransa’da olduğu gibi Almanya’da da yan zamanlı işçilerin % 80’ini kadınlar oluşturmakta. Ancak kadınlar erkeklerin kazan111 dığı ücretin dörtte üçünü alıyorlar. Okul, alışveriş ve bakıcı sı­ kıntısı, özellikle çocuk sahibi kadınlann çalışmasını zorlaştın­ yor. Merkel hükümeti, kazanca bağlı ‘çocuk yardımı’ paketiy­ le ebeveynlerden herhangi birisinin bir yıla kadar işe ara vere­ bilmesinin önünü açtı. Hükümetteki muhafazakar kanat, yeni bir hak -Betreuungsgeld- daha tanınmasında ısrarcı oldu fakat bu öneriden yalnızca evinde çocuklanyla beraber kalmayı ka­ bul eden annelerin faydalanması öngörülüyordu. Çocuklanna bakmanın yanında iş sahibi de olmayı isteyen kadınlan davra­ nışsa! bir koşul nedeniyle cezalandıran bu uygulama adil değil. Kadınlar yıllardan beri geleneksel olarak çocuklara ve ye­ ni yeni yaşlı aile üyelerine bakarken şimdi de prekarya safla­ nna katılıyor. Giderek daha fazla sayıda kadın ‘evin reisi’ hali­ ni alıyor. Bu daha fazla kadının yalnız yaşamaya başladığı ve­ ya tek başlarına çocuklanna baktığı anlamına gelmiyor. Top­ lumsal cinsiyet rollerinde de müthiş bir dönüşüm var. Ameri­ ka Birleşik Devletleri’nde kadınlann eğitimi erkeklere göre art­ mış durumda ve 30-44 yaş arasındaki kadın mezunlann sayı­ sı erkeklerden fazla. 1970 yılında evli kadınlann yalnızca % 4’ü eşlerinden daha fazla para kazanırken, bu oran şu anda % 20’yi aştı. Daha fazla sayıda insan kendi eğitim grubundan birisiyle evlenirken yüksek gelir sahibi erkekler yüksek gelir sahibi ka­ dınlarla evleniyor ve böylece haneler arası gelir eşitsizliğinde bir artış meydana geliyor. Potansiyeli yüksek kadınlara kamuo­ yunda fazlasıyla dikkat edilse de eşlerinden daha fazla kazanan kadınların çoğu muhtemelen düşük gelirli toplumsal gruplara, yani prekaryaya dahil. tngiltere’de kadın ‘ev reisleri’nin yükselişi, erkeklerin kari­ yerlerinden vazgeçmesi ya da bir işe yaramayan iş takiplerini bir kenara bırakıp evi çekip çevirmeye başlamasıyla ilgilidir. 1960’larda 16-60 yaş arası kadınlann sadece % 4’ü eşlerinden daha fazla para kazanıyordu. 2009 yılına gelindiğinde, ABD’de olduğu gibi her beş ev reisinden birisi -yani 2. 7 milyon kişi­ kadındı (National Equality Panel, 2010). 214 bin erkek ailele­ rine baktıklan için iş aramadıklannı dile getirirken bu sayı, son on beş yılda % 80 oranında bir artışa tekabül etmekte. Durum 112 kadınlar için ise tam tersi. Ailelerine baktıklan için iş arama­ dıklannı söyleyen kadınlann sayısı 2. 7 milyondan iki milyona geriledi. Babalık Kurumu adlı örgütün başkanı Rob Williams şöyle diyor: ‘Erkeklerin evin reisi olduğu fikri güç kaybediyor. 1970’lerden bu yana erkekler çok daha eşitlikçi hale geldiler. Kariyeri bir kenara bırakıp çocuklanyla daha fazla vakit geçir­ mek isteyen erkeklerin sayısı arttı’ (Barrow, 2010). Ancak rollerin istenmeden değişimine daha sık rastlanıyor. Birbiri ardına yaşanan her ekonomik durgunlukta erkeklerin işsizlik oranı kadınlann işsizliğine göre daha fazla artarken is­ tihdamdaki kadın oranı büyüyor. Gerçekten de 2008 finansal krizi sonrasına bakıldığında tarihte eşi benzeri görülmemiş bir duruma rastlandı. 2010 yılında ilk defa Amerika Birleşik Dev­ letleri’nde kadınlar, piyasadaki işlerin yansına sahipti. Büyük Buhran, aynı zamanda erkeklerin buhranı olarak da adlandınlan bir dönemdi. Sanayi işlerinin çoğu artık piyasada kalmadığından işlerini kaybedenlerin çoğu erkeklerdi. 2009 yı­ lında Amerika Birleşik Devletleri’nde iş sahibi erkeklerin ora­ nı % 70’in altına düştü ki bu kayıtların tutulmaya başladığı 1948’den bu yana en düşük seviyeydi. 2010 yılına gelindiğin­ de 25-55 yaş arasındaki beş erkekten birisi işsizdi. Bu yaş gru­ bu erkeklerin % 95’i 1960’lı yıllarda iş sahibiydi. Avrupa Birli­ ği’nde 2000 yılından bu yana yaratılan işlerin dörtte üçünde ka­ dınlar çalışıyor. lronik bir şekilde kadınlann toplumsal olarak ekonomiye gi­ derek daha fazla katılıyor olması, güvencesizliğin çeşitli veçhe­ leri nedeniyle birtakım başarısızlık korkulannı da beraberinde getirdi. Buna verilen isim ‘evsiz kadın sendromu’ oldu. 2006 yı­ lında yapılan bir hayat sigortası anketine göre Amerikalı kadın­ ların % 90’ı kendilerini finansal açıdan güvensiz hissederken ankete katılanların yansı ‘evsiz kadın olmaktan muazzam de­ recede korktuklarını’ dile getirdi. Bu hissiyat, yılda yüz bin do­ lardan fazla kazanan kadınlar arasında da mevcuttu. Daha fazla kadın para konusunda sıkıntıda olduklarını vurguluyordu. Bir kadın ‘Yüzü buruşmuş, üstü başı dağınık evsiz kadın şaka falan değil. Bu, gelecekteki en kötü durum senaryosu’. Bunlar dün113 yanın lider ekonomisinde yaşanan şeyler ve 2008’deki krizden bu yana durum kötüleşti. Ana akım analizler, prekaryanın ağırlıkla kadınlar tarafın­ dan oluşan kısmına, yani seks işçilerine yer vermiyor. Dünya·· da milyonlarca kadın türlü nedenden (kaba kuvvet, mali sıkın­ tı veya o ya da bu nedenle gönüllü olarak) seks işçisi olarak ça­ lışmakta. Seks hizmetlerinde türlü sınıfsal ayrımlar mevcut ve mevcut durumda en dipte yer alan kadınlar bedenlerini her­ hangi bir kontrol olmaksızın sattıkları için güvencesizliği en üst düzeyde yaşıyorlar. Onları kriminalize etmek ya da bu ka­ dınlara haklarını vermemek onların durumunu daha da kötü­ leştirmekten başka bir işe yaramıyor. Peki ya prekaryaya dahil olan erkekler? Onların karşılaştığı güçlükler aynı değil. En büyük zorluk, toplumsal olarak aşağı düşüş olabilir. Güvencesizlik, kişinin sahip olduğunu kaybet­ me korkusuyla bağlantılıdır. Geçmiş nesillere kıyasla ve ailele­ rinin beklentileri, istekleri ve içinde yetiştikleri kültür açısın­ dan bugün daha fazla sayıda erkek güvencesiz durumda. Pre­ karya genişleyip uzun yıllar çalışılacak işler ortadan kalktıkça, itibar, gelir ve statü kaybı da artarak beraberinde geliyor. Dün­ yada güvencesiz emek biçimleri artarken, bir istikrar görüntü­ sü ve kariyer fikrine bağlı erkeklerde travma tehlikesi baş gös­ teriyor. Üstelik mesleki grupların dağılması ve mesleğe dair es­ ki fikirlerin ortadan kalkması, kariyerlerinin kesintiye uğradı­ ğı gerçeğiyle karşılaşan erkekler için engellenmiş olma duygu­ su yaratıyor. Bir erkeklik krizi mi? Kadınlar ve erkekler prekaryaya dair farklı sıkıntılar yaşıyor olsa da yavaş yavaş gelişmekte olan prekarya hareketine fark­ lı cinsel yönelime sahip gruplardan destek geliyor. Bu deste­ ği anlamak kolay. Gay ve lezbiyenler, heteroseksüel normlar ve standart çekirdek aile fikrinin şekillendirdiği bir toplumda kendilerini güvencesiz hissediyor. Ancak emekle ilgili gelişme­ lerle alakalı gerilimler de söz konusu. Emeğin kadınlaşması, er114 keklik ve kadınlığa dair geleneksel fikirleri zorluyor. Sosyolog­ lan uzunca bir süredir meşgul eden mesele, genç erkeklerin gi­ derek yabancılaşıyor ve hayatlarının istikrarsızlaşıyor olması. Tarihsel olarak genç yaştaki erkeklerin büyürken model al­ dıkları kişiler vardı. Bu kişilere babayiğit olmaya dair bir ide­ al sunulurdu. Genç erkekler ebeveynlerini örnek alır, bir eş ve çocuğa bakabilecek kadar gelir edinir ve hayatlarını saygı du­ yulan kişiler olarak sona erdirirlerdi. Beğenilecek bir tarafı ol­ mayan bu cinsiyetçi ve ataerkil yapı, nesiller boyunca insanla­ rın içine işlemişti. Artık işçi sınıfı kökenli genç erkeklerin ken­ dilerine dış dünyada saygı kazandıracak daha az sayıda rol mo­ deli var. Söz konusu erkeklerin gelecekte ‘evin reisi’ olma ihti­ mali de çok az. Örnek alınabilecek rol modellerin azalması, 1980’ler ve 1990’lardaki esnekleşmenin ikinci nesil sonucu olarak düşünü­ lebilir. Uzayan ergenlikle beraber kendilerini motive edemeyen genç erkekler, bu durumun sonucudur. Genç Zihinler (Young Minds) adlı lngiliz hayır kurumunun müdürü Lucie Russell’ın da belirttiği gibi ‘Bir rol model ya da iş olmadığı zaman erkek çocuklar nasıl yetişkin olur?’ Bu durum, kızların erkeklerden giderek daha başarılı oldu­ ğu okulda başlar. lngiltere ve Galler’de 15-16 yaşlarında girilen Ortaokul Yeterlilik Sınavı’nda kızların % 65’i beş farklı alanda başarılı olurken bu oran erkeklerde % 54. Erkeklerin evde ta­ kip edebilecekleri rol modelleri olmadığı gibi öğretmenleri de genellikle kadın. Yaklaşık beş bin okulda neredeyse hiç erkek öğretmen yok. Toplumsal cinsiyet eşitsizliği eğitimde de kendi­ sini gösteriyor. Genç kızların yansı yüksek öğrenim görürken bu oran erkeklerde % 3 7. Benzer durumlar başka ülkelerde de görülmekte. Genel olarak ABD ve Avrupa’daki üniversitelerde kadınların sayısı, erkeklerin sayısının üçte biri oranında daha fazla. lngiltere’de mezuniyet sonrasında erkeklerin işsiz kalma ihtimali, kadınlardan % 50 daha fazla. Güvencesiz çalışma koşulları nedeniyle daha fazla sayıda genç erkek, ihtiyaç olur diye, aileleriyle beraber ya da onlara yakın yerlerde yaşıyor. ltalya’da bu yaygın bir durum. Genç ve 115 bazen o kadar da genç olmayan erkekler aileleriyle yaşıyorlar ki bunların bazıları kırklı yaşlarda olabiliyor. Söz konusu kişile­ re ülkede mammoni deniyor. lngiltere’de 25-29 yaş arası erkek­ lerin dörtte birinden fazlası ebeveynleriyle yaşıyor ve bu oran, kadınların iki katı. On erkekten birisi otuz beş yaşındayken bi­ le hala ebeveynleriyle yaşıyor. Burada akla gelen imge ‘bume­ rang oğlan’, yani okul bittikten sonra eve dönüp bezginlik, ya­ n zamanlı iş, borç, uyuşturucu ve seyahat etme arzusu batağı­ na saplanan kişi. Güvencesizlik, evlilik ve çocuk yapma konusunda da caydı­ rıcı bir faktör. 2008 yılında, İngiltere ve Galler’de 232 bin 990 çift evlenmiş. Bu, 1895’ten bu yana görülen en düşük rakam. Kişi başına düşen evlilik sayısı olarak düşünülen evlenme ora­ nı, 1862’den bu yana en alt seviyeye gerilemiş durumda. Evli­ lik oranlan yine güvencesizliğin artış gösterdiği 19. yüzyıl son­ larındaki Büyük Dönüşüm sırasında da azalmıştı. Evlilik oran­ larındaki düşüş Avrupa’da da görüldü. Bu coğrafyada beraber yaşama revaçta. 2015 yılında İngiltere ve Galler’de dünyaya ge­ len bebeklerin çoğunun evli olmayan yetişkinlere ait olacağı tahmin ediliyor. Bir taraftan da evlenme yaşı yükseliyor. 1998-2008 yıllan arasında İngiltere ve Galler’de ilk evlilik yaşı hem erkekler hem de kadınlar için üç yaş arttı. Ortalama evlenme yaşı erkekler için 32. 1, kadınlar için de 29.9 olarak belirlendi. Evlenme ya­ şındaki artış, hem gerçekte artan maliyetleri hem de başarısız­ lığa dair risk maliyetini yansıtıyor olabilir. Ancak evlenme ya­ şındaki artışın, hem erkek hem de kadınlan farklı şekilde etki­ leyen güvencesizlikle alakalı olduğu kesin. Evlilik yaşındaki artış trendi, sanayileşmiş ülkelerde tek kişi­ den oluşan hanelerde artış yaşanmasına neden oldu. Ancak gö­ rüldüğü gibi, gençler tekrar ailelerinin yanına dönüyor ve ken­ di güvencesizlikleri, ailelerinin güvencesizliğine ekleniyor. Söz konusu toplumsal grupları tanımlamak için ‘ailesinin emekli­ lik birikimlerini yiyen çocuklar’ (Kippers – kids in parents’ poc­ kets eroding retirement savings) ve ‘ipod’* (güvencesiz, baskı (*) Insecure, pressurized, overtaxed, debt-ridden, saving. 116 altında, fazla vergilendirilen, borç batağında) gibi isimler kul­ lanılıyor. Her ne kadar özgeçmişleri daha sonra onları ele verse de, Ed Howker ve Shiv Malik, kendileri gibi genç erkeklere dair pole­ mik dolu kitaplarında var oluşlarını şöyle özetliyor: işlerimiz ve yaşadığımız evler kısa dönemli sözleşmelere da­ yanıyor. Hayatlarımız dolambaçlı yollardan müteşekkil. Bir­ çoğumuz için hayatlarımızdaki tek sabit nokta, çocukluğumu­ zun geçtiği ev … lngiltere’yi hayata döndürecek nesil bir türlü harekete geçemiyor. Bu arada borçlanınız büyüyor, işler gide­ rek azalıyor ve hayatlar da zorlaşıyor. Gençler: Kentli göçebeler Dünyada sayılan bir milyarı aşan 15-25 yaş arasındaki gençler, tarihin en geniş genç nüfusunu oluşturuyor ve gelişmekte olan ülkelerde de çoğunluğu oluşturuyorlar. Dünya bir taraftan yaş­ lanıyor olabilir ama gençlerin de sayısı oldukça fazla ve onla­ rın canını sıkacak çok şey var. Prekarya içerisinde başka grup­ lardan insanlar da var ancak akla en sık gelen görüntü, okul ya da üniversite sonrasında yıllar sürecek güvencesiz bir geleceğe adım atan genç insanlar oluyor. Bu gençleri daha da bunaltan bir şey varsa, o da ebeveynlerinin geçmiş dönemde istikrarlı gö­ rünen işlerde çalışmış olmaları. Gençlerin emek piyasasına girişi her zaman güvencesiz ol­ muştur zira bu insanlar, kendilerini kanıtlamak ve işi öğren­ mek durumundadır. Ancak bugünün gençlerine makul bir tek­ lif getirilmiyor. Gençlerin çoğu ‘istihdam edilebilirlik’ kategori­ sini iyice aşan geçici işlere giriyor. Deneme sürelerini uzatacak bir esneklik oyunu oynanıyor. Bu uzatılmış deneme süresi bo­ yunca şirketler yasal çerçeve içinde düşük ücretler ödeyip çalı­ şanlara daha az iş yardımı yapabiliyor. Uzun süreli sözleşme yapma ihtimalinin azalıyor olması gençler arasında hıncı körüklüyor. Örneğin Fransa’da genç­ lerin % 7S’i geçici sözleşmelerle işe giriyor ve çoğu da bu tarz 117 sözleşmelerle çalışmaya devam ediyor. Ancak diploma sahip­ leri ‘tam zamanlı’ bir pozisyona geçme beklentisi içinde olabi­ lir. Geleneksel olarak gençler bir süre de olsa ‘dışarıdaki’ ol­ mayı hoş görebiliyordu çünkü nihayetinde kabul görüp ‘içeri­ deki’ olma beklentisi içindeydiler. Bu arada ailelerinden des­ tek alarak yaşamlarını idame ettirme ihtimalleri vardı. Bir an­ lamda aileden gelen destek, başlangıçtaki güvencesizliği hafif­ letebiliyordu. Ancak bugün güvencesizlik artarken aile içi da­ yanışma zayıflıyor. Aile daha kırılgan ve yaşlılar, nesiller ara­ sında kurulabilecek dengeli bir karşılıklılık görmekte zorla­ nıyorlar. Toplumsal gelirin yeniden yapılandınlması ve ücret esnekli­ ğinin bir sonucu, gençlerin aldığı ücretlerde ebeveynlerininki­ ne göre bir düşüş yaşanması olmuştur. Güvencesiz işlerde ça­ lışan gençlerin sayısında artış var ki söz konusu işlerde ücret­ ler zaten daha düşük. Ancak bir yandan da gen�lerin piyasada­ ki mevcut diğer işlere erişimi konusunda pazarlık güçleri zayıf­ lamış durumda. Devlet ve şirket yardımı olmaması da onların yoksulluğa karşı direncini zayıflatıyor. Yirmili yaşlardaki işçilerin ortalama yıllık kazancının 19972008 yıllan arasında % 1 4’lük bir düşüş gösterdiği Japonya, bu konuda verilebilecek iyi bir örnek. 2010 yılında Sağlık, Çalış­ ma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın hazırladığı rapor, 16-34 yaş arası çalışanların % 56’sının temel yaşam masraflarını kar­ şılayabilmek için ikinci bir gelir kaynağına ihtiyacı olduğunu ortaya koydu. Güvencesizlik, gençlerin zoruna gidiyor ve çoğu zaman bir tür kariyer yapmak istiyorlar. Ancak kendilerini tatmin edecek arzuya sahip bu insanların çoğu, istihdam monotonluğu ve es­ ki nesillerin sıkıntılarına dair hikayeleri duymaktan hoşlanmı­ yor. Uzun bir geleceğe giden istikrarlı tam zamanlı iş politika­ larını reddediyorlar. Uluslararası anketlerde gençlerin yaklaşık üçte ikisi kendilerine çalışmak istediklerini dile getiriyor. Ne var ki ticari çıkarlar ve politikacıların dayattığı esnek emek pi­ yasası politikaları, gençlerin çoğunu prekarya içinde yıllar ge­ çirmeye zorluyor. 118 Prekaryanın çoğunluğunu oluşturan gençler, bu sınıfa daha iyi bir gelecek hazırlamak konusunda da öncü rol üstlenecek. Gençlik her dönem, içinde olunan zamana dair öfkenin kayna­ ğı ve daha iyi bir geleceğin müjdecisi olmuştur. Daniel Cohen (2009: 28) gibi yorumcular 1968 Mayıs’ını gençlerin ‘otonom bir toplumsal güç’ olarak ortaya çıktığı nokta olarak değerlen­ diriyor. ikinci Dünya Savaşı sonrasında dünyaya gelen ‘baby bo­ omers’ adlı nesil, ailelerinin mensup olduğu neslin hayata ge­ çirdiği düzenlemelerde şüphesiz birtakım çatlaklar oluşturdu. Ancak tarih boyunca değişimin öznesi gençler olmuştur. 1968 daha ziyade, can sıkıcı bir şekilde hayat boyu istihdamı teşvik eden endüstriyel toplumu reddeden prekaryanın başlangıcı­ nı simgeler. Kapitalizme başkaldıran savaş sonrası nesil, emek­ lilik maaşı ve diğer faydalarıyla beraber gelişen piyasa ekono­ milerinde üretilen ucuz metaları aldığı gibi kendisinden son­ ra gelen nesiller için de esneklik ve güvencesizlik çağını başlat­ tı. Canı yanmış ve işsiz bir mezun (Hankinson, 2010) şöyle di­ yor: ikinci Dünya Savaşı sonrası nesil ücretsiz eğitim, ucuz ko­ nut, şişkin emeklilik gelirleri, erken emeklilik şansı ve üstelik ikinci ev gibi avantajlara sahipti. Bize verilen eğitim borç odak­ lıyken, çıkmak zorunda olduğumuz toplumsal ilerleme basa­ makları çürük çarıktı. Ailelerimizi zengin eden finansal sistem de bizi kötü bir iş ve işsizlik arasında seçim yapmaya zorladı. Tabii önceki nesillere yönelik bu tirat yanlış bir resim sunu­ yor zira sınıf meselesini görmüyor. Aslında lngiltere’deki ikin­ ci Dünya Savaşı sonrası neslin ancak küçük bir azınlığı üniver­ siteye gidebildi. Bugünse lise mezunlarının yarısı bir çeşit üni­ versite eğitimi alıyor. Yine önceki nesillere bakıldığında ma­ denciler, çelik işçileri, matbaacılar, liman işçileri ve daha pek çok kişinin sanayisizleşmenin gazabına uğradığı görülür. Üste­ lik pek çok kadın buna ek olarak ekonomik olarak dışlanmış­ lık yükünü de çekiyordu. Nesiller arası böylesi bir karşılaştır­ ma neredeyse meselenin küreselleşme boyutunu gözden kaçır­ maya yönelik bir taktik gibi çünkü söz konusu taktik muhafa­ zakarların buna dair görüşleriyle uyuşuyor (Willets, 2010). Bu­ günün gençliği önceki nesillere göre daha kötü durumda değil. 119 Karşılaşılan sıkıntı farklı ve sınıftan sınıfa farklılık gösteriyor. Eski işçi sınıfı gruplarında nesilden nesile aktarılan bir toplum­ sal dayanışma söz konusuydu. Ancak söz konusu topluluklar artık prekaryanın var olduğu ve İtalyanların alternativi adını verdiği bölgeler olarak karşımıza çıkmakta. İstikrarlı ilişkilere toplulukların ortadan kalkması günümüz gençliği açısından üç sorun teşkil ediyor. Ailelerinin statüsü­ nün, gelirinin, gurur ve toplumsal istikrarının erozyona uğ­ radığına tanık olan gençlerin takip edebilecekleri modeller de yok. Bir taraftan da zaman zaman işsizlik ve zorla dayatılmış aylaklıkla ara verilen güvencesiz, az ücret ödenen işlere sav­ ruluyorlar. Düşük gelirli mahallelerde ‘iş ahlakı’, nesilden nes­ le aktarılıyor (Shildrick, MacDonald, Webster ve Garthwaite, 2010) . Ancak güvencesiz var oluş deneyimine sahip bir nesil de birtakım yaklaşım ve davranışlarını bir sonrakine aktaracak­ tır. Sistematik olarak esnekliğe maruz kalan ilk nesil, 1980’ler­ de büyüdü. 2 1 . yüzyılın başlarında emek piyasasına girecek olan kişiler de bu neslin çocukları. Bu insanların ebeveynlerin­ den daha az para kazanma ve daha zayıf kariyerlere sahip olma beklentisinde olması şaşırtıcı değil. İngiltere’de daha fazla gen­ cin kendilerini ebeveynlerinin düşündüğünden daha çok işçi sınıfına ait hissetmesi dikkat çekici. Gelecekte ne gördükleriy­ le de ilişkili olarak bir düşüş hissiyatı var. Eğitimin metalaşması Eğitimin metalaşması da gençler açısından kızgınlık ve hayal kırıklığı yaratıyor. Eğitim sisteminin ‘beşeri sermaye’yi geliştir­ me arzusu da istihdam açısından daha olumlu sonuçlar yarat­ madı. Pek çok alıcı açısından ekonomik bir getirisi olmayan bir yatının malı olarak satılan eğitim düşüncesi tamamen yalan do­ lan. Bir örnek verecek olursak, İspanya’da öğrencilerin % 40’ı, mezun olduktan bir yıl sonra, edindikleri becerileri kullanma­ larını gerektirmeyen düşük ücretli işlerde çalışıyorlar. Bu, statü konusunda büyük bir hayal kırıklığı salgını yaratmaktan baş­ ka bir şey yapmaz. 120 Şu anda üniversite eğitimi almanın hayat boyunca ortalama getirisi kayda değer bir meblağa-lngiltere’de erkekler için iki yüz bin pound- tekabül ediyor (Browne, 2010) . Bu anlamda üniversite eğitimine yüksek ücretler konulması adil gibi görü­ nebilir. Ancak söz konusu eğitim ücretleri (harçlar), maddi bir getirisi olmayan çalışma alanlarını marjinalize edebileceği gi­ bi buradan sağlanacak maddi dönüşün asgari boyutlarda oldu­ ğu gerçeğini de göz ardı ediyor. Piyasa toplumunda kazananın her şeyi aldığı pazarlar çoğalır. lşte bu nedenden dolayı gelirler arası farklar, üretkenlik üzerinden açıklanamayacak boyutlara ulaştı. Giderek daha az sayıda öğrenci eğitimlerine yaptıkları yatırımdan yüksek getiri elde ediyor. Öğrencilerin çoğunluğu ise ortalamanın altında gelir getiren işlere girmekte. Bir de iş piyasasında olup bitenlere bakın. Ekonomiler her zaman yeni istihdam kaynaklan yaratır ancak bu işlerin yöne­ limi ortada. Örneğin önümüzdeki on yıl içinde ABD’de yara­ tılacak işlerin yarısından çoğu üniversite diploması veya bu­ na denk eğitimi olanlara yarayacak (Florida, 2010). Söz konu­ su işlerin % 40’ı, iş deneyimine bağlı olarak üniversite derecesi olmayanlara verilebilir. Sonuç olarak Bill Gates de eğitimini ya­ nda bırakan birisi. Dolayısıyla yeni işlerin ancak üçte biri üni­ versite eğitimini tamamlamış gençlere verilecek. Gençlerin çoğu yüksek düzeyde vasıf gerektirmeyen işle­ re girecek. Bu yaraya bir de hakaretler eklenecek zira vasıfları­ nın altındaki işlere hem bağlı hem de mutlu olmaları bekleni­ yor. Üstelik bu işlerin, kendilerine yüksek gelirli işler getirme­ si beklenen diploma vaadiyle aldıkları öğrenci kredilerini öde­ meleri gerektiğini de unutmamak lazım. Neo-liberal devlet, okul sistemlerini piyasa toplumunun sü­ rekli bir parçası haline getirecek şekilde dönüştürüyor. Eğitim, ‘beşeri sermaye’ oluşumu ve işe hazırlama yönüne doğru itili­ yor. Bu da, küreselleşmenin en çirkin boyutlarından birisi. Çağlar boyunca eğitim, aklın olgunlaşmamış kapasitesini ge­ liştirmesine yardımcı olacak, özgürleştirici, sorgulayıcı ve sis­ temi alaşağı edebilecek bir süreç olarak düşünüldü. Aydınlan­ ma’nın özünde insanın dünyayı şekillendirip kendisini de öğ121 renme ve tefekkür aracılığıyla daha düzgün bir birey haline ge­ tirebileceği düşüncesi yatar. Piyasa toplumunda bu rol, giderek marjinalleştiriliyor. Giderek küreselleşen eğitim sistemi yüzsüz bir şekilde kar kaynağı, ihraç getirisi ve rekabet alanı olarak tanımlanırken ül­ keler, üniversiteler ve okullar da performans kriterlerine göre değerlendirmeye tabi tutuluyor. Olup biteni parodileştirmek kolay değil. Eğitim kurumlarının idarecileri, okullarda ve üni­ versitelerde piyasa odaklı bir işletme modelini empoze ediyor. Standartları berbat derecede düşmüş olsa da küresel eğitim en­ düstrisinin lideri ABD. Bu endüstride amaç, ‘sertifika’ ve ‘me­ zun’ denen metalar üretmek. Üniversiteler daha iyi eğitim üze­ rinden değil, öğrenciye ‘lüks model’ -güzel yurtlar, havalı spor ve dans binaları ve eğitim dışı başarılarıyla öne çıkan ünlü aka­ demisyenler- önermek suretiyle birbiriyle rekabet ediyor. lngiltere’de Aydınlanma değerlerinin yitirilmesinin sembo­ lü, 2009 yılında üniversitelerin sorumluluğunun eğitim bakan­ lığından ticaret bakanlığına geçirilmesi oldu. Dönemin ticaret bakanı Lord Mandelson, bu yetki devrini şöyle gerekçelendir­ di: ‘Ben üniversitelerden, çabalarının meyvelerini ticarileşmeye odaklamalarını istiyorum … Ticaret, üniversitelerin çalışmaları­ nın merkezinde yer almalı’. Eğitimin her seviyede ticarileşmesi küresel bir olgu. 1sveç’te başarılı bir şirket, öğretmenler ve öğrenciler arasında doğrudan iletişimi asgariye indiren ve her iki tarafı da izleyen standartlaş­ tırılmış bir eğitim sistemi ihraç ediyor. Yüksek öğrenim alanın­ da, öğretmensiz eğitim ve ‘öğretmensiz sınıflar giderek çoğalı­ yor (Giridharadas, 2009). MiT (Massachusetts lnstitute of Te­ chnology), Açık Ders Konsorsiyumu’nu başlatarak bütün dün­ yadan birçok üniversitenin çeşitli derslerinin, hatta hocaların notlarının, videolarının ve sınavların ücretsiz olarak intemete konulmasının önünü açtı. iTunes’da Berkeley, Oxford ve baş­ ka okulların dersleri bulunabiliyor. İsrailli bir girişimcinin kur­ duğu Halkların Üniversitesi harç bedeli olmayan lisans derece­ leri veriyor ve bunu da ‘denkler arası öğretim’ adı altında ya­ pıyor. Bu çerçevede öğrenciler öğretmenlerden değil, arkadaş1 22 lanndan ders alıyor, sınav soru ve cevaplanm internet üzerin­ den paylaşıyor. Eğitimi ticarileştirme peşinde koşanlar, ‘tüketiciyi güçlendir­ mek’ten bahsediyor. İnternet üzerinden ders veren Governors Üniversitesi’nin yatınmcılanndan ve Sun Microsystems’in baş­ kam Scott McNealy, öğretmenlerin kendilerini ‘ders içeriği ya­ ratıcılan değil koç’ olarak yeniden konumlandırmalan, bir ta­ raftan da ders materyallerini öğrencilerin ihtiyacına göre dü­ zenlemeleri ve başkalannın üstün eğitim tekniklerini bir ara­ ya getirmeleri gerektiğini dile getirdi. Böylesi bir metalaşma ve standartlaşma eğitimi ucuzlatıyor. Öğretmenlik mesleğinin bü­ tünlüğünü bozuyor ve enformel bilginin kişiden kişiye aktanl­ ması deneyimine de zarar veriyor. Kazananın her şeye hakim olduğu piyasa yapılarını güçlendirirken, öğretmenleri içinde barındıran meslek topluluklarının parçalanmasını da hızlan­ dınyor. Beşeri sermayenin hakim olduğu bir piyasa, ünlü hoca ve üniversitelere vurguyu artınrken normlar ve geleneksel ak­ lı kollayacaktır. Cahiller kapıda değil, eğitim kurumlanmn biz­ zat içinde. Dünya Bankası gibi uluslararası finans kurumları, ekono­ miyle alakası olmayan ‘yersiz müfredat’ın kaldınlmasını talep ediyor. Fransa’mn eski Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin hazırlattı­ ğı raporda, okullarda erken yaşlardan itibaren istihdam edilebi­ lirlik konusuna odaklanılması ve ilkokullarda ekonomi dersleri verilmesi gerektiği vurgulandı. İngiltere’deki İşçi Partisi hükü­ meti, Finansal Hizmetler Kurumu’ndan okullarda ‘girişimcilik kültürü oluşturulması’ konusunda tavsiyede bulunmasını iste­ di. İtalya’da dönemin başbakanı Silvio Berlusconi bütün öğren­ cilerin üç ‘i’yi, yani ‘İngilizce, işletme ve internet’i iyi öğrenme­ si gerektiğini dile getirdi. Yani kültür ve tarih yerine çocukla­ rın etkili tüketici ve iş sahibi kişiler olmayı öğrenmesi gerekti­ ği vurgulanmaktaydı. ABD’deki dört şehirde deneysel bir çalışma kapsamında öğ­ rencilere eğitimleri için para veriliyor. Dallas’ta ikinci sınıftaki öğrencilere okuduktan her kitap için iki dolar veriliyor. Chica­ go’da lise öğrencileri yüksek not aldıktan takdirde para alıyor. 123 Başkent Washington’da iyi davranış ve derslere devamlılık ser­ gileyen ortaokul öğrencilerine para veriliyor. Bazı aileler bu tür eğilimlerin öğrenmeye dair içkin motivasyonu öldürdüğü gö­ rüşünde (Turque, 2010). Ancak piyasanın eğitimin içerisinde ilerleyişi devam ediyor. Bir yandan da genel olarak bir dikkat eksikliği sendromuyla beraber okuma kapasitesinin kaybolduğuna dair haberler var. Waitingfor Superman (Süpermeni Beklemek) adlı belgesele gö­ re ABD’de ilk defa kendinden önceki nesilden daha cahil bir nesil mevcut (Harris, 2010). İngiliz Dili profesörü Mark Bauer­ lin New Yorh Times’a şunları söylemişti: ‘Gündelik hayat ve ta­ rih konusunda inanılmaz bir bilgisizlik var’ (Bemstein, 2010). Eğitimi ticarileştirmek isteyenler bunu umursar mı bilinmez. Zira güncele dair bilgiler sizi iş sahibi veya ‘mutlu’ yapmaz. Ezbere dayalı ve standartlaştırılmış dersler sistemin tamamı­ na hakim durumda. Fransız ekonomist Daniel Cohen de bunu onaylıyor: ‘Fordizm önceki yüzyıl için ne idiyse, üniversite de şimdiki sistem için aynı şey’ (Cohen, 2009: 81). Ancak eğitim, tarihsel olarak daha önce görülmemiş bir şey üretiyor. İnsan­ lara değeri gittikçe düşen ‘yeterlilik belgeleri’ veya diplomalar satılıyor. Eğitim satanlara daha fazla üretmeleri, müşterilere de daha fazla satın almaları salık veriliyor. Müşteriler eğitim satın aldıktan için borç içinde dahi olsalar, bir sonraki diploma için daha fazla borca girmeli zira en nihayetinde girilecek iş yapılan bütün yatınmlann masrafını çıkaracaktır. Bu çılgınlık prekarya için ne anlama gelmekte? Okulda öğrenilenlerin etkisini düşünün. Shop Class as Soulc­ raft adlı kitabında Matthew Crawford (2009) vasıflı emeğin de­ ğerini düşürdüğü gerekçesiyle ABD’yi eleştiriyor. Ona göre bir zamanlar öğrencilere, mesleki beceriler açısından ilgi uyandı­ ran dersler verilirdi. Ancak şimdi öğrenciler, üniversiteye giriş­ te rekabet edebilecekleri dersler almak zorunda. Gerçek beceri­ ler daha fazla sertifika uğruna feda ediliyor. Prekaryanın genişlemesi bir yanıyla eğitim sisteminin gi­ derek kötüleşmesiyle bağlantılı. Burada iş hacminin ve karın maksimize edilmesi amaçlanıyor. İngiltere’de yüzlerce kamu 124 üniversitesinin verdiği dersler sayesinde, konular akademik bir içeriğe sahip olmasa da nihayetinde akademik vasıflar edinile­ biliyor. Vergi Mükellefleri Birliği 2007 yılında buna benzer 401 adet ‘derse benzemeyen ders’ tespit etti. Bunlardan birisi Uni­ versity College Plym outh St Mark ve St John’da verilen ‘felse­ feyle dış dünya macerası’, diğeri de Leeds Metropolitan Üniver­ sitesi’nde ‘hayat tarzı yönetimi’ alanında verilen lisans derece­ siydi. lşler alternatif tıp açısından da iyi gidiyor. Richard Tomkins (2009) refleksoloji, aromaterapi, akupunktur ve bitkisel tedavi gibi alanlarda toplam seksen dört ders veren iki üniversite tes­ pit etti. Bu derslerden elli bir tanesi lisans derecesi kapsamın­ da veriliyordu. Bu derslere bakıldığında Aydınlanma’nın akıl­ cı düşünme biçiminden din ve batıl inanç odaklı duygusal bir düşünme biçimine doğru bir kayma söz konusu. Ellerinde delil olmayınca, alternatif tıp yandaşları hastalarını referans gösteri­ yor. Bu, inanç odaklı ve plasebo etkisi yaratan bir tedavi biçimi. Eğitimin metalaşması irrasyonelliği de meşru kılıyor. Bu sü­ reçte talep olması halinde her ders kabul edilebilir durumda. Ücreti ödemek isteyen bütün müşterilere satılabilir. Sonunda bir belge alınan her türlü sözde derse kaydolabilirsiniz ‘çünkü buna değersiniz’. Bu da şu demek oluyor: Siz ya da ebeveynleri­ niz dersin masraflarını ödeyebilecek durumdasınız ve biz de si­ ze nesiller boyunca oluşturulmuş bilgi yığınlarına dayalı olarak geçerli ya da bilimsel sayılan şeyleri değil, istediğinizi vermek için buradayız. Bu süreçte dersler ve sınavlar da daha kolay ha­ le geliyor. Böylece hem ders geçme oranlan artırılıyor hem de öğrencilerin okula kayıt olmaktan ve giderek şişen ücretleri ödemekten caym asının önüne geçiliyor. Üniversite masrafları, özellikle ABD’de gelir artışlarını geçti. 1970-2010 yıllan arasında ortalama hane halkı geliri % 6.5 ar­ tarken, özel üniversiteye gitmenin maliyeti % 13 yükseldi. Ya­ şadığınız eyalette bir üniversiteye gitmek istediğinizde ödediği­ niz ücret on beş kat artarken, farklı eyaletteki bir üniversiteye gitmenin bedeli yirmi dört kat arttı. Paranın değeri tepetaklak oldu. 1961 yılında tam zamanlı öğrenciler dört yıllık bir okul125 da haftada ortalama yirmi dört saat çalışırken, 2010 yılına ge­ lindiğinde bu süre on dört saate geriledi. Okulu bırakma veya mezuniyeti erteleme oranları yükseldi; öğrencilerin yalnızca % 40’ı okulu dört yılda bitirebiliyor. Hem akademisyenler hem de öğrenciler kısa dönemli kazançlar elde ediyor. Ders saatlerinin düşürülmesi sayesinde akademisyenler daha fazla zaman için kendilerini araştırmacı olarak satabilirken, şişirilmiş notlar da öğrencilerin artık meta haline gelmiş okul derecesine ulaşması­ nı kolaylaştırıyor. Ortalıkta ne kadar yoksanız o kadar kazanı­ yorsunuz. ABD’de lvy League denilen (Harvard, Comell, Yale, Columbia gibi yüksek statülü üniversitelere verilen isim) ku­ rumlardaki üst düzey akademisyenler, kampüste oldukları dö­ nemlerde neredeyse hiç ders vermiyorlar. Eskiden yedi yılda bir verilen araştırma izinleri şimdi üç seneye düştü. Bu akade­ misyenler neredeyse yedek öğretmen gibi önlerine gelen form­ lan doldurmakla mükellef. Bu noktada onları suçlamanın gereği yok. Piyasa toplumu ile uyum içinde hareket ediyorlar. İçinde bulunduğumuz sis­ tem, eğitimin mesleki etiğine dair kurallarını ortadan kaldırı­ yor. Piyasa fırsatçılığa dayalıdır. Adam Smith’in övdüğü, neoli­ beral iktisatçıların da sürekli telkinde bulunduğu şey kişisel çı­ kardan başka bir şey değildir. Ancak metalaşan eğitim alanın­ da bulunan öğretmenler ve profesörlerin çoğu sinik ya da sah­ tekar insanlar değiller. Yeni koşullara alışmaya çalışan bu in­ sanlar strese ya da depresyona girmekteler. Neoliberal devlet ticari davranışı özendirirken, yapay performans ve ölçme/de­ ğerlendirme göstergeleri aracılığıyla standartlaştırılmış öğretim yapmaya direnen eğitimcileri karşısında buluyor. Gençler ve öğretmenler, bu oyunun kaybedenleri. Bu arada, 2008 yılında yaşanan mali krize uluslararası çapta verilen tepkiye bakıldığında, kamusal eğitimde yaşanan kesin­ tiler ve maliyetin öğrencilere ve ailelerine yıkılması göze çar­ pıyor. California eski valisi Amold Schwarzenegger, Califor­ nia Üniversitesi’nin bütçesinde bir milyar dolar kesintiye git­ ti. Okul ücretleri % 20 artırıldı; ofiste çalışan ara kademe ele­ manları işlerinden oldu. Akademisyenler de ücretsiz izne ay1 26 rılmak zorunda kaldı. Schwarzenegger’in eylemleri, ülkedeki başka eyaletlerde de görüldü. lngiltere’de hükümet 2009 yılın­ da yüksek öğretimde kesinti yapılacağını duyurmuştu. Akade­ misyenlerin sendikası o dönem, otuz üniversitenin kapanaca­ ğını ve on dört bin kişilik istihdam kaybı yaşanacağını dile ge­ tirmişti. Yeni hükümet, planlanan kesintileri uygulamaya koy­ du ve yüksek öğretimin ekonomik olarak daha da işlevsel hale geleceğini vurguladı. Fen-Edebiyat fakülteleri ve sosyal bilim­ ler gözden çıkarılmıştı. Küresel anlamda devletin eğitim yatınmlarında kesintiye gi­ dilmesi özel okulların da çoğalmasına neden oluyor. ABD’nin en büyük ‘eğitim hizmeti sağlayıcısı’ konumundaki Phoenix Üni­ versitesi’ne küresel bazda yapılan kayıtların sayısı 2009 yılın­ da 384 binden 455 bine çıktı. lngiltere’de girişimciler ve şirket­ ler, okul ‘akademileri’ne sponsor oluyorlar zira bu onlara müfre­ dat ve uzmanlık alanlarına nüfuz etme imkanı sağlıyor. lşçi Par­ tisi’nin başlattığı plan, Muhafazakar/Liberal Demokrat koalis­ yon tarafından daha da genişletiliyor. Halihazırda New York’ta bir okula sponsor olan Rupert Murdoch’ın medya imparator­ luğu, Londra’da da benzer bir şeyi yapmayı planlıyor. Tabii bü­ tün bunlar yaşanırken sağ ideolojinin tuzaklarının da devrede olduğuna şüphe yok. Londra’da bir başka okulun sponsoru da, 2008’de inanılmaz bir şekilde iflas eden Lehman Brothers idi. Eğitimin bu şekilde metalaşıyor olması aslında toplumsal bir hastalık. Bunun bir bedeli var. Eğitim bir yatının malı olarak sa­ tılır, ortada sınırsız sayıda sertifika olur ve bunlara yapılan ya­ tırımlar kişiye iyi iş ve edinilen borçlan ödemede kullanılacak yüksek gelir olarak geri dönmezse, prekaryaya giren insanlar öf­ kelenecektir. İnsanın aklına limon pazarı geliyor. Sovyetler’deki eski bir şakaya göre işçiler şöyle diyorlar: ‘Biz çalışıyor gibi yapı­ yoruz, onlar da bize para veriyor gibi yapıyorlar’. Bu şakayı gü­ nümüzde eğitim için şöyle uyarlayabiliriz: ‘Onlar öğretir gibi ya­ pıyorlar, biz de öğreniyor gibi yapıyoruz’. Elitler açısından de­ ğil ama çoğunluk açısından aklın basite indirgenmesi bu süre­ cin bir kısmı. Dersler, geçme oranlan yükselsin diye basitleştiri­ liyor. Akademisyenler bu durumu kabullenmek zorunda. 1 27 Okulun prekarya için akışkan/aşması Gençlerin esnek emek piyasalarına yönlendirilmesi amacıy­ la metalaştırılmış eğitim sistemlerinin yeniden yapılandırıldı­ ğına dair işaretler var. Söz konusu emek piyasası, imtiyazlı elit bir kitle, küçük bir tekniker işçi sınıfı ve giderek büyüyen bir prekaryadan oluşuyor. Eğitim endüstrisi meta satmak üzeri­ ne kuruluysa ve pek çok öğrenci zaten profesyonel bir kariyer yapmayacaksa, ‘plebyen’ metaların üretilmesinin önü açılmış demektir. Örneğin sörf yapmayı çok seven bir genç ‘sörf bilim ve teknolojisi’ çalışmak için Plymouth Üniversitesi’ne gidece­ ğini dile getiriyor. Bunun için öğrencinin ‘haftada iki defa zo­ runlu olarak sörf yapması gerekiyor. lşte size fazla bir şey bil­ mesi gerekmeyen işçiler için içeriği boşaltılmış üniversite de­ receleri. Almanya’nın meşhur çıraklık eğitimi sistemi de küçülüyor. Bir taraftan da daha fazla sayıda genç kendisini, ileride işe yara­ yacak, fazla vasıf öğrenilmeyen ‘geçiş sistemi’ içinde, yani sınıf­ ta kalanların gittiği okullarda buluyor. Çıraklık eğitimi çok faz­ la uzmanlaşmanın olduğu ve yalnızca onaylı kurumlarda veri­ lebilecek bir süreç. Ekmek pişirmek ve hamur işi yapmak bir­ birinden ayn disiplinler. Eğer McDonald’s işletecekseniz, hiz­ met ve gıda sektöründeki standartlaşma [sistem gastronomisi) konusunda bilgi sahibi olmanız gerekir. Buna benzer dar uz­ manlık alanlan, iş bulmayı da zorlaştırıyor. 2005 yılında me­ zun olan öğrencilerin üçte birinden fazlası eğitimlerini tamam­ ladıktan sonra hala işsizdi. Sanayi dönemine göre tasarlanan eğitim sistemi bugün işlevsiz. Bu sistemden çıkacak öğrenciler, esnek bir ekonomiye uygun donanıma sahip değiller. Öğretilen içeriğin değiştirilmesinin kolaylaştırılması ve öğ­ retim haklarının da daha fazla okula verilmesi konusunda bir baskı söz konusu. Ancak Alman sistemi daha fazla genci pre­ karyaya sürüklüyor. Çocuklar daha on yaşındayken üç fark­ lı ortaokula yönlendiriliyor. En başarısız olanların gittiği Ha­ uptschule, geleneksel olarak çıraklık eğitimi veren bir kurum­ du ama artık temel olarak ortalamanın altındaki öğrencilerin 128 adeta gitmek zorunda olduğu yerlere dönüştü. Bu okuldan yo­ lu geçenler artık geçiş sistemine giriyorlar. Çıraklık sisteminin öğrencileri artık Realschulen adlı okullardan geliyor ki bu okul­ lar eskiden beyaz yakalı işçilerin çıktığı yerlerdi. Her ne kadar varlık gerekçeleri öğrencileri üniversiteye yönlendirmek olsa da en üst düzey lise sayılan Gymnasium bile çıraklık eğitimi ve­ riyor. Kısacası eğitim sistemi gençleri yönlendirebilmek adına yeni döneme ayak uyduruyor. Eğitim sistemindeki bu durum emek piyasasına da yansıyor. Örneğin devlet bürokrasisinde dört kariyer biçimi var. Çalış­ maya bu kariyer basamaklarından başlayan birisinin bir başka alana geçme şansı fazla değil. Sadece en yüksek mesleki yeter­ lilik belgesine sahip olanların ulaşabileceği bir mevki var. Böy­ lesi katı bir sistemde, hayata imtiyazlı bir noktadan başlama­ yanların umutsuz olmaktan başka yapabilecekleri bir şey yok. Sonuç olarak, Alman sistemi gençler açısından iyi işlemiyor. OECD’nin 200l’de derlediği karşılaştırmalı rakamlara göre bu ülkedeki on beş yaşındaki gençler, neredeyse diğer bütün sana­ yileşmiş ülkelerdekine göre başarısız durumda. Gençlerin beş­ te birinden fazlası doğru düzgün okuyamıyor ya da hesap ya­ pamıyordu bile. Çok sayıda genç de okulu bıraktı. Ülkenin ba­ zı kesimlerinde mesleki eğitim ve üniversite eğitimi arasında­ ki kast sistemini ortadan kaldıracak reformlar yapıldı ancak bu alanda daha yapılacak çok şey var. Almanya daha ziyade üç yönlü bir gruplandırma yolunda ilerliyor ve bu sistemin gide­ rek büyüyen bir bölümü, gençleri prekarya içinde yaşayacakla­ rı bir hayata hazırlıyor. Eğitim sistemindeki standartlaşma ABD’de de artıyor. Bu ül­ kede mesleki eğitim uzun zamandan beri erken yaşta kişinin hayatında değerlendirebileceği fırsatları yok ettiği düşüncesiy­ le hor görülmüştür. Ülkede, yüksek maaş ve küresel alanda gü­ ce giden yol üniversiteden geçer anlayışı hakim. 2005 yılında lise öğrencilerinin sadece beşte biri meslek dersleri almaktaydı. 1982 yılında bu oran üçte birdi. Ancak emeğe dair talep, dip­ loma müşterilerinin aleyhine gelişmekte. Görünüşte bunu fark eden Başkan Obama’nın Ekonomik Danışmanlar Konseyi, daha 129 fazla sayıda iki yıllık teknik üniversite derecesi önerisinde bu­ lundu. Bazı eyaletler çıraklıkları tekrar canlandırmaya çalışır­ ken akademik ve teknik müfredatı çalışma deneyimiyle bir ara­ ya getiren ‘kariyer akademileri’ çoğalıyor. Başkan Obama her Amerikalının en az bir yıl mesleki eğitim alması gerektiğini di­ le getirdi. Meslek yüksekokulları ülkedeki yeni umut. Gençleri daha düşük seviyede çalışma hayatına hazırlayan bir ara süreç yavaş yavaş şekilleniyor. Dünyanın diğer ucundaki Çin’de ise ikinci sınıf üniversite­ lerden mezun olan milyonlarca kişi prekaryaya dahil oluyor. Üniversiteye giriş yapanların sayısı 2000 yılında bir milyon iken 2010 yılında yedi milyona yükseldi. Sistem, başka yerler­ dekine benzer bir toplumsal hareketsizlik üretti (Chan, 2010). lyi ilkokullara gidenler sonrasında iyi ortaokullara gidiyor. En üst düzey üniversiteler de öğrencilerini bu okullardan seçiyor. Ancak öğrencilerin çoğu yoksul ailelerden geliyor. Dolayısıyla yoksul bölgelerde yaşıyorlar, kötü ilkokullara ve sonrasında da üniversitelerin öğrenci almadığı kötü ortaokullara gidiyorlar. 2006 yılından bu yana her yıl bir milyondan fazla üniversite mezunu işsizler ordusuna katıldı. Bu sosyal kitleye Karınca Ka­ bilesi (Si, 2009) adı veriliyor çünkü kendi sosyal ağlan içinde de­ belenip duruyorlar ya da destek bulabilmek amacıyla eski kam­ püslerinde dolaşıyorlar. Mezunlardan oluşan gruplar şehrin dış taraflarında küçük evlerde beraber kalıyorlar. Söz konusu öğren­ cilerin dörtte üçü kırsal alanlardan geliyor ve ev kaydı belgeleri yok. Hemen hemen hepsi bekar olan bu gençler, az para kazanı­ lan geçici işlerde çalışıyor ve aldıkları ücreti de paylaşıyorlar. Bu ücretler üzerinden bir yıl çalışmaları halinde dip dibe yaşadıkları evlerin ancak küçük bir kısmım almaya güçleri yetiyor. Gençlerin güvencesizlik tuzakları Üniversiteyi bitiren gençlerin önünde iki türlü prekarya tu­ zağı var. Bunlardan birincisi, borç tuzağı. Gençlerin, kendile­ ri için mesleki kimlikler ve kariyer inşa etmek istediklerini farz edelim. Bu, uzun süreli bir strateji gerektirir. Üniversiteyi bitir130 diklerinde ellerinde sertifikalar ve ödemeleri gereken borçların senetleri oluyor. Gençler okul bittiğinde, buldukları işlerin ge­ çici, aldıkları maaşın da borçlan ödemek için yetersiz olduğu­ nu görüyorlar. Yaptıkları işler, elde ettikleri mesleki beceriler ve gençlerin arzularıyla uyumlu değil. Sayıları milyonları bu­ lan yaşıtlarının, vasıflarıyla uyum göstermeyen işlerde çalıştı­ ğını görüyorlar zira bu kişiler çok özen gösterdikleri ve değerli buldukları mesleki kimliklerini kuracak işte değil, girebildikle­ ri herhangi bir işte çalışmak zorunda kalmış durumda. Üstelik potansiyel işverenlerin, gençlerin içinde olduğu borç durumu­ nu bilmesi ve bu demografik grubun ne kadar güvenilir olduğu konusunda endişe etme ihtimali de gençlerin güvencesiz çalış­ ma durumunu kötüleştiriyor. Tokyo’da öğrenciler, aldıkları öğrenci kredilerini geri öde­ medikleri takdirde kara listeye alınıyor ve geçmişe dönük şüp­ he çeken kredi borçlan da öğrencilerin halihazırda düşük olan iş bulma şanslarını daha da azaltıyor. lşe alım firmaları bunlara dikkat ediyor ve haliyle bir durum bir başka durumu tetikliyor. Genel olarak bakıldığında gençler arzulan ve bu arzulan ger­ çekleştirmek için elde ettikleri vasıflarla gelir ihtiyaçları arasın­ da sıkışıp kalıyor. lşte bu da güvencesizliğe dair ikinci tuzak. Bu durumda gençler yaşayabilmek ve borçlarını ödeyebilmek için bir gelire ihtiyaç duyduklarından geçici bir işe girebilirler. Kariyer yapma şanslarını azaltabileceğinden dolayı bu yolu seç­ meyenler de olabilir. Geleceği olmayan bir geçici işe girmemek, tembellikle suçlanmalarına neden olabilir. lşe girmeleri halinde de kaybeden taraf olmaları söz konusudur. Günümüz gençlerinin iş konusunda ebeveynlerine kıyasla daha farklı bir bakış açısına sahip olup olmadığına dair olduk­ ça fazla tartışma yürütüldü. Bir taraftan gençlerin, siyasetçile­ rin adına ‘iş-hayat dengesi’ dediği şeyi daha fazla istediği söy­ leniyor ki bu klişelere dayanan totolojiden başka bir şey de­ ğil. Kim ‘iş-hayat dengesizliği’ ister ki? Y Nesli, milenyum ku­ şağı veya ‘iPod nesli’ (kabaca 1970’lerden sonra dünyaya gelen gruplar) diye adlandırılan kişilerin, lkinci Dünya Savaşı sonra­ sında (1946-1960) doğanlara ya da her iki nesil arasında dün131 yaya gelmiş X Nesline kıyasla maddi anlamda daha az hırslı ve işlerine daha az bağlı olduğu söylenir. Bu, genç nesle sunulan iş imkanlarının doğası ya da güvencesizlik tuzağının güçlü ol­ masıyla açıklanabilir. Psikolojik ve ekonomik nedenlerden do­ layı pek çok kişinin, kısa sürede ortadan kalkması mümkün iş­ lere bağlı olma lüksü yok. ABD’de yapılan bazı çalışmalara göre çok sayıda genç çalı­ şan, işverenlerine sadık olduğunu dile getiriyor (Hewlett vd., 2009). Ancak iki farklı şirkette çalışan üniversite mezunla­ rı arasında yapılan bir ankette, Y Neslinin % 89’u ve 1946-60 arası doğumluların % 87’sinin, esnek çalışmayı önemli buldu­ ğu ortaya çıktı. Ankete katılanların üçte ikisinin de mesaileri­ nin bir kısmını uzaktan çalışarak geçirmeyi yeğlediği belirlen­ di. Her iki nesle ait kişilerin yalnızca sınırlı bir kısmı kendile­ rini ‘iş-merkezli’ tanımlarken katılımcıların çoğu işi, mutluluğa giden yol olarak görmüyordu. Her iki neslin yaklaşımı birbiri­ ne benziyor; nesiller arası farklılık ise karşılaştıkları gerçeklik­ te yatıyor. Bu çalışmaların, maaşlı işlere girmeyi başaran ve bu nedenle başkalarına göre işe daha fazla bağlılık göstermesi bek­ lenen kişilere odaklandığını hatırlatalım. lngiltere’de yapılan bir çalışmada da (Centre for Women in Business, 2009) genç profesyonellerde işe bağlılık tespit edildi ancak söz konusu çalışanlar, işlerinde terfi almamalan halin­ de başka bir yere geçmeye hazır olduklarını da dile getiriyordu. Bu kişiler, ebeveynlerinin organizasyona olan güveninin sarsıl­ dığını hissediyor ve benzer bir hayal kırıklığıyla karşılaşmak is­ temiyorlardı. Bazı çevrelere göre Büyük Ekonomik Durgunluk, Y Neslinin ‘her şeyi hak etme’ duygusunu gerçeklerle yüzleştir­ di (Tulgan, 2009). Hiçbir şey değilse bile ekonomik durgunluk gençlerin, sistemin kendilerine karşı olduğu düşüncesini güç­ lendirmiş durumda. Sonuç itibarıyla prekarya tuzağı, gençlerin hayata dair arzu­ larıyla, gerçek bir yanı olmayan gelecek planlan çerçevesinde insanlara çeşitli eğitim belgeleri satan ‘beşeri sermaye’ hazırlık sistemi arasındaki uyumsuzluğu yansıtmakta. Piyasadaki işle­ rin çoğu yıllara dayalı bir eğitim gerektirmiyor. Dolayısıyla eği132 timin insanları iş hayatına hazırlıyormuş gibi sunulması, sonu hayal kırıklığına giden gerilimler ve sıkıntılar yaratır. Stajyerlik çılgınlığı Bütün bunlar yaşanırken bir taraftan da özellikle gençleri he­ def alan yeni bir güvencesiz iş biçimi ortaya çıkıyor. Eskiden deneme süreli istihdam biçimleri vardı ve bunlar en azından çı­ raklık gibi istikrarlı bir işle sonuçlanırdı. Stajyerlikte böyle ol­ muyor. Stajyerliğin doğrudan ya da dolaylı bir biçimde düzenli bir işe kapı açan faydalı bir deneyim olduğu söyleniyor. Pratik­ te ise çok sayıda genç, işverenler tarafından ucuz ve kolay elden çıkarılabilecek emek olarak görülüyor. Gençler ise karşılığında para almadıkları ya da az para aldıkları stajyerlikler için, ken­ dilerine meşgale bulmuş olmak, beceri elde etmek, sosyal çev­ relerini genişletmek ve staj yaptıkları yerde işe başlayabilmek için birbirleriyle acımasız bir rekabet içine giriyor. Stajyerlik, bazı ülkelerde orta sınıf gençler için yetişkinli­ ğe geçişi simgeliyor. Mesela ABD’de ‘sanal stajyerler’ bile var. Bu stajyerler, bir ya da daha fazla şirket için uzaktan çalışıyor, araştırma yapıyor, satış konuşmaları yapıyor ve pazarlama, gra­ fik tasanın, sosyal medya geliştirilmesi gibi alanlarda katkıda bulunuyor. Öğrenciler bir taraftan gelecekte muhtemel iş alan­ lan ile tanışırken, izolasyon ve sosyal çevrenin istenildiği kadar genişletilememesi gibi sorunlar da yaşanabiliyor. ABD’de stajyerler iş aradıkları iddiasında bulundukları sü­ rece, ayda dört yüz dolar civarında işsizlik yardımı alabiliyor. Stajyer olmanın, aslında işsizliği gizleyen, suni istihdam sağla­ yan ve özgeçmişleri parlatan bir işlevi var. Bu ülkedeki federal yasalar, tam zamanlı çalışanların stajyerlerle ikame edilmesini yasaklıyor ancak bunun kontrolünü yapmak zor. Bazı firmalar yasal yaptırımlardan sıyrılmak için stajyerliği ders kredisi alın­ masıyla sınırlandırmaya çalışıyor. Dolayısıyla bazı genç işçiler, staj yapabilmek amacıyla okula kaydoluyor. İşsiz kalan genç­ ler de staj piyasasına giriyor. Staj başvurusu yapanlara kariyer­ lerinde bir değişiklik yapmak istediklerini ya da yeni bir şey133 ler öğrenmek istediklerini söylemesi salık veriliyor. Bir başka deyişle, işsiz kaldıktan ve yapacak bir şeyleri olmadığım söy­ lemeleri önerilmiyor (Needleman, 2009). Bütün bunlar insanı umutsuzluğa sevk eden durumlar. Stajyerlik, bir taraftan emek piyasası politikasının içine de girdi. Güney Kore’de 2008 yılında oluşturulan ldari Stajyer­ lik Planı, mezunlara geçici iş verilmesini sağlıyor. Bu plan çer­ çevesinde söz konusu mezunların on bir aya kadar devlet dai­ relerine ya da kamu ajanslarına yerleştirilmesi sağlanıyor. Staj­ yerler, memur olarak tanımlanmadığı gibi Çalışma Standartla­ rı Yasası yahut Hükümet Resmi Yasası kapsamına da girmiyor. Bu programa giren stajyerlerin kamu görevlisi olarak işe girme­ si yasak. Söz konusu stajyerlerin daha sonra tam zamanlı çalı­ şan olması mümkün değil ve bu stajyerlere asgari ücretin altın­ da bir para ödeniyor. lşçi eğitimi, özellikle de uzaktan eğitim almaları mümkün ancak staj süresi şart koşulan üst limit olan on bir aya denk düşmediği için, stajyerlerin çoğu beş ay kadar staj yapıyor. Bir ankette, katılımcıların yalnızca % 8’i staj saye­ sinde mesleki beceriler geliştirdiklerini dile getirdi. lngiltere’de stajyerlerin çoğu orta sınıf kökenli. Bu aileler, çocuklarının özgeçmişlerini geliştirmelerine ve arkasından bir işe girmelerine destek olabilecek güce sahip. Üstelik medya ve başka prestijli sektörlerde staj için açık artırmalar bile yapıldı­ ğı oluyor çünkü karşılıksız ya da az maaşlı ‘iş deneyimi’, ‘düz­ gün işler’e erişim konusunda giderek gerekli hale geliyor. Her ne kadar birisini ücret ödemeksizin istihdam etmek yasa dışı olsa da, stajyerlerde durum bundan ibaret. 2009 yılında görü­ len bir davada (Nicola Vetta-London Dreams) stajyerlerin asga­ ri ücret almaya hakkı olduğuna karar verildi. Davaya konu olan stajyerin bir film şirketinde ‘masrafların karşılanması’ temelin­ de çalışmayı kabul etmesine rağmen böyle bir karar verildi. Ya­ sal açıdan şuna vurgu yapılıyordu: Hiç kimse yasal olmayan düzenlemelere ‘evet’ diyemez. Ancak karar böyle olsa da yaşa­ nanlar tam tersi yönde. Stajlar, prekarya içinde olan ve prekaryaya girmesi muhte­ mel kişiler için tehdit niteliğinde. Bir ödeme yapılıyor olsa bi134 le, stajyerler ucuz, sonu belli olmayan işlere giriyor ve böylece iş bulması muhtemel başka kişilerin maaşlannın ve elde edebi­ lecekleri fırsatlann azalmasına neden oluyor. Staj, birkaç gen­ ce avantaj sağlayabilir ama genellikle piyango bileti almaya da­ ha çok benziyor. Maddi kaynağı kişinin ailesi tarafından sağla­ nan özel bir yardım gibi de düşünülebilir. Sonuç olarak stajyerlerin sadece zengin ülkelerin ve orta sı­ nıf gençlerin bir özelliği gibi düşünülmemesi gerekir. Güney Kore dışında Çin’de de stajyerler var. Honda’nın Foshan’daki büyük şanzıman fabrikasında yaşanan bir grev, fabrikada çalı­ şanların üçte birinin stajyerlerden meydana geldiğini, dolayı­ sıyla Çin imalat sektöründe öğrenci ve geçici işçilerin ağırlıklı olarak kullanıldığını ortaya koydu (Mitchell, 2010). Nesle dayalı gerilim Sanayileşmiş ülkelerde gençler, çalışmaya başladıktan sonra kazandıkları düşük ücretlerden yapılan kesintilerle, sayısı gi­ derek artan emeklilere destek olurlar. Demografik veriler en­ dişe verici. Yaşlanma trendinin en fazla görüldüğü Japonya’da her emekliye destek olan işçi sayısı 1950 yılında on iken 2000 yılında dörde düştü. 2025 yılında bu sayının ikiye kadar gerile­ mesi bekleniyor. Ülkenin sosyal güvenliğe ayırdığı bütçenin en az % 70’i yaşlı nüfus için kullanılırken, çocuk bakımına harca­ nan bütçe % 4 (Kingston, 2010). Bu durumun yaşlı nüfusu na­ sıl etkilediğine döneceğiz ama önce gençlere olan etkisine ba­ kalım. 21. yüzyılda gençlik, her ne kadar bu ihtimal azalsa da bir yerlerden bir kariyer yapmaya başlamak amacıyla daha yük­ sek maliyetler altına girerek daha fazla vasıf edinmek için çaba­ lamakla kalmıyor. Üstelik bu amaçlannda başanlı olsalar bile, bugünün işçileri gibi dünün çalışanlannın emekliliklerine kat­ kıda bulunmak durumundalar. Toplumdaki yaşlanma sorunu nedeniyle bunun maliyeti de giderek arttığından devlet, bugü­ nün çalışanlarının yapacağı katkı paylarını arttırıyor ve günü­ müz çalışanlarının emeklilik yaşım da erteliyor. Bu yetmezmiş 1 35 gibi devletten gelecekte alınacak emeklilik gelirinin de reel de­ ğerini azaltıyor. Bugünün işçilerine, katkısı önceden belirlen­ miş planlara daha fazla katkı yapmak suretiyle (çalışanlar ön­ ceden garanti edilmiş emeklilik geliri yerine, değeri düşebile­ cek yatının fonlanna katkı yapıyor) daha fazla risk üstlenme­ leri gerektiği söyleniyor. Çoğu zaman işçilerin, onlann yerine yatının yapacak emeklilik fonlanna katkı yapmalan gerekiyor. Üstelik söz konusu fonlann gerçekten yatının ehli olup olma­ dığına bakılmıyor bile. Sessizlik ve 2008 sonrası ekonomik durgunluk Gençler iş piyasasına türlü sıkıntılarla giriyor. İşsizlik, sta­ tü açısından hayal kırıklığı, ekonomik anlamda güvencesizlik ve nasıl kariyer yapılacağı konusunda yaşanan belirsizlik, bun­ lardan bazılan. Pek çok ülkede gençlerin yaşam koşullannı ta­ nımlayan bir durum. Mali kriz, gençleri feci şekilde vurdu. Mil­ yonlar işinden oldu, milyonlarcası da iş piyasasına giremedi. lş bulanlann aldığı ücretler ise, kendilerinden önceki nesillerin­ kine oranla düşük. 2010 yılında, lspanya’da genç işsizliği ( 1624 yaş arası) % 40’tan fazlaydı. Bu oran lrlanda’da % 28, ltal­ ya’da % 27, Yunanistan’da ise % 25’ti. Amerikalı gençler arasın­ da işsizlik oranı şaşırtıcı bir şekilde % 52’ye ulaşmıştı. Dünya genelinde gençlerin iş piyasasından çıkma oranı, yetişkinlerin üç katıydı. Gençlerin çoğu tekrar okula dönüyor ya da dönme­ ye çalışıyor ve bu da ‘vasıf artırma sarmalını daha da kötüleşti­ rip iş için gerekli niteliklerin üzerine çıkıyordu. Japonya’da kriz sonrasında şirketler üst düzey yöneticilik­ le sonuçlanan pozisyonlardaki maaşlı çalışan kadrolanna alım­ ları dondurunca, gençlerin prekaryaya savrulması da hızlan­ dı. Geleneksel olarak üniversite mezunlan her yılın Mart ayın­ da, kendilerine hayat boyu istihdam sağlayan bir işe girerdi. l990’lann başlanndaki ekonomik durgunluk döneminde bun­ da kısmi bir yavaşlama oldu ancak 2008 yılından sonra bu sı­ kıntı daha da arttı. 2010 yılında her beş mezundan birisinin de­ ğerlendirebileceği bir iş teklifi yoktu. Maaş sistemi çökmektey136 di. Büyük ve orta ölçekli firmaların neredeyse yarısı, düzen­ li çalışacak işçi almayı düşünmediklerini açıkladı. Hal böyle olunca mezunların, hayatın getirdiği yeni koşullara alışması ge­ rekiyor zira işverenler hayat boyu maaşa dayalı çalışma norm­ larını terk ediyor. Gençlerin iş piyasasında yaşadığı sıkıntılara bir de bunla­ rı dile getirememenin ve güvencesiz gelecekleriyle ilgili olarak seslerini çıkaramıyor olmalarının yükünü ve yabancılaşmaları­ nı eklemek gerekiyor. Düzenli işçilerin 20. yüzyılda sendikalar ve toplumsal hareketler aracılığıyla elde ettiği hakların güçlen­ dirilmiş olması, genç prekaryanın sendikalara uzak durmasına neden oluyor. Prekaryanın genç kesimi, sendikayı , eski çalışan­ ların sahip olduğu ancak kendilerinin erişemeyeceği birtakım imtiyazları koruyan bir kurum olarak görüyor. Sendikaların es­ ki kalesi sayı labilecek lspanya ve ltalya’da gençler, kati şekilde sendikaları reddediyor. Tabii adil olmak gerekirse sendikalar, sosyal hakların geçici işçilere de verilmesini istiyor ancak bun­ da başarılı olamıyorlar. Sendikaların karşı karşıya olduğu ger­ çeklik ise şu: Ücretler düşüyor, işler başka coğrafyalara dağılı­ yor ve bu da sendikaların meşruiyetini zayıflatıyor. Öyle ki sos­ yal demokrat siyasetçiler, sendikalarla aralarına mesafe koyma­ nın yollarını arıyorlar. Sendika liderleri de durumu açıklamak­ ta güçlük çekiyor. 20 10 yılında AFL-CIO başkanı seçilen Ric­ hard Trumka da bu gerçeği şöyle kabullendi: Gençler, sendika­ lan ebeveynlerinin ekonomisinin kırıntısı olarak görüyor. Bugünün gençleri üretim sürecinde kolektif birlikler kurmak konusunda sıkıntı yaşıyor. Bu, kısmen geçici bir iş piyasasının parçası olmalarından ve uzaktan çalışmalarından kaynaklanı­ yor. Gençler, dünyanın göçebe nüfusunun büyük çoğunluğu­ nu oluşturuyor. Bir yerden bir başka yere, bir intemet kafeden bir başkasına gidiyor ve buraları çalışma yahut oyun yeri olarak kullanıyor. San Precario Connection hareketinden Alessandro Delfanti’nin de dile getirdiği gibi ‘Bizim neslimiz, üretim ala­ nında çatışma yaratma hakkını kaybetti’ Oohal, 2010). Bu doğ­ ru ama gençlerin bir çeşit kolektif sese ihtiyacı var. 1 37 Kasvetli manzaralar Gençlerin önünde bir dizi zorluk var. Çoğu için güvencesiz­ lik tuzağı söz konusu. Metalaşmanın hakim olduğu bir eğitim sistemi, statüleri açısından gençleri sıkıntıya sokuyor. Bazda­ n için prekarya içinde bir süre de olsa kalmak, eğitim ve ma­ aşlı zenginlerin ya da elitlerin dünyası arasında bir geçiş ola­ rak değerlendirilse de çoğunluk için gelecek, herhangi mesleki bir kariyer ihtimalini barındırmayan geçici işler dizisi anlamı­ na geliyor. Gelecek, giderek daha fazla kişi için, ‘istihdam edi­ lebilirlik’, ‘prezentable’ ve ‘esnek’ olmak kendini eğitmek anla­ mına geliyor ki bunların hiçbirisi gençlerin istediklerine denk düşen şeyler değil. Bazı gençler için bütün bunlarla mücadele etmek fazlasıy­ la zor. Eğitim ve güvencesiz işler arasındaki çatışmaya verilen tepkilerden birisi, iş aramayı tamamen bırakmak olarak ortaya çıkıyor. ltalyan gözlemciler, buna ‘alternativi’ ya da ‘kognitarya’ adını veriyor. Bu gruba dahil olan kişiler, yaratıcılık ve özerk­ liği, güvenceli hayatlara tercih ediyor (Florida, 2003: 35). Ta­ bii bu az sayıda kişi için geçerli ve Faustçu bir pazarlığı temsil etmekte. Bugün tadı çıkarılan özgürlük ve heyecan, daha son­ ra kişiye emeklilik ve başka maddi konfor olarak maliyet anla­ mında geri dönüyor. Ancak bu, pek çok kişinin duygularına hi­ tap eden bir seçim. Warren Buffet’ın bir kartopu teorisi var. Bir insan yetenek ve arzularını ne kadar erken tanımlarsa, bunların ebat ve şiddet açısından güçlenmesi için o kadar uzun süre beklemek zorun­ da kalıyor. Dolayısıyla insanın en değerli yıllan olan gençlik, güvencesiz işlerle geçmişse, gelişme gösterme kapasitesi de o kadar hasar görüyor. Gençleri sinirlendiren şey işte tam da bu. Dolayısıyla durum bundan ibaret. Prekaryanın içindeki gençler, eğitim imkanlarının daralması ve hayatın metalaşması­ na karşı mücadele ediyor. Bu süreçte ticarileşmiş eğitim süreç­ leri ile yabancılaşmaya neden olan, aşırı kalifiye kişileri istih­ dam eden işler arasında bir çatışma söz konusu. Gençler bir ta­ raftan statü konusunda hayal kırıklığı yaşıyor ancak ebeveynle138 rinin dahil olduğu neslin çalışmayı yücelten tavırlarım da red­ dediyorlar. Birtakım meseleleri tekrar düşünmek gerekiyor. Yaşlılar: Sızlananlar ve sırıtanlar Dünya ‘yaşlanıyor’ ifadesi, artık gündelik hayatımızın ve keli­ me dağarcığımızın bir parçası oldu. Ancak aynı süreci gençleş­ mek olarak da tanımlayabiliriz çünkü insanlar bir yandan daha uzun yaşar ve yaşlı nüfusu artarken, ‘yaşlılar’ olarak adlandırı­ lan grup daha uzun süre aktif kalıyor. Bugünün yetmiş yaşın­ daki nüfusunun dünün elli yaşındaki nüfusuna tekabül ettiği­ ni sıkça duyuyoruz. Bunu birtakım insanların meseleyi olum­ luya yorması olarak görebilirsiniz ama ana hatlarıyla doğruluk payı var. Gençler doğru dürüst bir hayat yaşamakta zorlanırken, yaş­ lıların da kafası karışık. Bu kafa karışıklığı bazılarında hoş ba­ zılarında ise nahoş bir hal alıyor. On yıllar boyunca toplumda istenmedikleri söylenen yaşlı kesim, ekonomik durgunluk dö­ nemlerinde de emekliye ayrılmıştı. Ancak şimdi bu kesime da­ ha fazla çalışmaları gerektiği söyleniyor. Neoliberal dönemin ilk ekonomik durgunluk döneminde, yani 1980’lerde zengin ülkelerin hükümetleri yaşlı nüfusla ilgi­ li birtakım tedbirler aldı. Her ne kadar çalışma kapasiteleri ol­ sa da hükümetler bu kesime kapasitesizlik yardımı ve özel iş­ sizlik yardımı sağladı veya bu insanları erken emekliliğe sevk etti. Burada amaç gençlere iş alam açmaktı. Bu yol o dönem için siyasetçilerin aklına yatsa da, bunun maliyeti yüksek ol­ du. Söz konusu politikanın temel sonucu, etkin emeklilik yaşı­ nın resmi emeklilik yaşının altına düşmesi oldu. OECD ülkele­ rinde 2004 yılına gelindiğinde 50-64 yaş arası nüfusun yalnız­ ca % 60’ı iş sahibiydi. 24-49 yaş arası nüfusta bu oran % 76 idi. Bu arada zengin ülkelerde, genç kadınlar artık çocuk yap­ mıyordu. Doğurganlık oram, nüfus yenileme oranının altına düştü. Birdenbire hükümetler patlamaya hazır ’emeklilik yaşı bombası’ konusunu düşünmeye başladı zira emekliliği gelen­ lerin sayısı, iş piyasasına girip başkalarının emekliliğine katkı 139 sağlayabilecek gençlerin sayısını aşıyordu. Haliyle bir kriz ka­ pıdaydı. Emekliliğin yavaş ölümü Her ne kadar çok uzun sürmese de emeklilik dönemi, mo­ dem dünyanın mucizelerindendi. Küreselleşme yanılsamasının bir parçasıydı. Sanayileşmiş ülkelerde birkaç yıl boyunca ver­ gi ve sosyal güvenlik katkılannın net oranına denk gelen zo­ runlu emeklilik paylan, geçmiş dönemin net kazançlannın % 70’ine ve düşük ücretlilerin de % 80’inden fazlasına denk dü­ şüyordu. Hollanda’da 2005 yılında ortalama net emeklilik geli­ ri, net medyan gelirden yüksekti. İspanya’da bu % 80’in, ltalya, İsveç, Kanada ve Fransa’da % 60’ın üzerindeyken, Almanya ve ABD’de yaklaşık % 60’tı. OECD içindeki önemli ülkeler arasın­ da sadece İngiltere ve Japonya’da % 50’nin altındaydı. İngilte­ re’de kamu emekliliği o kadar düştü ki Thatcher hükümetinin mahvettiği kazançlarla olan bağ, 2012 yılı itibanyla eskiye dön­ dürülmeye çalışılıyor. Siyasetçileri ve emeklilik fonu analizcilerini korkutan şey ta­ mamen aritmetiğe dayalı. Dünyada altmış beş yaş ve üzeri nü­ fus, 2010-2040 arasında ikiye katlanarak % l 4’e ulaşacak. Ba­ tı Avrupa’da eğer göç konusunda kolaylık sağlanmazsa, bu nü­ fusun oram % 18’den % 28’in üzerine çıkacak. 2050 yılına ge­ lindiğinde dünyanın dokuz milyarlık nüfusunun beşte biri alt­ mış yaşın üzerinde olacak. Bugünün zengin ülkelerinde bu oran üçte bire tekabül edecek. Her on kişiden birisi seksen ya­ şın üzerinde olacak. Gelişmekte olan ülkelerde altmış yaş üzeri nüfus zaten 490 milyondan fazla. Bu sayı 2050 yılında bir bu­ çuk milyara çıkacak. 2010 yılında beklenen yaşam süresi altmış sekiz yıl iken, Birleşmiş Milletler bunun 2050 yılında yetmiş al­ tıya ulaşacağını tahmin ediyor. Zengin ülkelerde bu, yetmiş ye­ di yaştan seksen üçe ulaşacak. Kadınlar erkeklerden ortalama beş yıl fazla yaşadığı için, dünyada çok daha fazla kadın olacak. Bazılan ise uzun yaşam süresi konusunda daha iyimser. Bu gözlemciler, yaşam süresinin uzamasının şimdiden her yıl üç 140 aylık bir artışa denk düştüğünü tahmin ediyorlar. Buna göre yaşam süresinin uzun olduğu ülkerde beklenen yaşam süresi 2050 yılına gelindiğinde doksan yılı aşacak. Bu süre artarken, aktif ol.abilme yetileri de çoğalıyor. 65 yaş üzeri nüfusta engelli­ lik azaldı. Yatalak olma, artık hayatın son senesine sıkışmış du­ rumda. Dolayısıyla aktif olan yaşlıların sayısı daha da artacak. Sorun şu ki emeklilik gelirleri, 2 1 . yüzyılda karşılaştığımız gerçekliğe göre tasarlanmış değil. ABD, yaşlı yoksulluğunu en­ gellemek adına sosyal güvenlik sistemini 1935 yılında uygula­ maya koyduğunda, emeklilik yaşı altmış beş, beklenen yaşam süresi de altmış iki idi. O zamandan bu yana beklenen yaşam süresi yetmiş sekize yükseldi. 1983 yılında ABD, emeklilik ya­ şını ufak adımlar çerçevesinde 2027 yılına kadar altmış yedi­ ye yükseltmenin önünü açtı. Bu şu demek oluyor: Eğer baş­ ka değişiklikler yapılmazsa, elde edilecek olan emeklilik geli­ ri, 1930’lara kıyasla çok daha fazla yıl için geçerli olacak. Buna benzer gelişmeler, diğer zengin ülkelerde de karşımıza çıkacak. Analizimizin temel noktası şu: Ortalama bazda insanlar emeklilik döneminde uzun bir süre geçirebiliyor. 2007 yılın­ da OECD’nin yaptığı tahminlere göre üye ülkelerde erkekler 14-24 yıl, kadınlar da 21-28 yıl arası emekli hayatı yaşıyorlar­ dı. Bu, 1970’teki durumdan % 50 fazlaydı ve üstelik beklenen yaşam süresi açısından gelecekten ziyade 2007 baz alındığı için düşük bir tahmindi. Durum, mali açıdan sürdürülebilir değil. IMF’ye göre finansal krizin maliyeti, ‘yaşlanma krizi’nin ya­ nında solda sıfır kalacak. Örgütün tahmini, emeklilik fonu ko­ nusunda mevcut baskılara göre yapılıyor ki bu baskılar da mev­ cut iş gücü katılımı modelinin ve artan ‘ileri yaş bağımlılık’ ora­ nının ( 15-64 yaş arası nüfusun 65 ve üstüne bölünmesiyle bu­ lunuyor) devamı niteliğinde. Avrupa Birliği’nde 2040 yılın­ da bu oran dörtten ikiye düşecek. Haliyle bugün bir emeklinin katkı paylan dört çalışan tarafından sağlanırken, ileride katkı sağlayanların sayısı sadece iki olacak. Üstelik 15-64 yaş arasın­ daki herkes iş piyasasında olmadığından sıkıntı daha da büyük. Bunu da hesaba kattığımızda, ileri yaş bağımlılık oranı yaklaşık üçten bir buçuğun altına düşecek. Kabaca söyleyecek olursak, 141 iş piyasasındaki her üç kişinin, bir emeklilik planı kapsamına giren altmış beş yaş üzeri iki kişiyi desteklemesi beklenecek. Ancak bu gerçekleşmeyecek. Endüstriyel döneme ait emek­ li ikramiyesi ile birlikte emekli olma fikri de giderek ortadan kalkacak. Mali krize verilen tepkiler şöyle sıralanabilir: Erken emeklilik planlarını ve yaşla alakalı kapasite eksikliği yardım­ larını iptal etmek, devletten gelen emeklilik yardımlarını azalt­ mak, devletten emeklilik yardımı ve tam emekli ikramiyesi ta­ lep edilebilecek yaşı artırmak. Emekliliğe katkı oranlan arttı­ ğı gibi insanların emekli parasını tamamen elde edebilecekle­ ri yaş da arttı ki bu yaş artışı, kadınlar açısından daha fazla ol­ du. Devletten emekli maaşı talep edebilmek için gerekli katkı­ ların tamamlanacağı süre artarken emeklilik gelirinin eksiksiz alınabileceği yıl sayısı daha da arttı. Bazı ülkelerde, özellikle de lskandinavya’da, emekli olabilmek için gereken yasal yaş sını­ n, beklenen yaşam süresi ile aynı. Dolayısıyla insanların ortala­ ma yaşam süresi arttıkça ve tıp ilerledikçe, emeklilik hakkı da ileri bir tarihe atılacak. Bütün bunlar, eskiye dayalı toplumsal sözleşmenin parçalan­ ması anlamına geliyor. Fakat karşımızdaki resim daha karmaşık zira hükümetler emekliliğin bütçede büyük bir gedik açtığı gö­ rüşünde ve yaşlanmanın emek arzına etkisi konusunda endişe­ li. Ekonomik durgunluk bağlamında tuhaf görünebilir ama hü­ kümetler, ileride işçi sıkıntısı yaşanacağı kaygısıyla, yaşlı işçile­ re emeklilik vermek yerine onları iş piyasasında daha uzun süre tutmayı amaçlıyor. Bu amaca ulaşmak için yaşlıların prekaryaya dahil olmasını kolaylaştırmaktan daha iyi ne olabilir ki? Erken emeklilikten emekli emeğine Burada politika yapan mercilerin açık bir kapısı var. Daha fazla sayıda iş güvencesiz hale geldiği için, yaşlılar bu tip işle­ ri kabul etmek konusunda daha elverişli bir konumda. Aynı şe­ kilde yaşlı nüfus arttığı için de daha fazla iş güvencesiz hale ge­ liyor. Dolayısıyla uzun zamandır devam eden bir trend, şimdi tersine dönüyor. 142 İngiltere bu konuda iyi bir örnek. Les Mayhew (2009) iş pi­ yasasındaki kişilerin payının, özel emekliliğe hak kazanma ya­ şı olarak görülen elliden itibaren azaldığını dile getiriyor. Yaş altmış dördü gösterdiğinde erkeklerin yarıya yakını, kadınların da üçte birinden azı iş piyasasında aktif olarak yer alıyor. Bu in­ sanların çoğu sağlıklı ve 50-70 yaş arası insanların sağlığı gide­ rek iyileşiyor. Kişi ne kadar sağlıklı ve eğitimli olursa, ileri yaş­ larda da ekonomik olarak o kadar etkin oluyor. Mayhew’a gö­ re ortalamada insanlar mevcut emeklilik yaşı olan altmış beşten sonra 1 1 yıl daha çalışacak kadar sağlıklı durumda. Çalışabile­ cek durumdaki yaşlıların içinde bulunduğu havuz çok geniş. Çok sayıda yaşlı zaten kayıt dışı bir şekilde çalışıyor ve pre­ karya içinde yer alıyor. Gerçekten de yaşlılar, prekaryamn ge­ nişlemesinin temel etkenlerinden birisi. Yaşlılar ucuz iş gücü kaynağı. Düşük ücret ve çok az sosyal yardım aldıkları gibi iş­ ten atılmaları da daha kolay oluyor. Bazı açılardan göçmenle­ re benzeseler de bazı açılardan benzemiyorlar zira yaşlıların dar anlamıyla güvencesiz bir varoluşa olumlu yaklaşmaları söz konusu. Sadece bir iş için talep edilmek bile anlan müteşekkir kılıyor. Zaten gönüllü olarak çalışan çok sayıda yaşlı işçi var. Yaşlıların haklarım savunmak amacıyla kurulan Age Concem adlı örgüt, İngiltere ekonomisine yılda otuz milyar sterlin kat­ kı yaptıklarım ve bunun içinde torun bakıcılığı (ve artan şekil­ de ebeveynlik) gibi faaliyetlerin yer almadığım dile getiriyor. Kısa dönemli geçici işler ya da kendi işinde çalışmak, yaş­ lı nüfusa cazip geliyor. ABD ve Fransa ile Almanya dışında­ ki Avrupa ülkelerinde yapılan kamuoyu yoklamalarında, İkin­ ci Dünya Savaşı sonrasında dünyaya gelen neslin daha fazla emekli maaşı için daha uzun süre çalışma yanlısı olmakla be­ raber, kısa dönemli iş istediği de ortaya çıktı. 2007 yılında Eu­ robarometer tarafından yapılan bir araştırmada ise Amerikalı­ ların % 6l’den fazlasının bir işte çalışmaktansa kendi işini yap­ mayı tercih ettiği belirlendi. Kendi işini yapmanın getirdiği öz­ gürlük ve risk konusunda yirmi dört yaş altı Avrupalıların da bir o kadar istekli olduğu ortaya çıkarken, daha yaşlı Avrupalı­ lann bir yerde çalışmaya biraz daha meyilli olduğu belirlendi. 143 Ancak yaş farkı, ulusal farkların üzerini örttü. Çalışmaya göre Portekizlilerin % 57’si, Belçikalıların da % 30’u kendi işinde ça­ lışmayı tercih ediyordu. Yaşlıların emeklilikten sonra iş piyasasında yer almasını ko­ laylaştırmaya dönük politikalara destek de artıyor. Buna dö­ nük tavırlar ülkeden ülkeye değişiklik gösterse de gençler de yaşlılar da bunu olumlu karşılıyor. İngiltere, Danimarka, Fin­ landiya ve Hollanda’da neredeyse her on kişiden dokuzu Euro­ barometer’a, istemeleri halinde yaşlı insanlara iş bulmaları ko­ nusunda yardımcı olunması gerektiğini söyledi. Ancak Yuna­ nistan’da % 55’lik bir kesim buna karşı çıktı. Yine Yunanistan, Kıbrıs, Macaristan, İtalya ve Portekiz’de çoğunluk, yaşlıların gençlerin elindeki işleri alacağı konusunda hemfikirdi. 2008 sonrası ekonomik durgunlukta hükümetler, 1980’ler­ de yaptığının tam tersini yaptı ve engelli sosyal yardımlarını kı­ sıtlayarak hem emekliliği zorlaştırdı hem de böylece yaşlı kesi­ mi emek piyasasında kalmaya teşvik etti. Pek çok yaşlı kişi de finansal kriz nedeniyle emeklilik tasarrufları eridiği için, emek­ lilik planlarını erteledi. Gerçekten de 2008 krizi sonrasında yaşlı istihdamındaki dü­ şüşün genç istihdamındaki düşüş kadar olmaması manidar. ABD’de, emeklilik sistemlerinin erimesi sonucu yaşlı emeği ar­ zında artış meydana geldi. Bir ankette elli yaş üstü katılımcıla­ rın % 44’ü emekliliği ertelemeyi, yarısının da beklenenden üç yıl daha fazla çalışmayı planladığı ortaya çıktı. ABD emek gü­ cünün çeyreğinden fazlası elli yaşın üzerinde. Bu da yaşlılar­ dan oluşan emek gücünde önemli bir artış anlamına geliyor. İs­ tihdam Yardımları Araştırma Enstitüsü’nün her yıl yaptığı an­ kette, bu dönüşümün muazzam olduğu görüldü. 2007 yılında ankete katılanların % l 7’si altmış yaşından önce emekli olma­ yı planlarken, 2009’da bu oran % 9’a gerilemişti. 60-65 yaş ara­ sında emekli olmayı planlayanların sayısında da azalma söz ko­ nusuydu. Altmış beşinden sonra emekli olmayı planlayanların oranı % 24’ten % 3 l ‘e yükselirken, hiçbir şekilde emekli olmayı düşünmeyenlerin oranı % l l’den % 20’ye çıktı. Bakış açıların­ daki değişiklik gerçekten de müthiş. 20. yüzyılda gerçekleşen 144 her ekonomik durgunluk döneminde ortaya çıkan tipik ‘ikin­ ci işçi’ etkisi değil bu. Tamamen yeni bir şeyle karşı karşıyayız. Yaşlanmak, nesiller arası ilişkiler açısından tuhaf zorluk­ lar yaratıyor. Sanayi toplumunda gençler ve genç yetişkinler çocuklanndan sorumluydu ve ebeveynleri konusunda endişe duymazlardı çünkü bu kişiler ya hayatta olmaz, ya fazla yaşa­ maz ve yaşasalar da fazla talepleri olmazdı. Şimdilerde hayatla­ nnı prekarya içinde gereksiz gören daha fazla sayıda genç, ai­ lelerine destek olmayı düşünemiyor çünkü bu süreç uzun sü­ rebilir. Üstelik ileride çocuk yapma ihtimali de göz önüne alın­ dığında, ebeveynlerine bakma düşüncesi daha da bunaltıcı ha­ le geliyor. Dolayısıyla yaşlılar çocuklanndan destek görme şansını yiti­ riyor. Durum böyle olunca da daha fazla sayıda yaşlı, prekar­ yanın bir parçası olmaya istekli hale gelip iş piyasasına giriyor. Ancak devlet burada tarafsız değil. Aile desteğinden mahrum yaşlı nesil mali bir yük halini alabilir. Bazı hükümetler buna karşı hoşgörülü olmayı reddediyor. Çindistan bu anlamda ba­ şı çekiyor. Hindistan’da olduğu gibi Çin’de de 1996 yılında bir yasa geçti ve böylece yetişkinlerin ebeveynlerine bakmasını zo­ runlu hale getirdi. Çin devleti Konfüçyüs geleneğini resmi ha­ le getirerek aslında bu geleneğin baskı altında olduğunu açığa vurmuş oldu. 4-2- 1 kuralının, yani kişinin ebeveynleri ve on­ ların ebeveynlerine bakması zorunluğunun yaygınlaşmasından korkuluyor. İnsanlar da coğrafi hareketlilik nedeniyle üç nesle dayalı bir birim içerisinde yaşamayı giderek zor buluyor. Başka ülkelerde devlet, ‘çalıştınlabilir’ yaşlı nüfusun iyiden iyiye güçten düşmüş yaşlı nüfusa bakmasına ve kadınlann da hem çocuk hem ebeveynlerine bakıp hem de çalışmasına bel bağlamış durumda. Onların yetişemediği yerde de bakım evleri ve sosyal hizmet uzmanları devreye girecek. Sübvanse edilen nesil Prekarya, kariyer yapma ya da uzun dönemli iş güvenliği derdi olmayan yaşlı nüfus ile genişliyor. Dolayısıyla yaşlılar, 145 prekarya içindeki gençler ya da diğer gruplar için tehdit hali­ ni alıyor zira düşük ücretli ve sonu bir yere çıkmayan işleri da­ ha kolay kabullenebiliyorlar. Kariyersiz olmak, onlan gençler kadar bunaltmıyor. Ancak yaşlı kesim de prekarya içinde olma durumundan çeşitli şekillerde mutlu ya da mutsuz olabiliyor. Durumdan memnun olanlar sadece kendilerine bir meşgale anyor. Bu kesimin emekli maaşı var, evlerinin borcu bitmiş du­ rumda, sağlık sigortalan var ve çocuklan da artık yuvadan uç­ muş. Hatta çocuklanndan yardım ya da maddi destek aldıkla­ n durumlar bile olabiliyor. Ya da bu yönde umutlan var. Çoğu bu kaygan ‘iş-hayat’ dengesini arayıp buluyor. Söz konusu ‘iş-hayat’ dengesi, çocuk sahibi genç çiftler için sorun olabiliyor. Ancak yaşlı nüfus açısından da bir o kadar önemli başka faktörler var. Lucy Kellaway (2009), elli altı ya­ şında eski bir pazarlama müdürünün kendisine artık postacılık yaptığını söylediğinde şaşırdığını söylüyor: Fakat daha sonra söyledikleri aklıma yattı. Yeni işi sayesinde tekrar kafasını toparlayabilmişti. Her gün öğleden sonra bir­ de evine gittiği zaman, ertesi gün sabah 7.30’a kadar iş düşün­ mek zorunda değil. Eski işinde ofisten eve birtakım endişeler­ le dönüyor ve evde başka herhangi bir şeye odaklanması iyice zorlaşıyordu. Sonra bu işi neden bu kadar çok sevdiğini anla­ dım. Meselenin postacı olmanın ne kadar güzel olmasıyla de­ ğil, bu işin üst düzey yönetici olmaya nazaran ne kadar güzel olmasıyla alakası var. Çantasını takıp işe çıkmayı seviyor çün­ kü alternatifin ne olduğunu da biliyor. Hayatı boyunca insan­ lan yapmak istemedikleri işi yapmaya zorlamanın ve değişti­ remediğin şeyler için bir de sorumluluk almanın ne kadar fe­ ci olduğunu biliyor. Yaşlı pek çok kişi bu duruma kendisini yakın görebilir. Hat­ ta herhangi bir kariyer vaat etmeyen bir işten memnuniyet bile duyabilirler. Kasıtlı olarak teknik vasıf ve deneyimlerini azami seviyede kullanmadıklan geçici işlerde çalışmayı seçebilirler. Dolayısıyla mesleki basamaklan tek tek çıkmaya çalışan genç işçilere muazzam bir şekilde rakip olabilirler. 146 Bu durumdan o kadar mutlu olmayanların ise sürekli bir emeklilik gelirleri, ödeyecek bir ev taksiti ve hatta herhangi bir evleri bile yok. Yaşlıların içindeki bu kesimin paraya ihtiya­ cı var. Sokakta kalmaktan ve bütün eşyalarını bir torbaya ko­ yup evsiz kalmaktan korkuyorlar. Bu umutsuz durumları, söz konusu insanları prekarya içindeki diğer kişiler için tehdit ha­ line getiriyor çünkü bu insanlar herhangi bir işi kabul edebi­ lecek durumdalar. Dolayısıyla ister mecburiyetten ister keyif­ ten çalışıyor olsun, hükümetlerin emeklilik krizi ve gelecek­ te emek arzında sıkıntı yaşanacağı izlenimine verdiği tepki ne­ deniyle, yaşlıların prekarya içindeki gençlerle mücadele etme­ sinin önü açılıyor. Öncelikle hükümetler özel (ve bazı kamu) emeklilik yatı­ rımları için sübvansiyon sağlıyor. Emeklilik maliyetlerinin hız­ la artmasından korkan hükümetler, özel emeklilik tasarruftan için vergi kolaylığı sağlıyor. Pek çok sübvansiyon gibi bu süb­ vansiyon da eşitsizliği yeniden üretiyor. Söz konusu strateji, uzun dönemde bu yöntem işine gelecek insanlar için bir an­ lamda rüşvet niteliği taşıyor. Meseleye eşitlik perspektifinden bakıldığında bunlara hak vermek kolay değil. Söz konusu süb­ vansiyonla yaşlı nüfus, genç işçilerle daha etkili bir şekilde re­ kabet edebiliyor. Ellili ve altmışlı yaşlarda olanlar, sübvansi­ yonlar sayesinde emeklilik geliri elde edip daha düşük ücret­ li ve işverenin emeklilik katkısı yapmadığı işleri kabul edebi­ liyorlar. Hükümetler bir taraftan da firmaları eski çalışanlarını elde tutmaya ve hatta tekrar işe almaya teşvik ediyor. Bazı hükümet­ ler bu konuda teşvik de veriyor. Japonya’da emeklilik yaşından sonra gelir elde etmek artık bir norm halini alıyor. Ancak Hita­ chi gibi şirketler altmış yaşına gelen çok sayıda çalışanını (ma­ aşlıların % 80’i oluyor) daha düşük ücretle, daha düşük sta­ tüyle ve hükümetten gelen teşvik sayesinde yeniden işe alıyor. Bir de yaşlı nüfusun, korumacı politikaların son kalelerinden birisi olduğu gerçeği var. Sanayi toplumuna ait imgeler nede­ niyle yaş temelli ayrımcılık hala yaygın. Politika yapıcılar bu­ nunla mücadele ediyorlar ve bu konuda ilk adım ABD’de 1967 147 yılında çıkan İstihdamda Yaş Ayrımcılığı Yasası ile atıldı. Bu ya­ sayla kırk yaş üzeri çalışanlara eşit şartlar sağlanması amaçla­ nıyordu. Yasada daha sonra yapılan değişiklikle firmaların pek çok iş için zorunlu emeklilik yaşı getirebilmesi sağlandı. Fran­ sa’da hükümet, yaşlı işçileri kovan firmalara, adı Delalande kat­ kısı olan ve yıllık maaşa denk düşen bir vergi yaptırımı uygulu­ yor. Bu vergi yaptırımı, yaşlıların işe alınmasında caydırıcı bir rol oynadı ve 2010 yılına gelindiğinde ıskartaya çıkarılma sü­ recindeydi. Ancak pek çok ülkede, konuyla ilgili AB direktifiy­ le ilişkili olarak yaş ayrımcılığını yasaklamanın bir bedeli var. Eğer yaşla beraber üretkenliğin azaldığı kabul edilirse, yaş ay­ rımcılığı karşıtı yasalar, üretkenliği düşük işçileri işten çıkar­ ma konusunda işverenleri farklı taktikler kullanmaya yönlen­ direbilir. Hükümetler düşük üretkenlik algısına karşılık yaşlı­ lar için sübvansiyon verirse, fırsatları eşitleyebilir. Ancak hiz­ met sektörünün baskın olduğu bir sistemde üretkenlik farkla­ rı fazla olmayabilir. Fırsatları eşitlemeye dönük politikalar yaş­ lı kesimin avantajlarını daha da güçlendirebilir. Uluslararası Uy­ gulamalı Sistemler Analizi Enstitüsü’nden Vegard Skirbekk, or­ ta yaşlarda üretkenliğin gerçekten de düştüğünü ortaya koydu. Kirli, tehlikeli ve emek yoğun işler [3 D jobs: dirty, dangerous, de­ meaning] bir taraftan azalsa da bilişsel beceri isteyen işlerin sayı­ sı artıyor ki bu beceriler de ellili yaşlardaki insanlarda düşüşe ge­ çiyor. Numerik vasıflar ve yeniliğe uyum sağlama gibi unsurla­ rı barındıran ‘akışkan zeka’nın kapasitesi yaşla beraber azalıyor. Ancak neyse ki yaşlı nüfusun ‘yılların deneyimiyle gelen zeka’sı­ na -genel bilgi, deneyim ve sözel beceri- iyice yaşlanana kadar bir şey olmuyor. Bir taraftan da daha fazla kariyer odaklı kişile­ rin, güvencesiz hayat yaşayanlara göre daha fazla vasıf edinmesi durumu var ki bu da onlara hizmet sektöründe avantaj sağlıyor. Giderek net bir şekilde şu ortaya çıkıyor. Yaşlı kesim, gençle­ rin talep ettiği özel sektöre bağlı sosyal yardımlara ihtiyaç duy­ madığı için sübvanse ediliyor. Yaşlı nüfusun doğum izni, kreş, sağlık sigortası, ev yardımı, spor kulübü üyeliği gibi şeylere ih­ tiyacı olmuyor. Hal böyleyken yaşlılar ucuz işgücü kaynağı ola­ rak gençlerin iş piyasasındaki pazarlık gücünü kırıyor. 148 ABD’de şirketler, lkinci Dünya Savaşı sonrasında dünyaya gelen ve emekliliği yaklaşan nesille iletişime geçerek onların emeklerini daha fazla kullanabilmek için teşvikleri gündeme getiriyor ya da vergi kolaylıklarından faydalanmaya çalışıyor. Örneğin iletişim ekipmanı üreticisi olan Cisco Systems, bil­ gi transferini teşvik etmek amacıyla ‘miras liderleri sosyal ağı’ (emekliliği gelen çalışanlar) ve ‘yeni işe girenlerin sosyal ağı’nı birleştirdi. Buna verilen havalı isim ‘mentorluk’. O kadar da ha­ valı olmayan tanım ise düşük maliyetli eğitim. Emeklilerin sayısı arttıkça, bugünün işçileri geçmişin işçile­ rinin emekliliklerine katkı yapmaya giderek olumsuz bakacak zira onlara benzer bir gelecek planı sunulmuyor. Bu durumun sonuçlarından birisi de, çok ayaklı emeklilik sistemlerinin or­ taya çıkması. Özel emeklilik planlarının, giderek daralan kamu emeklilik planlarına eklenmesine tanık oluyoruz. Bir taraftan hayat boyu tasarruf planlarının önü açılıyor ki bu teorik olarak, ihtiyaç zamanlarında erişilebilir fonlar aracılığıyla bir miktar gelir kaynağı sağlaması bakımından, prekarya ve profesyonel­ lerin işine gelebilir. Pratikte ise söz konusu değişiklikler daha fazla insanı güvencesiz hale getiriyor çünkü insanlar bu emek­ lilik planlarına düzenli olarak ya da yeterince katkıda buluna­ mıyor. İnsanlar, emeklilik risklerini karşılayabilmek amacıyla yeterince tasarruf yapamıyor ve sosyal güvenlik planlarındaki­ ne benzer çapraz sübvansiyon da sınırlı. Emeklilik risklerine bir de emeklilik fonlarının iflas etmesini ya da kötü yatınmlar haline dönüşmesi ihtimalini eklemek ge­ rekiyor. 2008 yılındaki mali krizden sonra olup biten de zaten buydu. Söz konusu riskleri göğüsleyen yaşlı kesim olduğu için yaşanan her ekonomik durgunluk döneminde iş piyasası havu­ zunu genişletip işsizliğin artmasına ve ücretlerin düşmesine yol açan da yine aynı kesim oluyor. Yaşlıları çalışmaya teşvik etmenin devlet açısından başka türlü maliyetleri de olabiliyor. Daha fazla emek, yaşlı kesim tarafından üstlenilecek daha az ücretsiz iş demek olabilir zi­ ra emeklilerin çoğu gönüllü iş yapıyor ya da torunlarına, iyi­ ce güçten düşmüş ebeveynlerine bakmak gibi işler üstleniyor. 149 Prekaryaya daha fazla kişinin itilmesinin başka maliyetleri de olacaktır. Ancak en büyük sorun, gençlerin aksine yaşlı kesi­ me sübvansiyon yapılması ve yaşlıların güvencesiz bir statü ka­ bul etmeye daha fazla yatkın olması. Bu gerilimlerin çözülme­ si, Yedinci Bölüm’de dile getirilecek çizgide birtakım reformlar yapılmasını gerektirecek. Etnik azınlıklar Etnik azınlıkların prekaryaya katılma yatkınlığı hep yüksek olur mu bilinmez. Burada etnik azınlıklardan, iş piyasasına gir­ melerinde önemli engeller olduğu için bahsedeceğiz. Ancak et­ nik azınlıkların mesleki alanlarda uzmanlıklarını nesiller bo­ yunca aile işletmeleri, etnik bağlantı ve ağlar aracılığıyla yeni­ den ürettiği konusunda veriler var. Bunun bütün azınlıklar için geçerli olması gibi bir durum söz konusu değil. Dolayısıyla 2008 sonrasında ABD’deki ekonomik durgunluk ‘erkeklerin ekonomik durgunluğu’ olsa da krizden en çok etkilenenler siyah erkekler oldu. 2009 sonlarında siyah erkeklerin yansı işsizdi. Üstelik bu şaşırtıcı istatistikte hapisha­ nedeki nüfus yoktu ve bu dönemde parmaklıklar arkasındaki siyah erkeklerin sayısı, beyazların beş katıydı. Amerikalı siyah erkeklerin karşı karşıya kaldığı sorunla­ rı şöyle sıralayabiliriz: Hapishane nüfusunun büyük kısmını oluşturuyor olmak, yüksek işsizlik oranlarına sahip bölgeler­ de yaşıyor olmak, küçük ölçekli işletmelerde bağlantılarının ol­ maması ve ortalamanın altında eğitim almış olmak. 2010 yılına gelindiğinde yetişkin siyahların sadece yansına yakın bir kısmı istihdamdaydı ve bu oran siyah erkekler arasında % 40’a yakın­ dı. Beyaz yetişkinler arasında ise bu oran % 59’du. İşsiz siyah­ ların işsiz kalma süreleri, diğer gruplardan ortalama beş hafta fazlaydı ve bu durum vasıfların ve olumlu tavırların körelmesi­ ni hızlandırıyordu. Kariyer yapma ve prekarya içinde bir hayat­ tan kaçma şansları oldukça az. 1 50 Engelliler: Yapım aşamasında bir kavram mı? ‘Engelli’ ifadesi talihsiz bir kavram. Hepimizin birtakım eksik­ likleri ya da bir tür engeli var. Aslında çoğumuz bu eksiklikleri -fiziksel, akli, psikolojik vs.- fark etmeden yaşıyoruz. Sıkıntı­ yı, bu engelleri fark edip maruz kaldıkları muamele farklı olan kişiler çekiyor. Bugünün elektronik iletişim çağı koşullarında bir kişinin hangi bakımdan engelli olduğunu belirleyip onu hayat boyun­ ca o şekilde etiketlemek çok daha kolay. Bu aynı zamanda in­ sanların sınıflandırılmasını da kolaylaştırıyor ancak bu sınıf­ landırmanın ihmal için mi yoksa sıkıntının giderilmesi için mi yapılıyor olması önemli. Bütün bu süreçte önemli bir ayrımcı­ lık duvarı yükseldiği kesin. lşte engellilik ve güvencesizlik de böyle bir araya geliyor. Toplumda farklı olarak etiketlenen kişilerin istihdam olanaklan prekarya ile sınırlandığı gibi bu insanlann doğrudan bu kanala itilmeleri söz konusu. Yaşlanan toplumlann özelliklerinden bi­ risi de daha çok engelli kişilerin yaşlanan nüfus içinde olması. Devlet, engelliliğin toplum içinde daha çok tanınması ve gö­ rünürlük kazanması durumuna farklı şekillerde cevap verdi. Emek piyasası açısından bakıldığında, iş yerlerinde kurumsal kotalar, ayrımcılık karşıtı yasalar ve iş yerlerinde fırsat eşitli­ ğine dair düzenlemeler hayata geçirildi. Devlet aynı zamanda yardımı hak eden yoksulları tespit etmek için çaba sarf etme­ ye başladı. 1980’lerde pek çok ülke, insanlan işsiz olma duru­ mundan çıkarıp iş piyasasının tamamen dışında olma durumu­ na yerleştirmek için çalışma sıkıntısı çeken engellilere yönelik birtakım yardımları çok sıkı olmasa da devreye sokmuştu. 21. yüzyıl başlarında ise hükümetler engellilere dönük yardım ta­ sarılarına şüpheyle yaklaşıyordu. Amaç, engelliliği tıbbın dışı­ na çıkarıp söz konusu yardımları azaltmak ve istihdam edilebi­ lir engellileri istihdama yönlendirmekti. Böylece bu engelli nü­ fusun çoğu, dolaylı yollardan prekaryaya girdi. Kamusal tartışmalarda çok yer bulmayan ‘dönemsel engelli­ lik’ meselesini bir düşünün. ‘Dönemsel engellilik’ konusu, en151 �dlilik ve prekarya arasında giderek endişe yaratan bir bağlan­ tı kurulmasına neden oluyor. Milyonlarca kişi, zaman zaman kendilerini sıkıntıya sokan koşullarla (migren, şeker, depres­ yon, epilepsi) mücadele ediyor. Bu kişilerin, dünyanın esnek piyasa koşullarının kazazedeleri olması oldukça muhtemel zi� ra işverenler ‘performans engelli’ kişileri işe almak konusun­ da ayak sürüyor ve mevcutları elden çıkarmak konusunda da bir o kadar istekli. Böyle olunca da engelli vatandaşlar güven­ cesiz işlere savruluyor, güvencesizlik ve dezavantaj döngüsü içinde yaşamak zorunda kalıyor. Bu durum bir de tıbbi sıkın­ tıları tetikleyebilir ya da mevcutlarını daha da kötüleştirebilir. Dönemsel engellilikleri olan kişiler sosyal güvenlik sisteminde birtakım engellerle de karşılaşabilir. Bu kişilere çalışabilecekle­ ri söylenebilir ama bir taraftan da birtakım haklar sağlanmaz. Muhtemelen engellilerin çoğu ücretlerini alarak istihdam edil­ mek ister. Ancak başka insanlar daha ‘güvenilir’ görülürken, bu insanları kim işe alacak? Kriminalize olanlar: Hapishanedeki prekarya Prekaryaya, çeşitli şekilde kriminalize olan çok sayıda kişi de hızla dahil oluyor. Bu gruba dahil insanların sayısı giderek artı­ yor. Küreselleşmenin bir özelliği de hapse atılma oranlarındaki artış oldu. Giderek daha çok insan tutuklanıp cezaya çarptırılı­ yor ve hapse atılıyor. Gerçek anlamda haklardan yoksun bıra­ kılan bu kısmi vatandaşlar, güvencesiz bir varoluşla karşı kar­ şıya. Bunun, faydacılığın canlanması, suç işleyenleri cezalan­ dırma hevesi, gözetim devletinin teknik kapasitesindeki artış ve güvenlik hizmetlerinin, hapishanelerin ve benzer alanların özelleştirilmesi ile doğrudan alakası var. 1970’lerde Michel Foucault, David Rothman ve Michael Ig­ natieff gibi kişiler hapishanenin giderek yok olacağı görüşün­ deydi ancak onların düşüncelerinin tersine, hapishane bir ku­ rum ve politika aracı olarak yaygınlaştı. 1970’lerden bu yana hapishane sayılan Belçika, Fransa ve lngiltere’de iki katına, Yu152 nanistan, Hollanda ve İspanya’da üç katma, ABD’de ise dört ka­ tına çıktı (Wacquant, 2008). İtalya’daki hapishane nüfusu her gun yedi yüz kişi artıyor. Hapishane bir anlamda prekaryanın ve güvencesiz hayatın laboratuvarı. ABD, Çin ve Rusya milyonlarca vatandaşını ve yabancıyı hapse atması bakımından bu konuda dünyada başı çeken ül­ keler. ABD’de suç kaydı olan vatandaşların oranı % 20’den faz­ la ve bu durum, söz konusu vatandaşların haklarını buduyor. İngiltere ve Fransa gibi kriminalizasyon oranlan artan ülkeler, vatandaşlarına suçluymuş gibi yaklaşıyor. İngiltere’de hapisha­ nelerdeki mahkOmlann % 40’ının bir ara ‘bakım sistemi’ne da­ hil olduğu biliniyor. Ancak hapisten çıkanlar işleri olmadığın­ dan ya da eski mahkom oldukları için iş bulamıyor ve tekrar suça karışıyor. Kriminalizasyon insanları güvencesiz bir varoluşa, kariyer beklentisi olmayan işlere mahküm ediyor ve uzun vadede istik­ rarlı bir hayat sürme yetisini de ellerinden alıyor. Bu insanlar hayatlarının hemen her anında iki tehlikeyle birden karşı kar­ şıya çünkü bir taraftan işledikleri suç nedeniyle cezalandırılır­ ken bir taraftan da topluma normal bir şekilde dahil olma ko­ nusunda da engellerle karşı karşıyalar. Ancak bir taraftan da hapishaneler içinde prekaryanın geniş­ lemesi söz konusu. Dördüncü Bölüm’de Çin’in nasıl da hapis­ hane emeği kullandığını ele alıyoruz. Ancak ABD, İngiltere ve Hindistan gibi farklı ülkeler de benzer yönde ilerliyor. Hindis­ tan’ın Delhi dışındaki en büyük ve tabii ki özelleştirilmiş olan hapishanesinde mahkOmlann yaptığı ürünler intemetten satı­ lıyor. Günde sekiz saatten haftada altı gun kullanılan bu mah­ küm emeği, elde edilebilecek en ucuz emek biçimlerinden bi­ risi. Diploması olan mahkumlar günde yaklaşık bir dolar kaza­ nırken diğer mahkumların kazancı daha da az. 2010 yılında İn­ giltere’nin yeni adalet bakanı, mahkumların haf tada kırk saat çalışmasını istediğini belirterek, mahkftm emeğinin kapsamı­ nın genişletileceğini açıkladı. MahkOmların yok pahasına ça­ lışması ABD’de zaten uzun zamandan beri yaşanan bir durum. Dışarıdaki prekaryanın bu rekabeti sıcak karşılayacağı kesin. 1 53 Sonuç yerine Prekaryaya dahil olan insanların geçmişleri birbirinin aynısı ol­ madığı gibi prekarya sadece bahsettiğimiz gruplardan da iba­ ret değil. Prekaryanın da farklı çeşitleri olduğunu, farklı gü­ vencesizlik biçimlerini barındırdığını ve prekarya içindeki kişi­ lerin güvencesizliğe karşı farklı bakış açılan olduğunu düşün­ mek gerekiyor. Küresel prekaryanın genişlemesi dikkat çeken dört dönü­ şümle örtüştü. Bir taraftan kadınlar erkekleri iş piyasasının dı­ şına itiyor ki buna ‘erkeklerin ekonomik durgunluğu’ ve iş pi­ yasalarının kadınlaşması adı veriliyor. Erkekler prekarya içine sürüklenirken, kadınlar üç farklı alanda karşılaştıkları güçlük­ lerle mücadele ediyor. Bir o kadar önemli olan mesele de yaş­ lı kesimin yeniden iş piyasalarına dönmesi ve birtakım destek­ ler sayesinde güvencesiz işlere girerek gençlerin elindeki fır­ satlan ve işleri alıyor olması. Bu süreçte gençler, statü konu­ sunda kendilerini engellenmiş hissediyor çünkü geleceği olma­ yan işlerde çalışırken bir taraftan da kendilerini hem ülkelerin­ de hem de yurt dışında eşitsiz rekabet koşullarında buluyorlar. Daha iyisini bulma beklentisi, tembellikle damgalanmalarına neden oluyor. Tam bir çıkmaz sokak. Bir başka önemli mesele de giderek daha fazla sayıda yetişki­ nin toplumsal açıdan fark edilebilir derecede engelli konumu­ na gelmesi. Bu, söz konusu insanların güvencesiz ve geleceği olmayan işlere sıkışması ve bir ihtimal devlet yardımı almasıy­ la sonuçlanıyor. Son olarak da o ya da bu sebepten, giderek da­ ha fazla insan kriminalize ediliyor ve kendilerine prekaryanın alt basamaklarına itilmek dışında bir seçenek bırakılmıyor. Pe­ ki, prekaryalaşma sürecinin ön cephesinde çarpışan grubu olan göçmenlerin durumu nedir? Şimdi sırada bu grup var. 154 DÖRDÜNCÜ BÖLÜ M . Göçmenler: Mağdur mu, Hain mi, Yoksa Kahraman mı? Dünyadaki prekarya havuzunun büyük bir kısmım göçmenler oluşturuyor. Ancak şöyle bir şey var ki göçmenler bir taraftan prekaryamn genişlemesine neden olurken bir taraftan da bu sürecin başat kurbanları arasında yer alıyorlar zira kendilerinin sebep olmadığı bir sorundan sorumlu tutuluyorlar. Ancak ba­ zı istisnalar olmakla beraber, göçmenlerin hayatlarım iyileştir­ mekten başka bir amacı yok. ‘Göçmen’ teriminin tarihsel bir yükü var; çok farklı deneyim ve davranışı içinde banndınyor. Bazı insanların evi falan yok ve göçebe olarak yaşıyor. Dolaşmaya meyilliler ve ‘bir gün’ yer­ leşme ümidiyle yaşıyorlar. Otantik göçebe nereye ve neden git­ tiğini bilmezdi. Modem göçebe ise daha fırsatçı. Bir de ‘geçici göçebe’ diyebileceğimiz insanlar var ki onlar farklı özlemler ve deneyimler nedeniyle evlerinden ayrılırlar ama yine de bir za­ man sonra dönme planlan vardır. Gittikleri yere yerleşen göç­ menler de becerebilirlerse kalma niyetiyle göç ederler. Mülteci­ leri de yine göçebe grubu içinde düşünebiliriz. Ekonomilerin kapalı olduğu dönemde dibe vuran hareketli­ lik, küreselleşmeyle beraber tekrar artmaya başladı. Her yıl bir milyar kişi sınır ötesi seyahat ediyor ve bu sayı sürekli yükseli­ yor. Uluslararası Göç Örgütü’ne göre dünyada 2010 yılında 214 1 55 milyon uluslararası göçmen vardı ki bu sayı küresel nüfusun % 3’üne denk geliyor. Bu muhtemelen düşük bir tahmin zira ka­ yıt dışı göçmen nüfusun sayısını belirlemek zor. Buna ek olarak Çin’in sanayi şehirlerine giden iki yüz milyon kırsal göçmenin de içinde bulunduğu 740 milyonluk ‘iç’ göçmen de var ve ulus­ lararası göçmenlerin taşıdığı özellikleri taşıyorlar (House, 2009). Sanayileşmiş ülkelere kayıtlı göç 2008 finansal krizinden bu yana yavaşlamış olsa da, o döneme kadar yılda % 1 1 artmaktay­ dı (OECD, 2010a). Dört Avustralyalı işçiden birisi ve beş lrlan­ dalı işçiden birisi göçmen konumunda. Avrupa’da on iki mil­ yon AB vatandaşı kendi ülkesi dışında bir ülkede yaşıyor. ABD hala en fazla göçmen alan ülke konumunda. 21. yüzyı­ lın ilk on yılı süresince bir milyondan fazla ‘yasal’ göçmen ve yanın milyon kadar ‘yasa dışı’ göçmen her sene bu ülkeye gi­ riş yaptı. Bugün her sekiz kişiden birisi göçmen ve yaklaşık al­ tı işçiden birisi göçmen olarak doğuyor. Bu, 1920’lerden bu ya­ na görülen en yüksek oran. Özenle oluşturulan göçmen-karşı­ tı engeller nedeniyle Amerikan işgücündeki göçmenlerin oranı 1910’da ulaştığı % 21’den 1970’te % 5’e kadar düşmüştü. An­ cak 2010 yılında bu oran tekrar % 16’ya ulaştı. Kalifomiya’da her üç işçiden birisi göçmen. New York, New Jersey ve Neva­ da’da ise her dört işçiden birisi göçmen. Göçmenler genelde ta­ nın, inşaat, yemek hizmeti, ulaşım ve sağlık sektöründe çalışı­ yor. Doktora sahibi yüksek eğitimli çalışanların dörtte birinin doğum yeri ABD değil. Diğer ülkeler de önemli miktarda göç aldı. 2000 yılında göç­ menler, yetmiş ülkede nüfusun % lO’undan fazlasını oluşturu­ yordu ki bu oran 1970’te ancak kırk sekiz ülke için geçerliydi. Seksen iki milyon nüfuslu Almanya’da on altı milyon göçmen kökenli kişi yaşıyor. Bazı şehirlerde vatandaşların üçte birin­ den fazlası göçmen ve bunların da yansından fazlası çocuk. Di­ ğer Avrupa ülkelerinde de, yurttaşlar arasındaki düşük doğur­ ganlık oranı nedeniyle göçmenler, nüfusun giderek artan bir kısmını oluşturuyor. lngiltere’de her on kişiden birisi göçmen ve 2 1 . yüzyılın ilk on yılında en yüksek ülke içi göç oranlan­ na ulaşıldı. Mevcut eğilimler devam ettiği takdirde ‘beyaz’ ln156 gilizler bu yüzyılın ikinci yansında azınlık konumuna düşebi­ lir (Coleman, 2010). Modem göç, sadece yoksul ülkelerden zengin ülkelere git­ mekten ibaret değil. Dünyadaki göçmenlerin yaklaşık üçte bi­ ri yoksul bir ülkeden zengin bir ülkeye göç ederken, diğer üçte birlik kesim bir zengin ülkeden başka bir zengine ülkeye, geri kalan üçte birlik kesim de yoksul bir ülkeden bir başkasına gi­ diyor. Güney Afrika gibi pek çok ülke aynı anda hem göç veri­ yor hem de göç alıyor. Üstelik göçe dair imgelem aslında yer­ leşmeyi çağrıştırsa da, bugün göç dendiğinde akla Küresel Dö­ nüşümü tanımlayan ve prekaryanın genişlemesini hızlandıran yedi tane ayırt edici özellik geliyor. ôncelikle, tarihsel olarak prekaryanın önemli bir kısmı kayıt altında değil. Pek çok hükümet, göçü sınırlandırdıklarını belir­ tip, aynı zamanda da düşük ücretli, elden çıkarılabilir emek ar­ zını kolaylaştırdıkları gerekçesiyle bu durumu görmezden geli­ yor. En fazla kayı t dışı göçmenin yaşadığı ülke olan ABD’de yak­ laşık on iki milyon kadar kayıt dışı göçmen yaşıyor ve 2000 yı­ lından beri % 4 2’lik bir artış söz konusu. Bunların yandan fazla­ sı Meksika’dan geliyor. Göç konusuna verilen siyasi tepki ise tu­ tarlı bir tepki değildi. 2006 yılında Temsilciler Meclisi, ‘yasadışı göç’ü suç ilan eden bir tasarıyı geçirdi ancak daha önce benzer bir tasarıya 2007 yılında engel olan Amerikan Senatosu’na takıl­ dı. 2009 yılında iki sendika durumu düzenli hale getirmek ama­ cıyla bir plan ortaya koydu ve yasallaşma süreci için bir kam­ panya başlattı. Bu da başarısızlıkla sonuçlandı. Reform yanlıla­ rı göçmenlerin gölge ekonomisini meşru zemine taşımanın ver­ gi gelirlerini artıracağım, yasadışı göçmenlerin haklarının suiis­ timal edilmesine son vereceğini, her alanda ücretleri ve ekono­ mik büyümeyi artıracağını savunuyor. Yasadışı göçmen ordusu­ nun varlığından çıkar sağlayan çok sayıda kişi var ve popülist­ ler de yasadışı göç konusundaki yasal girişimlerin, vatandaşla­ rın güvenlik duygusuna zarar verdiği görüşündeler. Kayıt dışı göç başka yerlerde de benzer bakış açılan ve çıkar çatışmalarıyla kendisini gösteriyor. Ucuz emek kaynağı olan kayı t dışı işçiler, gerekli görülen durumlarda ya da itaat etme1 57 dikleri takdirde işten çıkarılıyor ve sınır dışı edilebiliyorlar. Firmaların ya da hanelerin maaş çizelgelerinde görünmeyen bu işçiler, ekonomik durgunluk dönemlerinde toplumun ücra kö­ şelerine itiliyorlar. Ekonomik büyüme dönemlerinde üretken­ lik müthiş bir şekilde artıyor zira giderek daha fazla sayıda ki­ şi istatistiklere dahil edilmiyor ve istihdamdaki azalma gizemli bir şekilde, ekonomik durgunluk dönemlerindeki üretim ve ta­ lepteki düşüşten daha alt seviyede oluyor. Bu yönüyle göçmen­ ler gerçekten de yedek işgücü ordusu durumunda. ikinci olarak, göçmenlerin en nihayetinde bir yere yerleştiği 20. yüzyılın başlarında göçte yaşanan son artışa zıt olarak, gö­ çün giderek artan bir kısmı ‘sirkülasyon’dan oluşmakta. Mo­ dem dönemin göçmenleri, kendilerini seyyah olarak görüyor ve akrabalarına para gönderme ümidiyle geçici işlerde çalışı­ yorlar. Üçüncü unsur da göçün kadınlaşması (OECD, 2010b). Ge­ nellikle kendi başlarına hareket eden kadınlar, tarihin hiçbir döneminde şimdilerde olduğu kadar uluslararası göçmenlerin önemli bir kısmını oluşturmamıştır. lç göçmenlerin önemli bir kısmını uzun zamandan beri kadınlar oluşturuyor; bazı ülke­ lerde ise kadınlar çoğunlukta. İnsan kaçakçılığı ve hayat kadın­ lığı başta olmak üzere hiç hoş olmayan bazı trendler de söz ko­ nusu. Bir de, kadınların köylerini terk edip yurt dışındaki ka­ sabalara gitmesi ve çocuklarını ebeveynlerine bırakmasının söz konusu olduğu ‘ev bakım zincirleri’nin meydana getirdiği hü­ zünlü durumdan bahsetmek gerekiyor. Kadın göçmenler, im­ zaladıkları sözleşmeler ve ödemek zorunda oldukları borçlar nedeniyle kırılgan bir vaziyette; tacize uğruyorlar ve kendileri­ ne koruma sağlanması gibi bir şey söz konusu değil. Aynca, ai­ lelerinin ya da kültürlerinin herhangi bir seçim şansı tanıma­ dığı genç kadınların yapmak zorunda kaldıkları birtakım şüp­ heli evlilikler var. Ancak göçün büyük kısmı, daha iyi bir hayat arayışına dayalı olarak yapılıyor ve bu anlamda erkeklerinkiy­ le benzerlikler taşıyor. Küreselleşmeyle beraber ortaya çıkan göçün dördüncü özel­ liği öğrenci hareketliliği. Her ne kadar yeni olmasa da, mo158 bil öğrenci nüfusu, kısmen terörizmle mücadele önlemleriy­ le alakalı olarak muazzam derecede arttı ve daha büyük bir ke­ sim, ABD dışındaki ülkelere gidiyor. 2001-2008 yıllan arasında ABD’deki yabancı öğrencilerin oranı % 28’den % 2l’e düşerken, küresel anlamda mobil öğrencilerin sayısı % 50 oranında arttı. Beşinci özellik de çok uluslu şirketler içerisindeki hareket­ lilik. Bu da çağlardan beridir yaşanan bir durum. Örneğin söz konusu hareketlilik, Ortaçağ’da büyük tüccar bankalannın bir özelliğiydi ancak bu durum artık sistematik bir hale geldi. Üst düzey yöneticilerden alt düzey personele kadar pek çok kişiyi kapsıyor. Bu durumun sonucunda da parçalanmış kariyerler ve çarpıcı bir deneyim kanşımı ortaya çıkıyor. Altıncı özellik daha da kaygı verici. Mültecilerin veya sığın­ ma talebinde bulunan kişilerin sayısı, hiçbir zaman şimdiki ka­ dar yüksek olmamıştı. Bu konunun modem dönemde ele alın­ ması, lkinci Dünya Savaşı öncesinde ve sonrasında yaşanan kit­ lesel yerinden edilmelere bağlı olarak şekillendi ve bunun so­ nucunda 195 1 Birleşmiş Milletler Mültecilerin Durumuyla ilgi­ li Konvansiyonu hazırlandı. Bu sorun, kısa vadeli bir düzenle­ me olarak düşünülüyordu çünkü insanlara tekrardan ülkeleri­ ne dönmeleri ya da başka bir yere yerleşebilmeleri için yardım edildi. Şimdiyse giderek daha fazla sayıda insan, hayatlarının kötüye gitmesinden, zulümden ve çatışmadan kaçmaya çaba­ lıyor ve bir ülkeye girmek istedikleri zaman çeşitli güçlüklerle karşılaşıyor. Çoğu da kronik düzeyde sosyal ve ekonomik gü­ vencesizlikle karşılaşıyor. Birleşmiş Milletler Mülteci Ajansı’na göre 2009 yılında ço­ ğunluğu Asya ve Afrika’dan olmak üzere on beş milyondan fazla mülteci vardı ve bir milyon kişi de bir başka ülkeye sı­ ğınma talebinde bulunmuştu. Yaklaşık yirmi yedi milyon kişi de ülkelerinde yaşanan çatışmalar nedeniyle yerlerinden edil­ mişti (Intemational Displacement Monitoring Centre, 2010). Küresel düzeyde, trajedi yavaş yavaş yayılıyor. Milyonlarca in­ san izbe pansiyonlarda, gözaltı merkezlerinde, kamplarda ve­ ya derbeder mekanlarda vasıflannı, insanlıklarını ve itibarları­ nı yitiriyor. 1 59 Bir kişi, ülkesinde bir tehlikeyle karşı karşıya ise onu sınır dışı etmeme ilkesi giderek aşındırılıyor. Bazı ülkelerde göçmen başvurularını işleme koyma konusunda ortalama süre on beş yılı aştı. Kapılar kapanmadan bir başka yere ulaşmayı hedefle­ yen ve gidecekleri ülkeden önce durakladıklan geçiş ülkesin­ de sıkışıp kalanların durumu daha da kötüye gidiyor. Pek çok ülkenin vatandaşı, göç konusunda daha sıkı uygulamaları des­ teklerken, mültecilere ve mülteci adaylarına yönelik düşmanca tavırlar, ekonomik açıdan daha iyi durumdaki göçmenlere na­ zaran çok daha fazla. Son olarak bir de ‘iklim mültecileri’ denilen yeni bir göçmen grubu var. Deniz seviyelerindeki artış ve iklim değişikliğinin çeşitli emareleri gibi çevresel etmenlerden dolayı 2050 yılına kadar iki yüz milyon kişi evlerini terk edebilir (Environmental Justice Foundation, 2009). 2005 yılında meydana gelen Katri­ na Kasırgası, ABD tarihindeki en geniş kitlesel göçü tetikledi. lki hafta içinde bir buçuk milyon kişi Körfez bölgesini terk et­ ti ki bu sayı l 930’lardaki Dust Bowl göçünün üç katına tekabül ediyor. New Orleans nüfusunun yansı, aradan beş yıl geçmesi­ ne rağmen geri dönmemişti. Bu göç, ileride yaşanabilecek ben­ zer olayların da habercisi olabilir. Özetle, göçün boyutları giderek artıyor ve bir yandan da in­ sanların güvencesizliklerini artıracak, onları daha güvencesiz koşullara sokacak şekilde biçim değiştiriyor. Bu yetmezmiş gi­ bi göçün de-teritoriyalizasyonu [mekandan/topraktan bağım­ sızlaşması] da söz konusu. Bu, insanlar açısından kolay olma­ yan bir trendi tanımlamak için kullanılan ve kullanması bir o kadar da zor bir terim. Giderek daha çok sayıda ‘Göçmene ben­ zeyen’ insan, ulusal sınırlar içerisinde denetlemeye tabi tutulu­ yor, polis ya da zorba gruplar tarafından durdurulup kimlikle­ ri ve yasal durumları soruluyor. ABD’nin Arizona Eyaleti, 2010 yılında SB 1070 yasasıyla bu yönde bir adım atarak yasadışı bir şey yaptığından şüphe edilen kişilerin durdurulup, göçmenlik statülerinin yasal olup olma­ dığını kanıtlamak zorunda olduklarına hükmetti. SB1070 ya­ sasını savunanlar, bu adımla insanların ırklarına göre sınıflan1 60 dınldığı görüşüne karşı çıkıyor ancak yasa ile polise, göçmene benzeyen kişileri hedef alma yetkisi veriliyor. Arizona’da olup bitenler artık dünyanın birçok yerinde yaşanıyor. Yeni ‘kısmi vatandaş’lar* Göçmen çeşitlerini -göçebe, dolaşıp duran ancak yerleşmeyen, yasadışı, mülteci, sonunda bir yere yerleşmek isteyen- gözden geçirmek, bizi derin tarihsel kökenleri olan ve ihmal edilmiş bir kavrama götürür. Bu kısmi vatandaş (denizen) kavramı ve va­ tandaş kavramından farklı. Ortaçağlar’da İngiltere ve başka Av­ rupa ülkelerinde kısmi vatandaş, hükümdar ya da iktidarda­ ki kişi tarafından ihtiyari olarak bazı vatandaşlık haklan veri­ len kişiye verilen addı. Bu kişilere vatandaşlık haklannın tama­ mı verilmezdi ama normal vatandaşlann sahip olduğu birtakım haklann bahşedilmesi söz konusuydu. Buna karşılık kısmi va­ tandaşa bir imtiyaz belgesi verilir ve bu sayede toprak alması ya da bir zanaat yapması sağlanırdı. Örfi hukukta kısmi vatandaş, normal vatandaşlann sahip ol­ duğu haklara sahip olmasa da günümüzdeki ‘yerleşik yaban­ cı’ statüsüne yakın bir statüye sahipti. Söz konusu yasal zemin, Roma hukukunu model alarak bir kişiye herhangi bir yerde ya­ şama hakkı veriyor ancak o ülkenin siyasal hayatında yer al­ ma hakkını vermiyordu. ‘Denizen’ sözcüğü daha sonralan, ge­ ce kulübü gibi bir yere sıkça gidenleri tanımlamak için kullanı­ lan ‘müdavim’ anlamına da gelmeye başladı. Buna ek olarak kö­ lelik kaldırılmadan önce ABD’deki köle olmayan siyahlan tarif etmek için de bu sözcüğe başvurulurdu. Bütün uluslararası göçmenler ‘kısmi vatandaş’ konumunda. Birtakım yurttaşlık, sosyal, kültürel, siyasi, ekonomik ve kül­ türel haklan olsa da tam anlamıyla bütün haklara sahip değil­ ler. Bir tür uluslararası haklar yapısının oluşturuluyor olması, ( * ) Yazar burada denizen sözcüğünü kullanmakta. Citizen (vatandaş) sözcüğüyle akraba olan denizen, tam olarak vatandaş sayılmayan ve sahip olunan statüye göre ancak belli haklardan faydalanabilen kişileri tarir ediyor. Sözcüğü karşı­ lamak için kısmi vatandaş ifadesine başvurmayı tercih ettim – ç.n. 161 farklı şekillerde kısmi vatandaşların bulunduğu anlamına geli­ yor. Örneğin bir ülkeye iltica talebinde bulunanlar, en güven­ cesiz konumdaki kişiler ve kayıt dışı göçmenlerdir ve bu grup­ lara baktığımızda, bunların yurttaşlık haklarına (saldırıya kar­ şı korunma) sahip olduğunu ancak ekonomik ya da siyasi hak­ lardan mahrum olduğunu görürüz. Geçici oturma iznine sahip olan kişiler biraz daha güvendedir ancak onlar da eksiksiz eko­ nomik ve siyasi haklara sahip değildir. En güvenceli kategori, yurttaşlık haklarını eksiksiz elde eden kişilerdir. lşte farklı kat­ manlara sahip bu yapı, herhangi bir planlama olmaksızın orta­ ya çıktı ve AB gibi bölgesel bir blok içinde dahi farklılıklar gös­ termekte. Kısmi vatandaşlık konusu, çifte vatandaşlık ve çoklu statü­ lerin devreye girmesiyle daha da karmaşıklaşıyor. Göçmenler, asıl memleketlerinden aldıkları vatandaşlığı kaybetme korku­ sundan dolayı çalıştıkları ya da yaşadıkları yerin vatandaşlığını almak için başvuru yapmakta isteksiz davranabilirler. Bir ülke­ de yaşama hakkınız olabilir ancak çalışmanıza izin verilmeye­ bilir. Bir taraftan da başka bir ülkede çalışıp para kazanmanıza izin verilebilir ancak işiniz yoksa oraya yerleşmenize izin veril­ meyebilir. Bazı hukukçular, buna ‘kozmopolit kısmi vatandaş­ lık’ adını veriyor (Zolberg, 1995). Ancak kısmi vatandaşlık kavramı, insanların toplumda ne yapıp ne yapamayacağının sınırlarını çizmesi açısından fayda­ lı. Bir tarafta pratik anlamda hiçbir hakkı olmayan sığınmacılar var. Sayılan arttıkça, hükümetler bu grupların hayatını daha da zorlaştırıyor. Genel olarak bu insanlara suçlu muamelesi yapı­ lıyor ve bu nedenle aşağılanıyorlar. Becerebilenler, güvencesiz bir hayat yaşayarak var olmaya çabalıyor. Ancak pek çoğu, ha­ yatlarının mahvoluşuna tanık oluyor ve giderek güçsüzleşiyor. Diğer taraftan insan olarak yurttaşlık haklarına sahip olan ancak ekonomik, sosyal ve siyasi haklardan mahrum bırakılan kayıt dışı göçmenler var. Kayıt dışı ekonomide sayılan o kadar fazla ki prekarya içerisinde iki yakalarını bir araya getirme gi­ bi bir alternatifleri · yok. Örneğin ABD’de milyonlarca kayı t dışı göçmenin para karşılığı çalışma haklan yok ama yine de çeşitli 162 işlere alındıkları oluyor. İşsizlik yardımı gibi sosyal güvencele­ ri olmadan, sınır dışı edilme korkusuyla yaşıyorlar. İspanya’nın kayıt dışı ekonomisinde milyonlarca kayıt dışı göçmen işçi ol­ duğu düşünülüyor ve muhtemelen çoğu ülkede de benzer bir durum söz konusu. Bir yanda da geçici olarak oturma izni verilen ancak yapabi­ lecekleri yasalarla sınırlandırılmış göçmenler var. Şirketlerin­ den ya da devletten birtakım yardımlar alabiliyor ve hatta sen­ dika ya da işveren örgütlerine üye olabiliyorlar. Ancak sosyo­ ekonomik açıdan hareketlilikleri sınırlı ya da hiç yok. Siyasi haklardan da mahrum olduklarından yerel topluma entegre ol­ malan açısından fazla şansları olmuyor. İşte bunlar klasik an­ lamda ‘kısmi vatandaş’ kategorisine girenler. Kısmi vatandaş spektrumunun diğer tarafında, kendilerine uzun dönemli oturma izni verilen ve istedikleri işte çalışmala­ rına mani bulunmayan kişiler var. Bu insanlar görece güvende ancak örneğin bazı vasıflan o ülkede tanınmıyorsa, ekonomik ve sosyal haklar açısından yapısal sınırlamalarla karşı karşıya kalabiliyorlar. Örneğin, kendi ülkesinde mimarlık ya da diş he­ kimliği yapmasında herhangi bir engel olmayan bir kişi, aldığı diploma ve vasıflarının başka bir ülkede tanınmaması nedeniy­ le mesleğini icra edemeyebilir. Bu anlamda milyonlarca vasıf­ lı göçmen, kendi işlerini yapamıyor ve daha düşük seviyeli gü­ vencesiz işlerde beyin güçlerini heba ediyor. Bu kısmen mesleki ruhsatlandırma mekanizmasının orta­ ya çıkmasıyla alakalı (Standing, 2009). Sadece Almanya’da ya­ nın milyondan fazla göçmen, ehli oldukları işlerde çalışamıyor çünkü devlet bu kesimin vasıflarını tanımıyor. Ancak bu du­ rum bütün dünyada görülüyor. Mesleki ruhsatlandırma siste­ mi, göçü sınırlandıran ve göç pratiklerine şekil veren bir pra­ tik. New York’a gidenler, göçmen avukatların ve doktora sahi­ bi kişilerin taksi sürdüğünü görecektir. ABD, Avustralya ve Ka­ nada gibi federal hükümetlerin bulunduğu yerlerde eyaletler arası göçen kişiler bile kendilerini kısmi vatandaş olarak göre­ biliyor zira kendi meslek ya da zanaatlannı yapma hakkından mahrum bırakılıyorlar. Ancak ulusal sınırlar arası geçişlerde 1 63 hayata geçirilen sınırlamalar çok daha sistematik oluyor. Mes­ leki ruhsatlandırma küresel emek sürecinin bir parçası ve şim­ diye kadar dünyada pek çok kişiye ekonomik hakların verilme­ mesi konusunda güçlü bir araç olarak kullanıldı. Genel olarak kısmi vatandaşlar memurluk yapamıyor ve si­ yasi görevlerde bulunamıyor. Aynca yasal zemin, bu insapla­ rın bir işte çalışmalarından ziyade kendi işlerini yapmalarına daha elverişli. Eğer ‘iyi vatandaşlar’ gibi davranmazlarsa, kamu güvenliği gibi nedenlerden dolayı sınır dışı edilmeye müsait­ ler. Bu durum, entegrasyonu engelliyor ve söz konusu grupla­ rın ‘dışarıda olma’ hallerini yeniden üretiyor. Fransa ve Alman­ ya’da üç katmanlı bir sistem var: Siyasi haklar, ülke vatandaşla­ rına tamamen, diğer AB ülkelerinin vatandaşlarına ise kısmen veriliyor. AB dışındaki ülkelerden gelen kişilere ise herhangi bir siyasi hak verilmiyor. lngiltere’de, lrlanda ya da lngiliz Mil­ letler Topluluğu’ndan gelen kişilere birinci ve ikinci gruptaki­ lerin sahip olduğu haklar verilebiliyor. Hükümetler, yasal göçmen olabilmek için gerekli koşulların sayısını gittikçe artırıyor ve bu süreçte giderek daha fazla in­ san güvencesiz kısmi vatandaş statüsüyle yaşamak durumun­ da kalıyor. Kısmi vatandaşların yasal anlamda bazı haklan olsa da, fiili durumda bu haklardan faydalanmaları mümkün olmu­ yor. En feci durumların yaşandığı yerler, gelişmekte olan ülke­ ler oluyor. Örneğin Hindistan’da her Hindistanlının eşit haklara sahip olması beklense de hukukta, politikada ve pratikte bu geçer­ li değil. Örneğin kent varoşlarında yaşayan kişiler yıllar son­ ra oy kullanma hakkına ve karneye kavuşabilir ancak şehrin su ve kanalizasyon sistemini kullanabilme hakkına sahip olmaya­ bilir. Bir taraftan da yerel ikamete bağlı haklar elde etmenin ne kadar süreceğine dair kurallar net değil. Ülke içerisindeki göç­ menlerin Hindistan’da çalışma ve yaşama hakkı var ama çocuk­ larını okula gönderme, gıda karnesi alma hakkı yok çünkü eya­ letlerin buna dair farklı kuralları var. Kısmi vatandaşlık enfor­ mel işçilerle de örtüşüyor. Örneğin kentin varoşunda evden ça­ lışan bir işçinin elektrik hakkı olmayacaktır. Sokak satıcılarına 164 suçlu muamelesi yapılıyor. Bangladeşli ya da Nepalli ev işçile­ rine ise vatandaş statüsü verilmediğinden herhangi bir hakla­ n olmuyor. Kısmi vatandaşlığın en çok artuğı yer, şehre göç ederek dün­ yaya üretim yapan atölyelerde çalışmaya başlayan iki yüz mil­ yon kırsal kökenli kişinin haklarını kaybettiği Çin oldu. Söz konusu Çinlilere, kendilerine yerleşim hakkı sağlayan huhou adlı ikamet belgesi verilmediği gibi bu kişiler kendi ülkelerinde yasal olarak istihdam edilme ve sosyal yardım alma hakkından da mahrum bırakılıyor. 20. yüzyılın başlarındaki dönemin aksine bugün göç, yeni vatandaşlık durumuna asimilasyondan ziyade vatandaş olama­ ma süreci olarak yaşanıyor. Göçmenler bir yere yerleşmedikle­ ri gibi, yurttaşlık haklarına da sahip olamıyor. Çoğunun mesle­ ki vatandaşlığı da yok. Yani mesleklerini icra etme şansları el­ lerinden alınıyor. Kendilerine başlangıçta verilmeyen haklara daha sonra erişme gibi bir gidişat da söz konusu değil. Dolayı­ sıyla müthiş bir sömürüyle karşı karşıyalar. Ancak göçmenler, görece istikrarlı işçilerden oluşan bir sınıf ya da proletaryanın parçası haline gelmiyorlar. Gözden çıkarılabilir durumdalar; devletten ya da çalıştıkları kurumdan sosyal yardım almıyor­ lar. Üstelik koşullan protesto etmeleri gibi bir durumda polisin harekete geçerek bu göçmenleri cezalandırıp suçlu konumuna getirerek, ardından sınır dışı etmesi beklenebilir. Bütün bu durum, prekaryanın farklı çeşitlerinin farklı hakla­ ra ve sosyal gelir yapılarına sahip olduğu parçalanmış bir emek sürecine işaret ediyor. Aynı şekilde kimlik meselesine de etki­ si var. Bir ülkenin yerli nüfusu birden fazla kimlik sergileyebi­ lir. Yasal göçmenler kendilerine en çok güvenlik duygusu ve­ ren kimliğe vurgu yaparken, yasa dışı göçmenler, açığa çıkma korkusuyla herhangi bir kimlik sergilemekten kaçıyor. Kısmi vatandaşlık düşüncesini akılda tutarken, farklı göç­ men gruplarının ne tür bir muameleye maruz kaldığını ve kü­ resel prekaryanın genişlemesinde nerede durduğunu göz önü­ ne alıyoruz. 165 Mülteciler ve sığınma talebinde bulunanlar Mülteciler ve bir ülkeye sığınma talebinde bulunanlarla baş­ layalım. Vereceğimiz bir örnek, bu insanlann yaşadığı sıkıntıyı gözler önüne serecektir. Parlamenter ve Sağlık Hizmetleri Om­ budsman (2010) raporuna göre mültecilerden sorumlu İngilte­ re Sınır Ajansı’nın elinde çeyrek milyon mülteci dava dosyası bi­ rikmişti. Söz konusu davalar yıllarca çözülmeden öyle duruyor­ du. Örneğin kendisine 2000 yılında sınırsız izin verilen Somalili birisi, belgelerini 2008’e kadar hala almamıştı. Buna benzer du­ rumdaki insanlar ekonomik açıdan sıkıntı içinde yaşıyor. Kısmi vatandaşlar bu şartlarda eriyip giderken kendilerine haftada sa­ dece kırk iki pound veriliyor ve işe girmelerine de izin verilmi­ yor. Buna bir de lşçi Partisi hükümetinin peşi sıra gelen ve sığın­ ma talebinde bulunanlara yardımı sınırlayan adımlannı ekleyin. Alın size enformel prekarya ekonomisi için uygun şartlar. Kayıt dışı ve yasadışı göçmenler Prekaryanın yaşadığı güvencesiz koşullara verilen popü­ list tepki çareyi, kabahati kısmen ‘yasadışı göçmenler’e atmak­ ta buluyor. Yerel işçilerin sıkıntılanndan, emeğin esnekleştiril­ mesine dair politikalar ve giderek azalan sosyal yardımlar de­ ğil de yasadışı göçmenler sorumlu tutuluyor. Örneğin 2008’de tekrar ltalya’da başbakan seçilen Silvio Berlusconi ilk açıklama­ sında, yasadışı göçmenleri hedef aldı ve ‘şer ordusunu’ yenme sözü verdi. Hemen, amaçlannı hiçbir şekilde gizlemeyen özel savcılara yetki verdi ve Romanlan ltalya içindeki kamplann­ dan dışan attı. ltalya’nın uç kısmı Kalabriya’daki Afrikalı göçmenler öden­ meyen ücretleri nedeniyle protesto düzenleyince, kamp yaptık­ lan derme çatma yerler buldozerlerle yıkıldı ve bu göçmenlerin çoğu ülke dışına gönderildi. Söz konusu göçmenler, mafyanın kontrol ettiği tanın arazilerinde ucuz iş gücü olarak kullanılı­ yordu ve mafya, 2008’deki finansal krizden sonra göçmenlere ücret ödemeye son verdi. Daha sonra olacaklann beklentisine 166 dayanarak olayları kışkırtan mafyanın tahriklerine kapılan Af­ rikalı göçmenler, kendilerinde kanunları uygulama yetkisi gö­ ren kişiler tarafından vuruldu ya da dövüldü ve bu hareketler, yerel halkın takdirini aldı. Bu ayaklanmalar, aslında bölgedeki gençlerin yıllarca yapmış olduğu taciz ve saldırıların sonucun­ da ortaya çıkmıştı. Ancak İtalya’da dönemin İçişleri Bakanı Ro­ berto Maroni, verdiği bir mülakatta bu olaylan ‘fazla hoşgörü­ nün sonucu’ olarak nitelendirdi. Göçmenlere yönelik saldırılar İtalya’nın her tarafında yaşanıyor. Fransa’nın eski Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, ironik bir şekilde kendisinin göçmen kökenli olduğunu söyledi ve ardın­ dan popülizme başvurarak Romanların ‘yasadışı’ yerleşim böl­ gelerinin yıkılması ve Romanların da bölgeden sürülmesini emretti. Romanlar bunun hemen ardından Bulgaristan ve Ro­ manya’ya gönderilse de hepsi geri dönme niyetinde çünkü AB içerisinde dolaşım hakkına sahipler. Dönemin İçişleri Bakanı­ na atfedilen ve basına sızan bir andıçta, Romanların öncelikli hedef olduğu belirtiliyordu ki bu aslında Fransa Anayasası’nın muhtemel bir ihlali demekti (Willsher, 2010). Göçten sorum­ lu Devlet Bakanı Eric Bosson bir basın toplantısında şöyle dedi: ‘Avrupa bölgesinde özgürce seyahat etmek, istediğiniz yere yer­ leşmek anlamına gelmez’. Belli ki göçmenlerin sürekli hareket halinde olması hedefteydi. Bu ne tür bir toplum? Bir taraftan da ABD’de aşırı dinci gruplar din motifli döv­ me ve tişörtlerle, silahlanarak Arizona-Meksika sınırında dev­ riye geziyor ve dürbünlerle kendilerine daha iyi hayat aramak­ tan başka bir amacı olmayan kaçakları izliyorlardı. Bazı göç­ menler gerçekten de uyuşturucu taşıyabiliyor ama bunu insan kaçakçılarının zoruyla yapıyorlar. Evet, bazıları ‘suçlu’ ancak her toplumsal grubun içinde böyleleri vardır. Üstelik maalesef bu insanların günah keçisi yapılmasına her yerde rastlanıyor. ABD’de göçmen prekaryanın artmasıyla eş zamanlı olarak ‘ya­ sadışı’ göçmenleri istihdam ettiğinden şüphelenilen fabrikala­ ra komando tarzında baskınlar düzenlenmesi söz konusu. Her ne kadar Başkan Obama böylesi baskınlara son verilmesini em­ rettiyse de bunların tekrardan yaşanması mümkün gözüküyor. 1 67 2010’da Arizona’da geçen ve yasadışı göçü federal yasaların ihlali kapsamına sokan yasa, göçmenler ve prekaryaya dahil ol­ maktan korkan ‘doğal vatandaşlar’ arasındaki gerilimi güçlen­ dirdi. Bu yasaya göre polis, ‘yasal iletişim’ kurduktan sonra ‘ma­ kul düzeyde şüphe’ye neden olan kişilerin göç statüsünü kon­ trol etmekle ve göç belgeleri olmaması halinde bu insanları tu­ tuklamakla yükümlü. lşte bu, Hispaniklere benzeyen sürücüle­ rin önemsiz mazeretlere dayanarak rastgele durdurulmasının da önünü açtı. Yasa, Hispaniklerin ve onlara destek verenlerin ulu­ sal çapta protestolarına neden oldu ancak bu protestolar, bazı­ larının ‘alttan alta ırkçılık’ dediği ve nesiller arası kültürel uçu­ rumla bağlantılı popülist bir damarın işine daha çok geldi. Ari­ zona’da yaşlı nüfusun % 83’ü beyaz ancak beyaz nüfus çocuklar­ da % 43’e kadar düşüyor. Yaşlı beyaz nüfus, kendi çocukları ola­ rak tanımadığı bir nüfus için vergi ödediğini düşünüyor. Bu da lkinci Dünya Savaşı sonrasında dünyaya gelen nüfusun ağırlıklı olarak içinde olduğu Çay Partisi’nin vergi karşıtı popülizmini fi­ şekliyor. Göçmenlerin çoğunun çocuk olduğu Almanya’nın pek çok şehrinde de benzer bir durum söz konusu. Amerikalıların çoğu Arizona yasasını destekliyor gibiydi. Ulusal düzeyde yapılan bir ankette, yasa maddelerine verilen destek şöyle çıktı: • Yasadışı göçmen istihdam edenlere daha fazla ceza verilmesi • Yasadışı göçmenlerin cezalandırılması • Polisin yasa dışı göçmenleri federal hükümete bildirmesi • Meksika sınırında Ulusal Polis’in devriye gezmesi • Sınıra daha fazla çit çekilmesi • Göçmen statüsünün belgelenmesi konusunda polise yetki verilmesi • Yasadışı göçmenlerin çocuklarının okula alınmaması • Kiliselerin, yasadışı göçmenleri polise bildirmesi gerekliliği 1 68 % 80 · % 75 % 70 68 % 60 % 50 % 42 % 37 Güney Afrika’da çok daha çirkin bir gelişme yaşandı ki bu dünyanın çok yerinde olup bitenin tipik bir örneği. Milyonlar­ ca göçmen sınırlardan geçerek özellikle Johannesburg etrafın­ daki bölgelere geliyor. Bu göçmenler Zimbabwe, Malawi, Mo­ zambik ve Afrika kıtasındaki başka yerlerden ya da Pakistan gibi çeşitli Asya ülkelerinden geliyor. Sayılan dört milyondan fazla olabilir. Çoğunun çalışma vizesi yok ama bir taraftan da çalışmak zorundalar. Güney Afrika hükümeti, söz konusu göç­ menlerin vize almasını zorlaştırıyor ancak bakıldığında her gün binlerce kişinin vize alma umuduyla kuyruğa girmek için uzun mesafeler kat ettiği görülebilir. Çok sayıda genç Güney Afrikalı, yasal ücret alabilecekleri yasal işlere giremiyor çünkü umutsuz göçmenler herhangi bir sosyal yardım sağlamayan yasa dışı işlerde çalışmak zorunda. Söz konusu göçmenlerin varlığı, genel olarak işçilerin pazarlık gücünü zayıflatıyor, prekaryayı şişiriyor ve siyasetçilerle eko­ nomistler bu durumu kullanıp ülkede muazzam bir işsizlik ol­ duğunu söyleyerek reel ücretlerin ve emeğe dair devlet koru­ malarının azaltılması gerektiğini savunuyor. Aslında olup bite­ ne bakıldığında, istihdamın çoğunun hesaplanmadığı görülebi­ lir. Dolayısıyla Güney Afrika’daki işsizlik oranının % 40’a ka­ dar çıktığına dair iddialar temelsiz. Ancak, 2008 Mayıs’ında ge­ rilim iyice tırmandı ve küçük yerleşim bölgelerindeki göçmen­ lere feci saldırılar düzenlendi. Çok sayıda göçmen öldü, binler­ cesi de bulundukları yeri terk etti. Bu insanlar, ırk ayrımcılığı­ nın bitmesinden bu yana eşitsizliğin daha da arttığı bir toplu­ mun kurbanlarıydılar. Geçici ve mevsimsel göçmenler Başka pek çok göçmen, yasal statüleri olmasına rağmen ba­ zen o kadar korunmasız durumda oluyor ki insan bunun kasıt­ lı olup olmadığını, meselenin yerel çıkarları veya işçileri koru­ mak adına mı böyle olduğunu düşünüyor. Ya da siyasi haklan olmadığından ve oy veremediklerinden mi böyle? Son dönem­ de gündeme gelen örnekler durumu açıklıyor. 169 Özellikle, yirmi üç Çinli midye toplayıcısının Morecambe Koyu’nda yaşanan gelgit nedeniyle hayatını kaybettiği olaydan sonra lngiltere hükümeti, işçi kiralama ajanslarının denetlen­ mesi için bir yetki birimi (Gangmasters Licensing Authority) kurdu. Ancak Eşitlik ve lnsan Haklan Komisyonu’nun dok­ san bin kişiyi istihdam eden et ve tavuk işleme tesislerine da­ ir yaptırdığı bir araştırma (EHRC, 2010) , söz konusu birimin bu işi yapabilecek yeterli insan kapasitesine sahip olmadığını gösterdi. Bazı açılardan bu tesisler, lngiltere’deki en büyük imalat sek­ törünü oluşturuyor ve araştırma, buralardaki çalışma koşulla­ rının feci olduğunu ortaya koydu. işçilerin hızlı çalışan üretim hatlarında saatlerce çalışmak zorunda kaldığı, tuvalet izni ala­ madığı ve tacize uğradıkları görüldü. Hamile kadınların da ina­ nılmaz bir şekilde etkilendiği, bazılarının düşük yaptığı ve bir­ çoğunun da doğrudan ayrımcılığa maruz kaldığı belirlendi. 161 7 saatlik vardiyalarda çalışan işçilerin, uyumak için ancak bir­ kaç saati vardı. Bazı durumlarda ise işçi kiralama büroları, er­ ken saatlerde evlerine girip işçileri uyandırıyordu çünkü anlık sipariş ilkelerine göre çalışan süpermarketler son dakikada bir­ takım siparişler verdiği için fabrikalar yedekte işçi tutma konu­ sunda baskı altındaydı. Söz konusu araştırmaya göre iş gücünün üçte biri, işçi kira­ lama bürolarından gelenlerden oluşmaktaydı. % 70’i ise bir kıs­ mı Portekiz’den olmakla beraber çoğunlukla Doğu Avrupa’dan geliyordu. Araştırmaya katılan pek çok işçi, işverenlerin kiralık işçilere daha kötü davrandığını, lngiliz işçilerin de düşük üc­ retler ve kötü çalışma koşullan nedeniyle sektörde çalışmak is­ temediğini dile getirdi. Bazı lngiliz işçiler, Eşitlik ve İnsan Hak­ lan Komisyonu’na, işçi kiralama ajanslarının sadece göçmenle­ ri işe aldığını ve bunun Irk tlişkileri Yasası’na aykın olduğunu dile getirdi. İşçi kiralama ajanslarına bağlı işçilerin kötü şartlar­ da çalıştırılmasının, bilerek gevşek tutulan denetim mekaniz­ malarıyla alakalı olduğu belirtilmekteydi. Maalesef EHRC (Eşitlik ve İnsan Haklan Komisyonu) endüs­ trinin çalışma pratiklerini kendi isteğiyle iyileştirmesi gerekti170 ği tavsiyesinde bulundu ki bu biraz safça bir dilekten ibaretti. Komisyon’un endüstriye dava açma niyeti falan yoktu. Bir baş­ ka deyişle, prekarya sömürüye karşı yine korunaksız kalacak­ tı. Üstelik işçi kiralama bürolannı denetlemek için 2004’te ge­ çen ‘Gangmasters Licensing Authority’ adlı yasa, göçmenlerin ağırlıklı olarak bulunduğu sağlık ve bakım sektörlerini kapsa­ mıyordu. lngiltere’de 2009-10 yıllanndaki aşın soğuk geçen kış mev­ siminde yerel yetkililer, borçları nedeniyle işsiz ve evsiz du­ rumdaki pek çok Doğu Avrupalı göçmeni ülkesine geri gön­ derdi. 2008 yılında Lincolnshire’daki Boston bölgesinde, nüfu­ sun dörtte biri göçmen tanın işçilerinden oluşuyordu. Tarlada işler azalınca, göçmenlerin çoğu ülkelerine dönerken kalma­ yı tercih edenler yeni bir iş bulmaya koyuldu. Söz konusu göç­ menler, işsizlik yardımı başta olmak üzere herhangi bir devlet yardımı alamıyordu zira bu yardımı alabilmek için en az bir se­ ne boyunca kesintisiz çalışmış olma şartı vardı. Kışın ortasın­ da bazı parasız ve evsiz göçmenler, derme çatma çadırlarda ya­ şamak zorunda kaldılar. Artan ölüm oranlan ve adi suçlar ne­ deniyle göçmenleri toplumsal bir yara olarak gören hükümet, toplumdaki göçmen iş gücünden kurtulmaya yönelik bir adım attı. Boston yetkilileri, hükümet ve yerel konseyler tarafından desteklenen bir organizasyon (Suç Azaltma İnisiyatifleri) oluş­ turarak, yerel düzeydeki sıkıntıları giderme yoluna gitti. Suç Azaltma lnisiyatifleri’nin görev tanımı gayet iyi niyetliy­ di. Evsizlerin devlet yardımı alıp alamayacağını belirlemek ve eğer sonuç olumsuzsa onlara eve dönüş bileti sağlamaktı. Hü­ kümetin neden böyle bir iş için adında suçla mücadele geçen bir firmayı kullandığı sorulabilir. Aslında bir yandan polis hiz­ metlerinin özelleştirilmesiyle karşı karşıyayız. Suç Azaltma lni­ siyatifleri’nden John Rossington basına şunları söyledi: ‘Bos­ ton’da çoğu Doğu Avrupa kökenli olan evsizlerle alakalı bir so­ run var. Bu insanlann hemen hiçbirisi sosyal yardım alamıyor çünkü ya buna haklan yok ya da ellerindeki belgeleri kaybet­ miş durumdalar ve sosyal haklardan faydalanabileceklerini ka­ nıtlayamıyorlar. Onlara yardım edebilmemiz için bize başvur171 malanm istiyoruz’ (Barber, 2010). Suç Azaltma İnisiyatifleri, ti­ cari amaçlannı net bir şekilde ortaya koymuştu. Bu insanlann ülkelerine dönmesi tasarruf anlamına geliyordu. ‘Bu insanlann parası yok ve özellikle soğuk dönemlerde dışanda yaşıyorlarsa, bu durum onlan savunmasız hale getiriyor. Suç işlerlerse ya da hastalanırlarsa, bunun maliyeti Doğu Avrupa’ya ucuz bir dönüş biletinden daha pahalıya mal oluyor’. Uzun süreli göçmenler Pek çok ülkede, yasal olarak yerleşik durumdaki göçmenler kültürel nedenlerden dolayı şeytanlaştınlıyor. Bu, çok rahat bir şekilde aynmcı politikalar ve yabancı düşmanlığına dayalı şid­ dete yol açabiliyor. Daha büyük çapta birtakım eğilimlere işaret eden iki yakıcı örnek bizim için burada yeterli olacaktır. 1950 ve 60’larda Almanya, Türkiye’den veya Avrupa’nın güne­ yinden yüzbinlerce misafir işçiyi, ucuz emeklerini kullanarak Al­ man mucizesini hayata geçirmek için ülkeye kabul etti. İşçilerin kontratlan bittikten sonra ülkelerine döneceği varsayılıyordu. Dolayısıyla devlet, bu işçilerin sosyal, politik ve ekonomik olarak entegrasyon sağlamalannı engelledi. İşçilere toplum dışında özel bir statü verildi. Ancak sonuçta işçiler Almanya’da kaldı ve bu, ülkede bir düşmanlık yarattı zira Alman nüfus, düşük doğum oranlan nedeniyle daraldığından popülist kesim yabancılann ül­ keyi domine ettiği, alt sınıf İslamcılann da Alman toplumuyla bütünleşmeyi reddettiği bir gelecek tarif ediyordu. Yani göçmen­ lerin önce entegre olmalannı engelleyen devlet, daha sonra en­ tegre olamadıklan için doğrudan bu insanlan suçluyordu. 2000 yılında göçmenlerin çocuklanna, yirmi üç yaşına gel­ meden önce Alman vatandaşlığını alma seçeneği sunuldu. Bu, kısmi vatandaşlık durumunu yansıtıyor çünkü Alman vatan­ daşlık kanunu geleneksel olarak doğum yerine değil, kişinin kan bağına dayanıyor. Fakat misafir-işçi sistemi, gerilimin to­ humlannı saçmıştı. Diğer Avrupalı uluslar da benzer bir süreçten geçecek. Yerli Alman nüfusu ve genel nüfus azaldığından, iş gücü açığı oluş172 masından korkuluyor. Ancak Alman seçmenlerin sadece azın­ lıkta kalan bir kısmı ‘gözetimli göç’ politikasını mevcut soru­ na kısmi bir çözüm olarak görüyor (Peel, 2010). Piyasa yanlısı Hür Demokratların vasıflı göçmen getirilmesi halinde puan ve­ rilmesini öngören sistemi ülkeye getirme çabalarına Hıristiyan Demokratlar karşı çıktı çünkü onlara göre bu sistem mevcut iş­ çileri eğitmektense ülkeye ucuz emek getirmeyi hedefliyordu. Ancak 20l l’de Alman sınırlan ilk defa Doğu Avrupa’dan gele­ cek işçilere açılacaktı. Almanya’da halihazırda iki buçuk mil­ yon AB kökenli göçmen var ve bu, diğer Avrupa ülkelerinde­ kinden daha yüksek bir sayıya tekabül ediyor. “Ulusal entegrasyon planı” dil eğitimini genişletip, devlet okullarda lslam’ın öğretilmesini mümkün kıldı. Fakat ırkçılık her tarafa yayılmış durumda. Sosyal Demokratların önde gelen isimlerinden Thilo Sarrazin, 2010 yılında “Berlin’de yaşayan Türklerin ve Arapların entegre olmak gibi bir niyetlerinin ve kapasitelerinin olmadığını” söyledi. Kamuoyu anketlerine gö­ re de, Almanların çoğunluğu bu görüşle hemfikir. Federal Mer­ kez Bankası’nın yönetim kurulu üyeliğinden çekilen Sarrazin, yazmış olduğu ve çok satanlar listesine giren kitabında, torun­ larının, yabancı bir kültür tarafından istila edilmiş bir toplum­ da yaşamasını istemediğini belirtiyor. Geçmişin gölgelerinden konuşmak ancak mübalağa olabilir. Bir de Fransa’da olanlara bakın. ikinci Dünya Savaşı’ndan sonra yaşanan işçi göçü, on yıllar boyunca özel şirketlere bıra­ kıldı. Bu şirketler de ülkedeki iş gücü açığını, yurt dışından iş­ çi getirerek karşıladı. Bu dönem bir yandan da Fransa’nın Ku­ zey Afrika’daki sömürgelerinin bağımsızlığını ilan ettiği yıllara denk gelmişti ve dolayısıyla Fas, Tunus, Cezayir gibi ülkeler­ den gelen Mağripliler, göçmen nüfusunun büyük kısmını oluş­ turuyordu ki bu oran 2005 yılında % 30’a ulaşmıştı (Tavan, 2005). On yıllar boyunca Fransız vatandaşlan ve Kuzey Afrika­ lı göçmenler arasındaki gerilim su yüzüne çıkmadı. Göçmenle­ rin çoğu genç ve iş sahibi olduğundan, ülkedeki sosyal güven­ lik sistemine doğrudan katkı yapıyorlardı ve Fransız vatandaş­ lan da sistemden faydalanmaktaydı. Ancak devlet bir taraftan 173 da bir prekarya oluşturmaktaydı. Göçmenlerin maaşı, Fransız işçilerin maaşından daha düşük ve işsizlik onları daha kolay vuruyor zira göçmenler inşaat gibi düşük vasıflı işlerde çalış­ makta ve ekonomik gelgitlerden özellikle ayrımcılık nedeniy­ le daha kolay etkilenmekte. İşsiz Mağriplilerin, işsizlik yardı­ mı almalarına yardımcı olacak katkı kayıtlan genellikle yok ve yardım almaya haklan olduğunu kanıtlamaları gerekiyor. An­ cak ev ve sağlık yardımı gibi haklardan faydalanabilmek için Fransız vatandaşı olmayanların oturma iznine sahip olması ve Fransa’da en az beş yıl yaşamış olması gerekiyor. Pek çok Mağ­ ripli ise bu yardım mekanizmalarının tamamen dışında. Devlet bir süre kayıt dışı göçe izin vermişti ancak 1996’dan sonra Kuzey Afrika ve Sahra Altı Afrika’dan gelen göçmenleri öyle bir konuma soktu ki bu göçmenler artık kendilerine ‘bel­ gesiz’ adını veriyorlar. Yıllardır Fransa’da çalışan bu insanlar, birdenbire statülerini yasadışı olmasa da belirsiz durumda bul­ du. ‘Belgesizler’, toplumun dışında kalmalarını protesto etmek için örgütlenerek geçici iş sözleşmelerinin düzenli sözleşmeye çevrilmesini talep etti ancak işler bu vaziyete geldiğinde Fran­ sa devleti artık düşmanca bir tavır sergiliyordu. Her ne kadar bazı göçmenler sözleşmelerini düzenli statüsüne taşısa da yir­ mi dokuz bin göçmen işçi 2009 yılında ülkelerine geri gönde­ rildi. 2010 yılında göçten sorumlu bakan, sözleşmelerinin dü­ zenli hale getirilmesini talep eden ‘belgesizler’in yine de sınır dışı edileceğini açıkladı. Fransız vatandaşı olsalar bile Kuzey Afrikalı göçmenler as­ lında kısmi vatandaş. Yasalar önünde eşit haklara sahipler an­ cak bunların hayata geçmesi pratikte mümkün olmuyor. Ör­ neğin Çalışma Yasası istihdam sırasında eşit muamele ilkesi­ ni şart koşar ancak işe alım sırasında yaşanan ayrımcılık bu ya­ sa kapsamında değildir. Fırsat Eşitliği ve Ayrımcılık Karşıtlığı Komisyonu’nun raporuna göre Paris’te yaşayan ve isimlerinden ötürü Kuzey Afrika kökenli oldukları anlaşılan kişilerin iş mü­ lakatına çağrılma ihtimali başkalarından beş kat daha az. Yine Mağripli üniversite mezunlarının iş mülakatına gitme ihtimali Fransız mezunlara göre üç kat daha az (Fauroux, 2005). Ken1 74 dilerine eşitlik sağlayan ancak bir taraftan da güvencesiz hayat­ lar veren sistemin hayal kırıklığına uğrattığı ikinci nesil Mağ­ riplilerin 2005 yılında banliyölerdeki isyanlarda başı çekmesi bu anlamda şaşırtıcı olmamalı. Avrupa’nın tam ortasında yaşayan Müslümanlarla ilgili bu örnekler bir zamanlar arzu edilen göçmenlerin ülkeye kök sal­ dıktan sonra bile dışlanabildiklerini, yani tekrar marjinalize edilmelerinin söz konusu olduğunu gösteriyor. Boşlukta bir rezerv olarak prekarya 2008 krizi sonrasındaki ekonomik durgunluk nedeniyle göç hareketlerinde bir değişiklik olması zaten beklenen bir şeydi ancak küresel bir ekonomide ne olacağım tahmin etmek kolay bir şey değil. Örneğin lngiltere’den göçmen dönüşü 2009 yı­ lında muazzamdı. Doğu Avrupa’mn AB’ye yeni üye olmuş ül­ kelerindeki kayıtlı işçi sayısında % 50’den fazla bir düşüş ya­ şandı. Sanayileşmiş ülkelerden Hindistan ve Çin’e, gelecek beş yı l içinde iki yüz bin vasıflı işçinin dönmesi tahmin edilmek­ teydi. Ancak bir taraftan da çok önemli bir dönüşüm yaşan­ maktaydı. Ekonomik durgunluk giderek derinleşirken, göçmenlerin is­ tihdamdaki toplam payı keskin bir artış göstermekteydi. İşsiz­ liğin arttığı dönemde bile işletmeler yabancıları işe almaya de­ vam etmekteydi. lngiltere’de doğanların istihdamdaki sayısı 2008’in ve 2010’un son dönemi arasında 654.000 azalırken is­ tihdamdaki göçmenlerin sayısı 139.000 arttı. Bu bir bakıma iş­ lerde sektöre) bazda yaşanan daralmayı yansıtıyor olabilir zira eski işçi sınıfının ve düşük ücretlilerin yoğun olarak bulundu­ ğu bölgelerdeki eski endüstriler krizden kötü etkilenmişti. Ra­ kamlar bir yandan da firmaların krizi kullanarak yaşlı ve uzun dönemli işçilerden kurtulmaya yönelik eğilimlerini de yansıt­ maktaydı. Yine aynı şekilde işgücü kayıplarındaki artışın yam sıra düşük maliyetli geçici işçiler ve enformel yollardan ödeme yapılan işçilere yönelmedeki kolaylığı da yansıtıyor. Küresel düzeydeki esnek emek süreci ile beraber işte kıdem ve ‘işe son 1 75 giren ilk çıkar’ ilkesine dayalı sistem artık yok olmuş durumda. Ekonomik durgunluklar güvencesiz emeğe yönelik trendi hız­ landırırken, düşük ücret ve az sayıda sosyal güvenceyi kabul edenlerin istihdamını da öncelikli hale getirmekte. Göçmenlerin ikame edilmesi, birçoğunun evlerine büyük maliyetlerle gönderilmesine rağmen gerçekleşti. Örneğin İs­ panya ve Japonya, göçmenlerin ülkeden ayrılması için büyük miktarda nakit para imkanları sundu. İngiltere, tek gidiş uçak biletlerini karşıladı. Ancak göç meselesinin önünü almaya çalı­ şan hükümetler, firma çıkarlarının direnişiyle karşılaşıyor. Siyasetçiler göç konusunda sınırlamalardan ve göçmenlerin ülkelerine gönderilmesinden yanaymış gibi görünseler de, iş­ letmeler göçmen işçileri, ucuz emek maliyeti nedeniyle tercih ediyor. Avustralya’da yapılan bir araştırmada, şirketlerin vize sahibi vasıflı göçmen işçilerde kesinti yapmak konusunda yer­ li işçilere göre daha isteksiz davrandığı belirlendi. Bu şirketler göçmen işçilere, yerli işçilere ödediklerinin ya da ödemek zo­ runda olduklarının yansından azını ödüyordu. En sonunda, İş­ çi Partisi hükümeti, şirketlerin Avustralyalı işçilere öncelik ta­ nıması zorunluluğunu ortadan kaldırmak konusunda işveren­ lerle anlaştı (Knox, 2010). Fransa ve İtalya gibi Avrupa ülkelerinde nüfus yaşlanırken doğurganlık oranlan da azalıyor. Dolayısıyla iş çevreleri özel­ likle vasıflı emek konusunda göçün kısıtlanmasına sıcak bak­ mıyor. İngiltere’de çok uluslu şirketler, AB dışından ülkeye va­ sıflı göçmen sayısının azaltılmasını planlayan hükümete, vak­ tinde lobi faaliyetleri üzerinden baskı yapmıştı. Sınırlı çalışma izninin açık artırmaya çıkarılmasına dair temeli olmayan fikir­ ler bir kenara bırakıldı. Japonya’da bazı siyasetçiler çok katı bir şekilde milliyetçi ve göç karşıtı tavırlar takındı ancak işletmeler Güney Koreli, Ja­ pon kökenli Brezilyalılar ve Çinli işçilere sıcak bakıyor. Tanın işçilerinin yarısının, et ve tavuk endüstrisindeki işçilerin dört­ te birinin ve bulaşık işlerinde çalışanların da dörtte birinin ka­ yıt dışı göçmenlerden meydana geldiği tahmin edilen ABD’de 2005 yılında iş dünyası, göçmenlerin yasal vatandaş kapsamına 176 alınmasından yana tavır koydu ve ülkeden gönderilmesine kar­ şı çıktı (Bloomberg Businessweek, 2005). Sermaye göçten yana çünkü bu, bir yandan da düşük ücretli ve amaca uygun emek anlamına geliyor. Göçe en çok karşı çı­ kanlar, yaşlı (beyaz) işçi sınıfı ve alt orta sınıflar zira bu grup­ lar küreselleşmenin baskısını yaşamakta ve prekaryaya dahil oluyorlar. Sıraya girmekten engellere doğru mu? Geleneksel olarak göçmenler, müsait pozisyonlar için sıraya gi­ ren işçi adayı olarak görülürdü. Bu, küreselleşme öncesi dö­ nem açısından makul bir imgeydi. Ancak emek piyasası ve top­ lumsal koruma reformlan nedeniyle kuyruğa girmek artık pek işe yaramıyor. Sınırlan net olmayan esnek emek piyasalannda ücretler, sa­ dece göçmenlerin kabul edeceği, yüksek hayat standartları­ na alışmış vatandaşların tanışık olduğu düzeyin altına çekil­ miş durumda. İngiltere’de, yaşlılara bakım, tanm ve turizm gi­ bi göçmenlerin yoğun olarak bulunduğu sektörlerdeki düşük ücretler, başka sektörlerdeki ücretleri de aşağı çekti. Dönemin başbakanı Gordon Brown’ın ‘İngiliz işçiler için İngiliz iş’ şek­ lindeki aşın milliyetçi retoriği de hiçbir şeyi değiştirmediği gi­ bi iç göçte de bir artış gözlendi. Ucuz göçmen emeğine daya­ lı daha da eşitsiz hale gelen bir toplumda böylece halihazırda zaten varlıklı olan kesim, düşük maliyetli bakıcı, temizlikçi ve tesisatçılan kullanma fırsatına erişti. Vasıflı göçmenlere erişim sayesinde de el becerisi gerektiren alanlarda firmaların eğitim vermesine yönelik baskı azaldı ve bu nedenle yerli vatandaşlar daha da dezavantajlı bir konuma geldi. Göçmenlerin istihdam için sıraya girdiği yapının ortadan kalkmasının bir sebebi de emeği esas alan sosyal güvenlik sis­ teminin genel olarak çökmesi oldu. Hükümetler sosyal güven­ liği sosyal yardımla ikame etme yarışına girince, uzun süredir sistemden yararlanan vatandaşlar, sosyal yardıma erişim konu­ sunda sıkıntıya düştü. Bu durum, uzun süre özellikle işçi sını1 77 fının kalesi konumunda bulunan ve giderek çürüyen kentsel mekanlardaki göçmenler ve etnik azınlıkları zor durumda bı­ raktı. lşçi Partisi’nin bazı kesimleri, 20 10’daki genel seçimle­ rin kaybedilmesini göç konusunda beyaz işçi sınıfına yeterince ulaşılamamasına bağlarken, aslında gerçek sorunun sosyal yar­ dımlara ulaşılmasını zora sokan ve kendilerinin kurmuş oldu­ ğu sistem olduğunu görmezden geldiler. Sosyal yardım verilmesini geçim testine bağlayan süreç, re­ fah devletinin temel direklerinden birisini de yerle bir etmiş ol­ du. Çalışma temelli katkılar üzerinden kazanılan haklara daya­ lı bir sosyal güvenlik sisteminde ödüllendirilenler, uzunca bir süre sistem içinde kalanlar olur. Eğer sosyal haklar ve sosyal hizmetlere erişim finansal ihtiyaç üzerinden belirlenecek olur­ sa, o zaman sisteme katkı yapanlar, durumları net bir şekilde daha kötü olan göçmenlere kıyasla dezavantajlı duruma düşe­ cektir. Giderek zayıflayan ‘işçi sınıfı’, bu durumu adil bulmu­ yor. Hatta durum İngiltere ve başka yerlerde o kadar ironik ki politikaları bu yönde şekillendirenler aslında sosyal demokrat hükümetler oldu. lngiltere’de geçim testine geçiş, Doğu Londra’da yapılan bir araştırmada da görüldüğü gibi işçi sınıfı kökenli ailelerin çözül­ mesini de hızlandırdı (Dench, Gavron ve Young, 2006). Ülkeye giriş yapan Bangladeşli göçmenler en yoksul kesimi oluşturdu­ ğundan ve ev konseylerine başvuru sırasının en başına geçebi­ lirken, eski işçi sınıfı kökenli aileler başvuru listesinin sonun­ da kendilerine yer buluyor ve ucuz konut elde edebilmek için uzak yerlere taşınmak zorunda kalıyordu. Birtakım sosyal problemlerin meydana gelmesinde göçmen­ ler de ellerinde olmasa da pay sahibi. Nüfus sayımlarında bu kesim gerçeğe kıyasla az görünüyor ve dolayısıyla özellikle yo­ ğunluklu olarak yaşadıktan bölgelerde sayıca az çıkıyorlar. Hal böyleyken, okul ve konut konusunda merkezi hükümetten ye­ terince destek alamıyorlar. Örneğin 2010 yılında yapılan ba­ zı tahminlere göre lngiltere’de ‘yasadışı’ şekilde bir milyondan fazla kişi yaşıyordu. Yardım için sıraya girme mekanizması sona erince, ülkeler 1 78 de göç meselesini farklı yollardan idare etme arayışına girdi. Bazı ülkeler, işçi sıkıntısı çektiği düşünülen meslekler için kar­ maşık planları devreye soktu. Avustralya’da 2010 yılına kadar yüz altı adet ‘talep gören’ meslek vardı. Daha sonra bu, ‘hedef­ teki meslekler’ olarak değiştirildi ve odak noktası sağlık, mü­ hendislik ve madencilik olarak belirlendi. Ancak bu önlemler çok da işe yaramıyor. İngiltere’de yüksek vasıflı olup da yeterli sayıda olmayan göçmenlere Birinci Düzey vize veriliyor. Ancak 2010 yılında Birinci Düzey vize sahiplerinin en az % 29’unun, bir bakıma beyinlerini israf etmek suretiyle, vasıfsız işlerde ça­ lıştığı belirlendi (UKBA, 2010). Öte yandan İngiltere’de vatandaşlık elde etmek iyice zorlaştı. İngiltere, 2009’da Avustralya’dan esinlenerek göçmenlerin gö­ nüllü işlerde çalışmak, İngilizce konuşmak, vergi ödemek, fay­ dalı vasıflar edinmek ve ülkenin çeşitli vasıflara ihtiyaç duyu­ lan yerlerinde yaşamaya hazır olmak suretiyle puan toplamala­ rını ve pasaport ‘kazanma’larını öngören bir plan hazırladı. Ül­ kede herhangi bir suç kaydı olmadan beş yıl yaşayanların doğ­ rudan vatandaşlık aldığı sistemden puan temelli bu sisteme ge­ çiş, hükümetin vatandaşlık önündeki engelleri istediği gibi de­ ğiştirebildiği anlamına da geliyordu. İçişleri Bakanlığı’ndan bir yetkili şunları dile getirdi: ‘İnsanların vatandaşlık elde etmeleri konusunda daha sert olmak zorundayız. Artık otomatik olarak verilen bir hak yok. Çalışma ve vatandaşlık arasındaki bağ da etkin bir şekilde kırılmış vaziyette’ (Hinsliff, 2009). Bu süreçte göçmenler, sürekli kısmi vatandaş halini alıyor ve tam da prekaryaya dahil olacakları hale geliyorlar. İngiliz İşçi Partisi hükümetinin geçici göçmenler için de puan temelli bir sistemi hayata geçirme planı vardı ki bu plana göre AB dışın­ dan gelenlerin çalışma izinlerine sınırlama getirilirken, vasıf­ lı işçi sıkıntısı çekilen mesleklerin de kapsamının daraltılması öngörülüyordu. 2010’da göreve gelen yeni koalisyon hüküme­ ti bu süreci daha da sıkılaştırdı. Sonuç olarak yardım için sıraya girme mekanizması ortadan kalktığı ve hükümetler de ortaya attıkları çalışma piyasası re­ formlarından geri adım atamadığı ya da atmak istemediği için, 1 79 göçmenlerin kısmi vatandaşlık statüsü daha da güvencesizleş­ ti. Bu nedenle göçmenler, kendilerine ihtiyaç kalmadığında ül­ keden ayrılmak zorunda kalıyor ya da ayrılmaya teşvik edili­ yor. Sonuç olarak da ortaya birtakım nahoş olasılıklar çıkıyor. Gelişmekte olan ülkelerde ucuz emek olarak göçmenler Yüce eme{liniz toplumun her kesiminin saygısını hak ediyor. – Wen Jiabao, Çin Eski Başbakanı, Haziran 2010 Yaşadıgımızı kanıtlamanın tek yolu ölmek. Belki de Foxconn çalı­ şanları ve bizim gibi kırdan göçüp gelen işçiler için ölüm, yaşadıgı­ mızı belgelemenin tek yolu. Hayatta kaldı{lımız dönemde elimiz­ de ümitsizlikten başka bir şey yoktu. – Foxconn’daki on ikinci intihar girişiminden sonra Çinli bir işçinin blo{lundan Ulusal kapitalizm kırdan kente göç üzerine kurulmuş ve İn­ giltere kırsalından fabrikalara doğru kaçışın sonucunda orta­ ya çıkmıştı. Bu süreç, dünyanın diğer yerlerinde farklı şekiller­ de kendisini tekrar etti. Günümüzün sanayileşmekte olan ül­ kelerinde hükümetler, emeğe dair düzenlemelerin gevşek tu­ tulduğu, sendikalaşmanın sınırlandırıldığı, geçici sözleşmele­ rin norm haline geldiği ve firmalara sübvansiyon üzerine süb­ vansiyon verildiği serbest üretim bölgeleri oluşturarak kırdan kente göçü hızlandırıyor. Bu zaten herkesin iyi bildiği bir hika­ ye. Meselenin daha az anlaşılan kısmı, küresel kapitalizmi hız­ landırmak ve yeniden yapılandırmak için aslında dünyanın en büyük göç hareketinin organize ediliyor oluşu. Küresel kapitalizm ilk olarak, o dönem ‘yeni endüstrileşmek­ te olan ülkeler’ adı verilen yerlerde göçmen emeği üzerine inşa edilmişti. 1980’lerde Motorola, Honda ve HP gibi küresel ser­ mayenin önemli isimleri, Malezya’daki serbest üretim bölgele­ rine geziler düzenlerdi. Burada bir proletarya oluşumundan zi­ yade geçici ve güvencesiz bir iş gücünün oluşumu söz konusu. Bu süreçte köylerden binlerce kadın derme çatma pansiyonlar180 da kalmak, haftalar boyu çalışmak, sağlıktan ve çalışma kapa­ siteleri kötüye gidince de işi bırakmak zorunda kaldılar. İşi bı­ raktıklannda çoğunun görme yetisi iyice kötüleşmiş, kronik bel problemleri ortaya çıkmıştı. Yani bir anlamda küresel kapi­ talizm bu kadınlann sırtında yükseliyordu. Bu sistem, gelişmekte olan piyasa ekonomilerinin son küme­ sine eklemlenen Bangladeş, Kamboçya ve Tayland’da da aynı şekilde ayakta ve uluslararası göçmenleri de kapsıyor. Dolayı­ sıyla Tayland’da 2010 yılında çoğu kayıt dışı ve önemli bir kıs­ mı Myanmarlı olmak üzere üç milyon göçmen vardı. Yaşanan gerilimlerin ardından hükümet bir kayıt planını devreye soktu ve göçmenlerin özel pasaport alabilmeleri için kendi ülkelerine başvuruda bulunmalarını sağladı. Bu özel pasaportlar sayesin­ de göçmenler yasal olarak çalışabilecek ve prensipte devlet yar­ dımlanndan faydalanabilecekti. Myanmarlı göçmenler ülkele­ rine dönmek istemiyordu zira ülkelerinden tekrar aynlamaya­ bileceklerinden korkuyorlardı. Dolayısıyla, kaydolanlann çoğu Laos ve Kamboçyalıydı. Programa kaydolunmaması, tutuklan­ mak ve sınır dışı edilmek anlamına geliyordu. Pratikte ise bu, o kadar da düzenli uygulanan bir şey değildi zira Taylandlı şir­ ketler, düşük ücretli işler için göçmen emeği kullanmaktaydı ve milyonlarca göçmen işçinin sınır dışı edilmesine sıcak bak­ mıyordu. Ancak İnsan Haklan İzleme Örgütü’ne göre (2010) yasal statüye sahip göçmenler bile inanılmaz suistimallerle kar­ şı karşıya kalıyordu ve kaderleri işverenlerinin elindeydi. Sen­ dika kurmak ya da sendikaya katılmak yasaktı. Ücretleri ço­ ğu zaman ödenmeyen göçmenlerin özgürce seyahat etmesine de izin verilmiyor, göçmenler herhangi bir mahkeme karan ol­ maksızın işten atılabiliyor ve sözde onlan korumakla yükümlü olan yetkililerin hakaretlerine maruz kalıyorlardı. Tüm bunlar, gelişmekte olan piyasa ekonomilerindeki emek piyasasının gerçekliği. Kampanyalar ve uluslararası ajanslar bu durumu düzeltmek için bir şeyler yapabilir ancak bu olumsuz­ luklar devam edecek. Ne var ki, küresel prekaryanın şekillen­ mesini anlamak açısından en uygun yer, dünyanın hızla en bü­ yük ekonomisi haline gelen Çin. 181 Çin devletinin yaratmış olduğu ve kısmi vatandaşlardan olu­ şan iş gücü, daha önce yaratılmış hiçbir şeye benzemiyor. Ça­ lışma yaşındaki nüfus 977 milyon ve bu rakam 2015 yılında 993 milyona ulaşacak. lki yüz milyon kadar kır kökenli göç­ men, Çinli ve yabancı firmaların, dünyanın pek çok kesimin­ den çokuluslu şirketlerin taşeronu işlevini gördüğü bölgelere akın ediyor. Küresel prekaryamn motoru olan bu göçmenler, kendi ülkelerinde kısmi vatandaş gibi yaşıyorlar. Hane otur­ ma izni [hukou] alamadıkları için, güvencesiz koşullarda çalış­ mak ve yaşamak zorunda kaldıkları gibi şehirli halkın sahip ol­ duğu haklardan da faydalanamıyorlar. Çin devleti bir yönüyle çok zor bir süreci yönetiyor çünkü yirmi yıl boyunca bu esnek ve genç işgücünü yarattığı gibi kırsaldaki ailelerinin desteğiyle ayakta kalan ve en üretken yıllan geçip gittikten sonra ortadan yavaşça kaybolması beklenen işçilere insan muamelesi yapma­ dı. Tarihte buna benzer şeyler yaşanmıştır ancak bunlar, Çin’de yapılanların büyüklüğüyle kıyaslandığında hafif kalıyor. Çin ihracatım da vuran 2008 krizinden sonra, yirmi beş mil­ yon göçmen işçinin işine son verildi. Ancak bu kişiler, ken­ di ülkelerinde ‘yasadışı’ olduklarından dolayı işsizlik istatistik­ lerinde kendilerine yer bulamadılar ve haliyle işsizlik yardımı da alamadılar. Bu işçilerin çoğu köylerine geri döndü. Ücret­ lerinde indirim yapmak zorunda kalan ve fabrikadan edindik­ leri yardımları kaybeden işçiler de oldu. Bu durumun yarattı­ ğı hınç giderek arttı; binlerce yerel protesto ve grev -yılda yüz yirmi binden fazla- kamuoyunun bilgisinden saklandı ve ger­ ginlik daha da derinleşti. Ekonomi yavaştan toparlanırken, devlet meydana gelen bas­ kıyı kısmen azaltmaya çalıştı. Mülkiyetin yabancılarda olduğu fabrikalarda kitlesel grevler yaşanırken devlet herhangi bir şey yapmadı ve bu, yabancı gözlemciler açısından bir dönüm nok­ tası olarak değerlendirildi. Bu belki hüsnükuruntu olarak de­ ğerlendirilebilir. Çin’in iş gücünün % 40’ı hala kırsal bölgeler­ de feci koşullarda yaşıyor ve prekaryamn içine çekilmeyi bekli­ yor. Bahsi geçen endüstriyel atölyelerdeki üretkenlikte hızlı bir artış olmasa bile -ki bu çok da olası görünmüyor- burada uzun 182 yıllar boyunca bir emek arzı mevcut olacak. Çin ve Asya’nın di­ ğer gelişmekte olan ekonomilerindeki söz konusu emek arzı son bulduğunda, özellikle Avrupa ve Kuzey Amerika gibi bu­ günün hizmet sektörüne dayalı zengin ülkelerindeki ücret ve emek koşullarındaki düşüş de tamamlanmış olacak. Bazı yorumcular, geçici kısmi vatandaş grubunun en ge­ niş kısmını oluşturan genç işçilerin sayıca azalmasından dola­ yı, Çin kalkınmasının ‘prekarya safhası’nın sonuna gelindiği­ ne inanıyor. Bu iddialan şu veriler ışığında düşünmek gereki­ yor. 2020 yılında 15-29 yaş arası iki yüz milyondan fazla Çin­ li olacak ve kırsaldaki kırk yaş altı her altı işçiden beşi halen, söz konusu geçici işler için göç etmeye hazır olduklarını di­ le getiriyor. Çin’deki göçmen emeğinin koşulları kazara ortaya çıkmış değil. Uluslararası markalar etik dışı satın alma pratikleri içine girince, tedarik zincirlerinde standartların altında uygulamalar ortaya çıktı. Dünyanın en büyük perakendecisi Walmart, Ame­ rikalılara bu tedarik zincirlerinden her yıl otuz milyar dolarlık mal sağlayarak, ekonomik kapasitelerinin ötesinde yaşamaları­ nın koşullarını sağlıyor. Başka şirketler de inanılmaz ucuz mal­ zemelerle dünya piyasalarını alt üst etti. Yerel işletmeler de kısa dönemde verimliliği artırmak için yasadışı birtakım yöntemle­ re başvurarak işyerinde direnişi tetikledi. Çinli yetkililerin, iş­ çilerin haklarını sistematik bir şekilde göz ardı etmesi de yok­ sulluk ve eşitsizliğin derinleşmesiyle sonuçlandı. Artan gerilimlere rağmen, hane kaydı sistemi hala ayakta. Kentte yaşayan milyonlarca kişi, okul, sağlık, ev ve devlet yar­ dımı hakkından mahrum bir şekilde yan vatandaşlar olarak ya­ şıyorlar. Eğitimin ilk dokuz yılının bedava olması gerekiyor ancak göçmenler çocuklarını özel okula ya da memleketlerine göndermek zorunda kalıyor. Yıllık okul ücretleri, göçmen iş­ çilerin birkaç haftalık ücretine denk geliyor ve bu durumda da milyonlarca göçmenin çocuğu, ailelerini neredeyse hiç görme­ den kırsalda yaşamak zorunda kalıyor. Hane kaydı sisteminin kuralları gözden geçiriliyor ancak bu süreç yavaş ilerliyor. Şanghay şehri 2009 yılında, kentte yedi yıl 1 83 boyunca çalışmış olanların, vergilerini ve sosyal güvenlik kat­ kılarını ödemiş olmaları kaydıyla bu haktan yararlanabilecek­ lerini açıkladı. Ancak hane kaydı hakkına sahip olmayan göç­ menlerin çoğu, yetersiz iş sözleşmelerine sahip; vergi ödemi­ yorlar veya sosyal güvenlik fonlarına katkıda bulunmuyorlar. Şanghay’daki milyonlarca göçmenden sadece üç bininin yeni sistemde hane kaydı almaya hak kazanması bekleniyor. Bu arada göçmenler, bir tür güvenlik sağladığı gerekçesiy­ le kırsalla olan bağlarını (küçük miktarda bir toprağı işleyerek veya bir baba evi aracılığıyla) korumaya devam ediyor. lşte bu nedenle milyonlarca göçmen, Çin Yeni Yılı döneminde şehirle­ ri terk edip bağlantılarını korumak ve toprağı işlemek amacıyla yakınlarıyla beraber köylerine döndü. Hem kır hem de kentle kurdukları bağlantıların zayıf olmasının getirdiği gerilim, Ren­ min Üniversitesi’ndeki bir araştırmada da ortaya kondu. Genç göçmenlerin üçte biri, şehirde bir ev almaktansa köyde ken­ di evlerini yapmayı tercih etmekteydi. Araştırmaya katılanların sadece % 7’si kendisini şehirli olarak tanımlamaktaydı. Göçmenlerin kısmi vatandaş olma statüsünü kuvvetlendi­ ren bir başka faktör de kendi topraklarını ya da evlerini satamı­ yor oluşu. Kırsaldaki kökleri, bu insanların kente kök salmala­ rını engellediği gibi kırsaldaki üretkenliğin ve toprakların kon­ solidasyonu üzerinden gerçekleşecek bir gelir artışının önüne de set çekiyor. Kırsal bölgeler, sanayi emeği için bir destek ni­ teliğinde. Böylece ücretlerin, geçim seviyesinin altında tutula­ bilmesi sağlanıyor. lşte o göz alıcı metalar bu sayede dünyada­ ki tüketicilere daha da ucuza ulaşabiliyor. Ülkede, toprak re­ formu yapılması gündemde. Ancak Komünist Parti bunun so­ nuçlarından çekiniyor. Sonuç itibarıyla küresel kriz baş göster­ diğinde, milyonların geri döndüğü kırsal bölgeler emniyet su­ pabı işlevi gördü. Çin prekaryası, net bir şekilde dünyanın en geniş kitlesi. Er­ ken dönemlerin sosyal bilimcileri, bu gruba dahil olan insan­ lara yarı-proletarya derdi. Ancak bu insanların proleterleştiği­ ni düşünmek için hiçbir sebep yok. Öncelikle istikrarlı işle­ re sahip olmaları ve bu işlerin bir süre var olmaya devam et184 mesi gerekiyor ancak bunun gerçekleşmesi olası değil ve sos­ yal gerilimler hepten sert bir hal almadıkça böylesi işlerin be­ lirmesi zor. Yetkililer kitlesel göçü düzenlemeye çalışırken, herhangi bir yere kök salmamış durumdaki emek gücü yerli halka tehdit oluşturup birtakım etnik gerilimler yaratıyor. Buna verilebile­ cek bir örnek, Türkçe konuşan Müslüman Uygurların, hükü­ metin gözetiminde Guangdong’daki Xuri fabrikasında çalıştı­ rılmak üzere üç bin mil kat ederek göçe zorlanmasıdır. Hanlar­ dan [Han Çinlilerinin] çoğunluk olduğu bölgeye yerleştirilen Uygurlar, yerlerinden ettikleri Hanlar’dan çok daha az ücret al­ maktaydı. 2009 yılında yerli bir kadına tecavüz iddialan nede­ niyle ortaya çıkan eylemlerde, Hanlı bir grup iki Uygurlu’yu öl­ dürdü. Haberler Uygur bölgesi Sincan’a ulaşınca, Sincan’ın baş­ kenti Urumçi’de meydana gelen sokak gösterilerinde çok sayı­ da kişi öldü. Söz konusu oyu ncak fabrikası meselesi sadece bir kıvılcımdı aslında. Hükümet yıllar boyu nca insanları düşük gelirli bölge­ lerden ihracat odaklı büyümenin cazibesine sahip varlıklı doğu bölgelerine göçe zorladı. Sincan bölgesinden sadece bir yıl içe­ risinde iki yüz bin kişi göç etti ve oldukça nemli fabrika yatak­ hanelerine yerleşmeden önce bir ila üç yıllık sözleşmelere imza attılar. Göç ve işe girme süreci inanılmaz derecede hızlı ilerle­ mekteydi. Gecekondu misali, bir gecede sanayi bölgeleri orta­ ya çıkıverdi. Bahsettiğimiz oyuncak fabrikası üç yıl önce meyve bahçesiydi. Göçmenler, kendilerini çabucak hazırlayabilen bir gruptu. Fabrika kapısının dışındaki elektrik direğinin dibinde sembolik bir şekilde, sponsorluğunu Pepsi’nin yaptığı dev bir TV ekranı vardı ve yüzlerce göçmen, çalışma saatlerinden son­ ra her gece burada bir araya gelip kungfu filmleri izlerdi. Gezici bir iş gücünü sakinleştirmek kolay değil ancak işçi hareketinin ölçeği de birtakım gerilimler yaratmaya müsaitti. Hanlı bir işçinin bir gazeteciye söylediği gibi ‘Sayılan arttıkça işler kötüleşiyor’. işte bu eylemlerde Uygurlular, ölü sayısının mevcuttan az yansıtıldığını ve polisin kendilerini korumadığı­ nı dile getirdi. Gerçek ne olursa olsun şiddet, geçici işçilerin ta185 nışık olmadıklan kültürlerin içine kitlesel olarak göç etmesin­ den kaynaklanıyordu. Çin’in yaşadığı iç göç, dünyada gelmiş geçmiş en büyük göç süreciydi ve küresel bir emek piyasası sisteminin gelişmesinin de bir parçasıydı. Bu göçmenler, dünyanın her yerinde emeğin organizasyonu ve ücretlendirilmesinde bir etkiye sahip. Yeni emek ihraç rejimleri Küreselleşmenin önceki dönemlerinin bir özelliği, Ortadoğu başta olmak üzere bazı bölgelerdeki gelişmekte olan ülkelerin, dünyanın diğer bölgelerinden göç çekmek konusunda adeta bir mıknatıs haline gelmesiydi. 2010 yılında Birleşik Arap Ernirlik­ leri’ndeki iş gücünün % 90’ı yabancıydı. Katar ve Kuveyt’te bu oran % 80, Suudi Arabistan’da ise % 50 idi. Ekonominin kötü­ ye gittiği dönemlerde yetkililer, firmalara öncelikle yabancılan kovrnalannı salık veriyor. Özel sektördeki işlerin % 80’ini ya­ bancılann elinde bulundurduğu Bahreyn’de hükümet, çalışma vizesi için 530 dolar, her yabancı çalışan için de on dinar alı­ yor. 2009 yılından beriyse hükümet, yabancılann kendilerini destekleyen işverenden aynlabilmelerinin önünü açtı. Böylece yabancı işçilerin Bahreyn’den aynlmadan önce yeni iş bulmak için ellerindeki süre dört hafta oldu. Bu tarz göç öylesine yayıldı ki en yoksul ülkelere mensup gruplann, gelir düzeyinin daha yüksek olduğu ülkelerde bas­ kı ve sıkıntı içerisinde çalıştıklan görülebiliyor. Bu süreç içinde bebek bakıcılığı, bulaşıkçılık, tesisatçılık ve liman işçiliği gibi işlerde çalışan milyonlarca işçinin, ülkelerine gönderdiği yar­ dım, resmi yardım düzeyinin üzerine çıktı. Dünya Bankası tah­ minlerine göre zengin ülkelerdeki işçiler yoksul ülkelere 2008 yılında 328 milyar dolarlık yardım gönderdi ki bu, OECD ül­ kelerinin gönderdiği yardımın üç katı. Sadece Hindistan’a, di­ asporasından elli iki milyar dolarlık yardım geldi. Ancak bu bir taraftan da yeni bir olgu , yani Çin, Hindistan ve Asya’nın diğer gelişmekte olan ülkelerinden örgütlü bir şe­ kilde işçi göçü ortaya çıktı. Tarihsel açıdan söz konusu pratik 186 az da olsa yaşanmıştı. Hükumetler ve şirketler yurt dışında ça­ lışmaları için az sayıda insanı kısa süreliğine yurt dışına gönde­ rirdi. Küreselleşmenin önceki dönemlerinde Filipinli hizmetçi­ lerin ve benzer nitelikteki işçilerin düzenli olarak ihraç edilme­ sinden çok fazla para kazanılmıştı. Bu tip işçilerin ülkeye dö­ nüşünün garanti altına alınmasında kişisel bağlantıların rolü büyüktü. Bugün, dokuz milyon Filipinli işçi -toplam nüfusun onda biri- yurt dışında çalışmakta. Göçmenlerin ülkeye gön­ derdiği para, gayn safi milli hasılanın onda biri. Başka ülkeler de bu durumun farkına varıp bundan faydalanmaya çalışıyor. Çin’in önderliğinde hükümetler ve çeşitli şirketler, yüzbin­ lerce insandan oluşan geçici işçilerin sistematik bir şekilde ih­ raç edilmesine önayak oluyor. Bu ’emek ihraç rejimi’, küresel çalışma piyasasının dönüştürülmesini sağlıyor. Hindistan bu süreci farklı bir şekilde yürütüyor. Ortaya çıkan sonuç ise işçi ordularının dünya etrafında mobilize olup, oradan oraya git­ mesi. Çin, finans sermayesine erişimi olan büyük devlet şirketleri ve meteliğe çalışmaya razı muazzam işçi arzının birleşiminden büyük avantaj sağladı. Çin, İkinci Dünya Savaşı’ndan çıkmala­ rına destek olması amacıyla ABD’nin Batı Avrupa’ya sağladığı Marshall Yardımı’nın bir benzerini Afrika’da devreye sokuyor. Bu çerçevede Pekin, Çinli fabrikaların ihtiyaç duyduğu altya­ pıyı kurmaları için Afrika hükümetlerine düşük maliyetli borç veriyor. Ardından da işin çoğunu yerine getirmeleri için Çinli işçileri buralara ithal ediyor. Çin başka yerlerde de elektrik santrali, fabrika, demir yolu, yol, metro hattı, toplantı merkezi ve stadyum yapımında çalı­ şacak Çinli işçiler için ihalelere giriyor ve bunları kazanıyor. 2008 sonunda Çin Ticaret Bakanlığı’na göre yurt dışında (An­ gola, Endonezya, İran ve Özbekistan gibi çeşitli ülkeler) 740 bin Çinli istihdam ediliyordu. Üstelik bu sayı giderek artıyor. Çin Uluslararası Müteahhitler Birliği Direktörü Diao Chun­ he’nin açıklamasına göre Çinli proje yöneticileri, idare edilme­ leri daha kolay olduğu için Çinli işçileri tercih ediyor. Belki de korkutmak, idare etmekten daha yerinde bir sözcük. Çinli işçi komisyoncularının önü de açılıyor. 2007 yılında Çin ve Japon hükümetleri arasındaki bir anlaşmanın ardından çok sayıda genç Çinli işçi artık komisyonculara büyük ücret­ ler ödemek durumunda. Ayrıca Çinli işçilerin, Japonya’da ça­ lışıp para kazanmaya başladıktan sonra da ödeme yapmayı ta­ ahhüt etmeleri gerekiyor. Hükümetlerinin onayladığı bir plan kapsamında çeşitli ‘vasıflar’ öğrenme vaadinin cezbettiği göç­ menler, gıda işleme, inşaat, giyim ve elektrikli alet üreten fab­ rikalarda neredeyse kölelik koşullarında çalışıyorlar (Tabuc­ hi, 2010). Dolayısıyla Çinli işçiler, varlıklarına dahi hoş bakıl­ mayan bir ülkede, dikkate alınmayan bir düzenleme nedeniyle kurumsal desteğe sahip olmadan, asgari ücretin altında paralar alarak uzun hafta sonları boyunca çalışıyorlar. Bu işçilerin çoğu uzak bölgelere gidip izole bir biçimde yaşı­ yor. Şirketlerin sağladığı yurtlarda kalan işçilerin iş yerlerinden fazla uzağa gitmelerine ve Japonca konuşmalarına da izin veril­ miyor. Emeğin bir anlamda tuzağa düşmüş olmasından bahse­ diyoruz. Bu, işçilerin komisyonculara borçlarını ödeyecek para kazanamadan geri gönderilmekten korkması anlamına geliyor. Borçlarını geri ödeyemezlerse, ellerindeki bir malı kaybetmele­ ri söz konusu oluyor ki bu genelde komisyonculara garanti ola­ rak gösterdikleri evleri oluyor. Bu göçmen işçilerin bazıları bir­ takım vasıflar kazanabilir ancak çoğu, başkalarının standartla­ rını düşürmek için kullanılan güvencesiz emek kaynağı duru­ mundaki küresel prekaryaya dahiller. Japonya da bu süreçte tek başına duran bir ülke değil. Ancak bütün ülkeler arasındaki ikonik statüsü nedeniyle İsveç, 2010 yılı ortalarında dikkatleri üzerine çekti çünkü ülkenin kuze­ yinde meyve toplayıcılığı ya da kozmetik, ilaç ve besleyici mad­ de üretiminde çalıştırılmak üzere Çinli, Vietnamlı ve Bangla­ deşli göçmenlerin turist vizesiyle buraya getirildiği ortaya çık­ tı. Meyve toplayıcılarının ücretleri ve çalışma koşullan özellik­ le çok kötü ve şirketler de Asyalıları topluca getirmek amacıyla aracı firmaları kullanıyor. Ülkedeki göçmenlerin temel hijyen­ den dahi yoksun koşullarda, dondurucu gecelerde ve kıyafet ya da battaniye olmaksızın kaldıkları ortaya çıktı. Ücreti ödenme188 yen işçilerin bazılarının, yaşadıkları olumsuz koşullara dikkat çekmek için patronlarını kilitleme yoluna gittiği görüldü. lsveç Göç Bürosu, dört bin Asyalı göçmene çalışma vizesi verdiğini kabul etti ancak işçilere kötü davranılmaması konu­ sunda yetki sahibi olmadığından elinden de bir şey gelmediği­ ni duyurdu. Belediye İşçileri Sendikası Kommunal, meyve top­ layıcılarını örgütleme hakkı elde etse de, işçi ajansları Asya’da olduğu için, işçileri istihdam eden şirketlerle bir anlaşma ya­ pamadığını kabul etti. Hükümet de benzer bir tutum sergiledi (Saltmarsh, 2010). Göç bakanlığından bir sözcü ‘Yurt dışında imzalanan sözleşmeler için hükümetin harekete geçmesi zor’ dedi. Belki de orta sınıf İsveçliler için meyvelerinden vazgeç­ mek o kadar kolay değildi. Ancak meselenin genelinde bakıldığında bazı sıkıntıların ol­ duğu görülüyor. Emek ihraç rejimi, gelecekte ortaya çıkacak küresel emek sisteminin habercisi olabilir. Bir taraftan protes­ tolara ve Çinli işçilere karşı şiddet olaylarına neden olurken, Vietnam ve Hindistan gibi ülkeler Çinli işçilerin sayısının azal­ tılması amacıyla çalışma yasalarında reforma gidiyor. Diğer ta­ raftan da Çinlilerin, sözleşmeleri dolduktan sonra da kalmaya devam edip dünyadaki ABD’li askeri cemaatler gibi kendilerini bir bölgeye sıkıştırdığı ve yerel nüfusun istihdam şansını azalt­ tığı noktasını inkar etmek de kolay değil. Her ne kadar Vietnam vasıfsız işçi ithalatını yasaklasa ve ya­ bancı şirketlerin inşaat işi için Vietnamlı işçi kiralamasını şart koşsa da, ülkede halihazırda otuz beş bin Çinli işçi bulunuyor. Bunların çoğu, Çinli firmaların hükümetten ihale aldığı yer­ lerdeki izbe yurtlarda kalıyor ve rüşvet ödenmesi suretiyle ya­ sal uygulamaların da etrafından dolaşılmış olunuyor (Wong, 2009). Tamamında Çinli göçmenlerin yaşadığı köyler var. Ha­ iphong limanındaki bir inşaat bölgesinde, yurt, restoran ve ma­ saj salonlarıyla bir Çin kasabası belirdi bile. Bir tesisat usta­ sı durumu şöyle özetledi: ‘Beni buraya gönderdiler ve ben de vatani görevimi yerine getiriyorum’. Çinli işçilerin kaynakçı, elektrikçi ve vinç operatörü şeklinde mesleklere ayrılması da söz konusu. Yurtlardaki odalardan birinde şu yazıyor: ‘Hepi189 miz dünyada oradan oraya giden insanlanz. Karşılaşsak da bir­ birimizi gerçek anlamda tanımayız’. Küresel prekaryadan işiti­ len bu mesajın daha dokunaklısını hayal etmek neredeyse im­ kansız. Vietnaqı hükumetinin, Çin’in Alüminyum Şirketi’ne Çinli iş­ çileri kullanarak boksit madeni çıkarma izni vermesi, 2009 yı­ lında sinirleri gerdi. Vietnam Savaşı’nın sembol isimlerinden doksan sekiz yaşındaki General Vo Nguyen Giap, Çin’in ül­ kede artan varlığını protesto etmek amacıyla parti liderlerine açıktan üç mektup yazdı. Hükumet, ülkedeki kanşıklıklara ce­ vap olarak muhalifleri gözaltına aldı, eleştirel bloglan kapattı ve gazetelerin Çinli emeği kullanılmasına dair yayınlanna son vermesini istedi. Popülist bir adım atma anlamında vize ve ça­ lışma iznine dair gereklilikleri sıkılaştıran hükümet, bir çimen­ to fabrikasındaki 182 işçiyi de sınır dışı etti. Ancak daha sert adımlar atamadı çünkü Vietnam hükumeti de emek ihraç reji­ mi oluşturmaktaydı. Seksen altı milyonluk nüfusuyla ülkenin bunu gerçekleştirme potansiyeli oldukça fazla. Vietnam Genel lş Konfederasyonu’na göre halihazırda yanın milyon Vietnam­ lı on dört farklı ülkede çalışıyor. Güneydoğu Asya oyunlarına ev sahipliği için Laos teklifte bulunduğunda, Çin, başkent Vientiane’ın dışında üstü kapalı yüzme havuzu yapma teklifinde bulundu ancak karşılığında da Çinli Suzhou Endüstriyel Park Deniz Aşın Yatının Şirketi’nin fabrika kurması için 1.600 hektarlık birinci derece toprak talep etti. Şirketin inşaat için üç bin Çinli işçiyi getirdiği duyulun­ ca protestolar aldı başını yürüdü. Toprak miktan iki yüz hek­ tara düşürülse de Çinliler ülkeye adımlannı atmayı başarmıştı. Bu emek ihraç rejiminde daha sinsi bir unsur daha var. Dün­ yanın en büyük hapishane nüfusu Çin’de. Bu nüfusun 2009’da 1 .6 milyon olduğu tahmin ediliyordu. Çin hükumeti, Sri Lan­ ka’daki binlerce suçlu örneğinde olduğu gibi, Afrika ve As­ ya’daki altyapı projelerinde mahkO.mlann emeğinden faydala­ nıyor (Chellaney, 2010). Çin, baraj yapma konusunda dün­ yanın önde gelen ülkesi ve özel nitelikli prekaryası da bunun önemli bir parçası. Mahkumlar, bu tarz projeler için şartlı salı190 verilip kısa dönemli işçi olarak ve herhangi bir kariyer ihtima­ li olmaksızın kullanılıyor. Mahkumlar bir taraftan yerel halkın girebileceği işlerin önünü kesiyor ama onlan ‘idare etmek’ şüp­ hesiz ki daha kolay. Çin, emek ihraç rejimini Avrupa’ya taşımak için de harekete geçti. Finansal krizin ardından, muazzam döviz rezervlerinden faydalanarak Avrupa’da fiyatı düşen varlıkları satın alma yolu­ na gitti ve özellikle de Yunanistan, İtalya ve başka yerlerdeki li­ manlara odaklanarak Çinli işçi ve şirketlerin istihdam edilece­ ği altyapı projelerini finanse etmek için milyarlarca dolan te­ darik etti. 2009 yılında Polonya’da girdiği bir otoyol ihalesin­ de Avrupalı firmalardan daha yüksek teklif veren Çin, hem Av­ rupa’dan yardım alıp hem de Çinli işçileri kullanarak bu proje­ yi gerçekleştirecek. Hindistan da aynı havuza doğru ilerliyor. % 90’ı Basra Kör­ fezi’nde olmak üzere beş milyondan fazla Hindistanlı yurt dı­ şında çalışıyor. 2010 yılında Hindistan hükümeti, yurt dışında yaşayan işçilerinin döndükten sonra faydalanmalan için katkı temelli bir ‘geri dönme ve yerleşme fonu’ oluşturulacağına da­ ir planlannı açıkladı. Hükümet aynca, on yedi ülkede zor du­ rumdaki işçilerine acil durum yardımı sağlamak için Hindistan Cemiyet Refah Fonu da oluşturdu. Burada paralel bir sosyal yardım sisteminden bahsediyoruz. Daha önce eşi görülmemiş tehlikeli bir durum. Söz konusu fon gıda, barınak, ülkeye geri dönme yardımı gibi kalemler içeriyor. Her ne kadar sömürülse­ ler ve baskı görseler de bu işçiler Hindistan’ın en yoksul işçile­ ri değil. Dolayısıyla bu plan risk alan işçilere ve onları istihdam eden ülkelere destek niteliğinde. Bir taraftan firmalann kullan­ ması için Hint emeğini daha ucuz hale getirirken, göçmenlere sosyal koruma sağlamalan konusunda hükümetlerin üzerinde­ ki baskıyı da azaltıyor. Peki, başka ülkelerin Hindistan örneği­ ni izlemesinin sonuçları ne olur? Hindistan, sosyal güvenlik düzenlemelerini İsviçre, Lük­ semburg ve Hollanda ile müzakere etti ve büyük bir Hindis­ tanlı göçmen işgücüne sahip ülkelerle de görüşmelerini sürdü­ rüyor. Malezya, Bahreyn ve Katar ile işe alma pratikleri, istih191 dam koşullan ve sosyal yardım alanlannda anlaşmaya vanldı. Bütün bunlar küresel emek sürecinin bir parçası ve hem ahlaki hem de ahlakla bağlantısı olmayan birtakım tehlikeler içeriyor. Emek ihraç rejimi içine çekilen milyonlarca göçmen, dış po­ litika ve ticaret politikasının bir parçası olarak görülmeli. Bir yandan üretim maliyetini düşürürken, ülkelerine para gönder­ meleri nedeniyle sermaye akışını da kolaylaştınyorlar. Maliye­ ti inanılmaz derecede düşük bir emek arzı teşkil eden bu mu­ azzam büyüklükteki prekarya, çalıştığı ülkenin çalışma piya­ salannı da benzer yönde şekillendiriyor. Bu durum Vietnam, Uganda, Laos, lsveç ve başka yerlerde de karşımıza çıkıyor­ sa, hızla büyüyen küresel bir olguyla karşı karşıya olduğumu­ zu kabul etmemiz gerekiyor. Emek ihraç rejimleri, alıcı ülke­ lerdeki çalışma koşullan üzerinde baskı uyguluyor. Dolayısıy­ la göçmenler, küresel prekaryanın büyümesini hızlandırma­ ya yanyor. Sonuç yerine Göçmenler, küresel kapitalizmin hafif piyadeleri. Çok sayıda göçmen, iş için birbiriyle mücadele içine giriyor. Girdikleri iş­ lerde kısa dönemli sözleşmeler, düşük ücretler ve çok az sosyal yardımla çalışmak zorunda kalıyorlar. Bu süreç rastlantısal de­ ğil sistematik. Dünya kısmi vatandaşlarla doluyor. Ulus-devletin yayılması ‘bireyin doğduğu topluma aidiyetini doğal bir şey olmaktan, ait olmamasını da bir seçim olmaktan’ çıkardı (Arendt, [ 195 1 ] 1986: 286). Bugünün göçmenleri ya­ sal anlamda çoğu zaman devletsiz falan değil; insanlıktan tecrit edilmeleri gibi bir durum da yok. Ancak gittikleri ülkelere da­ hil olma sürecinde güvenlik ve fırsatlardan yoksunlar. Bu göç­ menlerin çoğu, Çin örneğinde görüldüğü gibi, kendi ülkelerin­ de bile ‘vatandaşlıktan çıkarılmış vaziyette’ fiili vatandaş ola­ rak yaşıyorlar. Pek çok göçmen ‘neredeyse hiç tolerans gösterilmeyen misa­ fir’ olarak görülüyor (Gibney, 2009: 3). Bazı yorumcular ise va­ tandaşlar ve vatandaş olmayanlar arasındaki farkın, ulus-sonra1 92 sı insan haklan normlan nedeniyle giderek belirginliğini kay­ bettiği görüşünde (Soysal, 1994). Ancak çoğu yorumcu, resmi yasal haklar ve toplumsal pratikler arasında giderek artan bir fark görüyor (Zolberg, 1995). Esnek ve açık bir sistemde, hak­ lann gerçekleştirilmesi için iki meta-güvenlik biçimine ihtiyaç var. Temel vatandaşlık geliri ve ‘Ses’ güvenliği. Kısmi vatandaş­ lann sesi çıkmıyor. Çok sıkıntılı olduktan dönemler dışında, başlan önde yaşıyor ve hayatta kalabilmek amacıyla gündelik işlerini kendi hallerinde, başkalannca fark edilmeden yürütme­ ye çalışıyorlar. Vatandaşlann ise sürgüne gönderilmemek ya da sınır dışı edilmemek gibi paha biçilmez bir güvencesi var ancak orada da endişe verici aksilikler oluyor. Vatandaşlar kendi ül­ kelerine girip çıkabilirken, kısmi vatandaşlar bundan hiçbir za­ man emin olamıyor. Göçmenlerden müteşekkil bir prekarya, vergiye dayalı bir sosyal yardım sistemi ve daha çok ortalama gelir etrafında bu­ lunanları hedef alan gelir vergisine dayalı bir vergi sistemi bir araya gelince, yabancılara ve göçmenlere düşmanlık da artıyor. Vergi mükelleflerinde, vergilerini yoksul göçmenler için öde­ dikleri hissi uyandıran yapı ırk temelli ön yargı olarak geçişti­ rilemez. Söz konusu durum, evrenselcilik ve sosyal dayanışma­ nın terk edilmesinden başka bir şey değil. Hal böyle olunca toplumsal gerilimler de tırmanıyor. AB üye­ si altı ülke ve ABD’de yapılan 2009 tarihli bir ankete göre göç­ menlere karşı en yoğun düşman tavnn sergilendiği ülke, anke­ te katılanların % 60’ının ‘Göçmenler yerel halkın işlerini elin­ den alıyor’ dediği İngiltere olarak çıktı. Aynı ifadeye katılan­ ların ABD’deki oranı % 42, lspanya’da % 38, ltalya’da % 23 ve Fransa’da % 18 çıktı. Hollanda’da çoğunluk, göçmenlerin su­ çu arttırdığına inanıyordu. ‘Yasal göçmenlerin sosyal yardıma erişim hakkı olmamalı’ diyenlerin lngiltere’de oranı % 44 iken, bu ülkeyi Almanya, ABD, Kanada, Hollanda ve Fransa izliyor. 2010 yılında yapılan anketlerde göçmenlere dair tavnn giderek olumsuz bir hale geldiği dikkat çekti. Zengin OECD ülkelerinde göç özel bir güvencesizlik tuzağı içermekte. Reel ücretler ve kariyer yapma potansiyeli olan iş193 ler giderek azalırken, bu durumun kişide yarattığı statü sıkıntı­ sı da artıyor. İşsizler, düşük ücret veren ve mesleki açıdan kişi­ yi fazla tatmin etmeyen işlerle karşı karşıya kalıyor. Söz konu­ su kişilerin bu durumda sıkıntı yaşamasını veya uzun dönem­ ler boyunca edindikleri becerileri ve beklentileri bir kenara bı­ rakmak istememesini eleştirmek adil olmaz. Bir taraftan da dü­ şük ücretli işlerde çalışan ve düşük beklentilere sahip göçmen­ ler var ki onlar yan zamanlı, kısa dönemli ve mesleki açıdan kı­ sıtlayıcı işleri kabul etmeye daha hazır. Siyasetçiler popülizm kartını oynuyorlar ve yerli vatandaşları tembellikle suçluyor­ lar. Böylece göçe dair sıkı kontrollerin artırılmasının yanında işsizlik yardımlarının kesilmesini de meşrulaştırmış oluyorlar. lki toplumsal grubu suçlu göstererek düşmanlaştıran bu du­ rum, orta sınıfları memnun ediyor. Modem dönemin faydacıla­ rının bürünebileceği en fırsatçı durumla karşı karşıyayız. Sıkın­ tı ‘tembellik’ ya da göç değil. Esnek çalışma piyasalarının doğa­ sı bu, yapacak bir şey yok. Kamusal söylemde göçmenler giderek ‘kirli, tehlikeli ve la­ netli’ olarak tanımlanıyor. Bu söyleme göre göçmenler hasta­ lık getiren yabancılar olarak ‘işlerimize, hayat tarzımıza’ tehdit oluşturuyor. Göçmenler aynca kaçakçılık sonucu bir yere geti­ rilen ‘zavallı mağdur’, fahişe veya insanlığın hüzünlü görüntü­ leri şeklinde de tanımlanıyor. Bu kaba tutumların sonucu sınır­ lara daha fazla güvenlik görevlisi yerleştirilmesi ve ülkeye giriş­ lerin daha da zorlaştırılması oluyor. Ülkeye girişlerin zorlaştı­ rılmasının, özellikle puan sistemli vatandaşlık kazanımının ol­ duğu ülkelerde benimsendiğini görüyoruz. Bazı göçmenlerin düzenbazlık içeren bazı özellikleri, devletin azami derecede ön­ lem alması gereken normal eğilimlermiş gibi tanımlanıyor. Do­ layısıyla göçmenler de masumiyetlerini kanıtlayana kadar suç­ lu ilan edilmiş oluyor. Arka planda olup bitense popülist siyasetçilerin körükledi­ ği düşmanlık ve Büyük Ekonomik Durgunluk’un uzun vadeli bir düşüşe evrildiği korkusu. Bu meseleye, prekaryanın bir baş­ ka özelliğini, yani zamanın kontrolünü kaybetmesini tartıştık­ tan sonra döneceğiz. 1 94 BEŞiNCi BÖLÜM Emek, İ ş ve Zamanın Sıkışması Büyük Dönüşüm krizini ve onun prekarya üzerinde yarattığı baskıyı, küresel piyasa toplumunun zaman algımıza yönelik et­ kisini anlamadan kavramamız mümkün değil. Tarihsel olarak her üretim sisteminin, kendisine kılavuzluk eden bir zaman kavramı olmuştur. Tarım toplumunda emek ve çalışma, mevsimlerin ritmine ve hava koşullarına göre ayar­ lanırdı. Bu toplumda düzenli bir şekilde on ya da sekiz saatlik çalışma günü fikri saçma olurdu. Yağmurlu havada tarla sür­ mek ya da hasat yapmanın bir anlamı olmaz. Zaman insan fa­ lan dinlemez ancak insanların zamanın ritmine ve ara ara gös­ terdiği değişikliklere saygısı vardı. Bugün dünyanın çoğunda da durum böyle. Ancak sanayileşme ile beraber zamanın da sıkı bir şekilde di­ siplin altına alınması söz konusu oldu. Tarihçi E.P. Thomp­ son’ın (1967) zarif bir şekilde anlattığı gibi yeni ortaya çıkmak­ ta olan proletarya, saatle disipline edildi. Zamana, takvime ve saate saygıya dayalı ulusal çapta bir sanayi toplumu ortaya çık­ tı. Edebiyat alanında Jules Veme’in 80 Günde Devri Alem adlı kitabında da bu dönüşümü görmek mümkün. Kitabın zaman­ laması ve 1870’lerin lngiltere’sinde yarattığı heyecan rastlantı olamaz. Bundan elli sene önce yazılsa tuhaf görünürdü. Elli yıl 195 sonra yazılsaydı da bu defa insanların hayal gücüne yeterince hitap edemediği düşünülürdü. Kırsal toplumdan sanayi temelli ulusal piyasalara ve oradan da hizmetlere dayalı küresel piyasa sistemine geçilince zama­ na dair iki türlü değişim yaşandı. tık olarak, yirmi dört saatlik vücut saati konusunda giderek artan bir hoşnutsuzluk meyda­ na geldi. Örneğin 14. yüzyılda lngiltere’nin farklı. bölgeleri, ye­ rel zaman birimleriyle yaşardı ve hayat yerel tanın kültürüne dair geleneksel fikirlere uyarlanmıştı. Devletin ulusal bir stan­ dart oturtması nesiller sürdü. Standartlaşma sıkıntısı hala mev­ cut çünkü küresel bir ekonomi ve toplumda ancak farklı saat dilimleri içinde yaşıyoruz. Mao devlet oluşturma sürecinin bir parçası olarak Çin’in tamamım Pekin saatine geçmeye zorladı. Başka yerlerde de iş verimliliği kapsamında benzer adımlar atı­ lıyor. Rusya’da hükümet saat dilimlerinin sayısını on beşten be­ şe indirmeyi planlıyor. Saat dilimlerinin işe yaraması, doğal olarak gün ışığına ve toplumsal olarak da iş günü fikrine alışmış olmamızdan kay­ naklanıyor. Vücut ritmimiz, gün ışığı ve karanlıkla uyumlu olarak işliyor. Uyuyup rahatladığımızda günün yorgunluğunu da atmış oluyoruz. Ancak küresel ekonominin insan fizyoloji­ sine hiç saygısı yok. Küresel piyasalar 7/24 çalışan bir makine; uyumuyor ya da dinlenmiyor. lnsanlann gün ışığına, karanlı­ ğına, gecesine ya da gündüzüne saygısı yok. Zamana dair gele­ neksel alışkanlıklar, ticaretin ve çağın totemi olan rekabetçilik önündeki katı engeller olarak algılanıyor ve esneklik prensibi­ ne de aykın görülüyor. Eğer bir ülke, firma ya da kişi 7/24 za­ man kültürüne adapte olmazsa, bunun bir maliyeti olacaktır. Artık ‘erken kalkan yol alır’ sözü çok da geçerli değil zira uyu­ mayanların başarılı olduğu bir toplumda yaşıyoruz. Diğer değişiklik, zamanı nasıl ele aldığımızla ilgili. Sanayi top­ lumu, insanlık tarihinde yüz yıldan fazla sürmeyen ve hayatın zaman bloktan şeklinde düzenlendiği kendine özgü bir dönemi başlatmıştı. Bu normlar sanayileşmiş toplumlarda yaşayan ço­ ğunluk tarafından meşru kabul ediliyordu ve bütün dünyaya ih­ raç edildi. Bir anlamda bunlar aslında medeniyet göstergesiydi. 196 Toplum ve üretim, zaman bloklan fikriyle işlerdi. Sabit işyeri ve ev de yine bu dönemin düşünceleriydi. İnsanlar kısa bir sü­ re okula gider, daha sonra hayatlannın çoğunu çalışarak geçi­ rir ve şanslan varsa kısa bir emeklilik dönemleri olurdu. İnsan­ lar, ‘çalışma yıllan’ esnasında sabah kalkar, d�ha sonra 10-12 saat çalışmak üzere işe gider ya da sözleşmelerinde genel hat­ lanyla ne yazıyorsa onu yapar ve ardından ‘ev’e dönerlerdi. Ta­ tiller vardı ancak bunlann süresi sanayileşme sürecinde kısaldı ve ardından yavaş yavaş kısa bloklar halindeki tatillere dönüş­ tü. Zamanın nasıl örgütlendiği sınıf ve toplumsal cinsiyete göre değişse de mesele, zamanın bloklar halinde bölünmüş olmasıy­ dı. Pek çok kişi için örneğin evde ya da işte on saat bulunmak ve kalan zamanda da sosyalleşmek akla yatan bir şeydi. ‘İşyeri’ ve ‘ev’in birbirinden aynşması mantıklı geliyordu. Çalışma, emek ve oyun, yapıldıklan, başladıklan ve bittikleri zaman açısından farklı faaliyetlerdi. Bir kişi -sıklıkla erkekler­ genellikle doğrudan kontrol altında olduğu işyerinden aynldı­ ğında, kendi kendisinin patronu olduğunu hissederdi. Belki ai­ lesinden keyfi taleplerde bulunmak dışında bir şey yapamaya­ cak kadar yorgun olurdu ama yine de iş bittiğinde kendi kendi­ sinin patronu olduğu hissi yaygındı. İktisat, istatistik ve sosyal politika sanayi toplumunun zemi­ ninin ve onun gerektirdiği düşünce biçimine göre şekillenmiş­ ti. O zamandan bu zamana çok fazla yol kat edildi ancak poli­ tikalar ve kurumlan da dönüştürmemiz gerekiyor. Küreselleş­ me döneminde ortaya çıkan bir dizi enformel norm; toplumsal analiz, yasama ve politika üretimine halihazırda sirayet eden sanayi zamanının normlanyla gerilim içerisinde. Örneğin stan­ dart çalışma istatistikleri, ortalama bir yetişkinin haftada beş gün ve ‘günde 8.2 saat’ (ya da artık kaç saatse) çalıştığını veya iş gücüne katılım oranının % 75 olduğunu gösteren, yani aslında yetişkin nüfusun günde ortalama sekiz saat çalıştığını ima eden gayet düzenli bilgiler sunuyor. Prekaryanın ve başka kesimlerin zamanlannı nasıl ayarladı­ ğını düşündüğümüzde, bu tür rakamlar hem anlamsız oluyor hem de bizi yanlış yönlendiriyor. Dolayısıyla şöyle bir talebim 197 var: ‘Hizmet sektörüne mahsus zaman’ kavramını geliştirme­ miz gerekiyor. Böylece tanın ya da sanayi toplumu yerine hiz­ met sektörü toplumunda zamanı nasıl kullandığımıza bakabi­ liriz. iş nedir? Neyin iş olup neyin iş olmadığı konusunda her dönemin ken­ dine özgü birtakım özellikleri olmuştur. 20. yüzyıl da kendin­ den önceki yüzyıllar kadar ahmaktı. Antik Yunan’da işi köleler ve vatandaş olmayanlar (banausoi) yapardı. Çalışanların ‘istih­ dam güvenliği’ vardı ama Hannah Arendt’in (1958) de belirtti­ ği gibi bu, Antik Yunan’da acınası bir durum olarak görülürdü çünkü sadece güvencesiz olan kişi özgürdü ki bu, modem pre­ karyanın da anlayabileceği bir duygu. Birinci Bölüm’de yazdıklarımızı hatırlayacak olursak Antik Yunan’da iş, bir tür praksis olarak akrabalar ve arkadaşlarla ev etrafında, başkaları için (kendi başlarına vatandaş olabilsinler diye) ve sadece kullanım değeri göz önünde tutularak yapılır­ dı. Bu anlamda iş, arkadaşlık kurmakla ilgili bir şeydi. Oyun ra­ hatlama amacıyla oynanırdı ama Yunanlarda oyundan ayn bir de oyunu birleştiren ve şehir hayatına katılım ekseninde şekil­ lenen schole kavramı vardı. Bilginin kaynağı tefekkür, katılım ve bir o kadar da durağanlıktı. Aristo, boş zaman için bir mik­ tar tembelliğin gerekli olduğuna inanırdı. Antik Yunan’da kısmi vatandaşlara vatandaşlık verilmezdi çünkü bu insanların şehir hayatına katılmaya zamanı olmadık­ lan düşünülürdü. Bu düzenin kadınlar ve kölelere muamelesi­ nin ya da vatandaşlara uygun görülen işlere dair ayrımının sa­ vunulacak bir tarafı yoktu ama Antik Yunan’daki iş, emek ve boş zaman aynını faydalı bir aynın. Yunanlardan sonra merkantilistler ve Adam Smith gibi klasik ekonomi politikçiler neyin üretken emek olup olmadığını be­ lirlemek konusunda pek de iyi bir iş ortaya koymadı (Standing, 2009). Ancak neyin iş olup neyin olmadığına karar verme ah­ maklığı, bakım işinin ekonomik açıdan anlamsız bir mertebe198 ye itildiği 20. yüzyılda doruk noktasına ulaştı. Cambridge’li ik­ tisatçı Arthur Pigou ( ( 1952) 2002: 33) bu tuhaflığı şu sözlerle dile getiriyor: ‘Böylelikle bir adam kapıcısıyla ya da aşçısıyla ev­ lendiğinde, milli gelirde azalma oluyor’. Bir başka deyişle emek ne yapıldığıyla değil, kim için yapıldığıyla ilgiliydi. Bu da piyasa toplumunun ortak akla karşı galip gelmesi demekti. 20. yüzyıl boyunca değişim değeri olan emek el üstünde tu­ tulurken, değişim değeri olmaksızın yapılan işler göz ardı edil­ di. Dolayısıyla sadece faydalı olduğu için yapılan işler, çalışma istatistiklerinde ya da siyasi retorikte yer bulamıyor. Cinsiyet­ çiliği bir yana, bu anlayışın başka nedenlerden dolayı da savu­ nulacak bir tarafı yok. Kendi kapasitelerimizin yanı sıra gelecek nesillerin yeniden üretimini sağlayacak ve kendi toplumsal var oluşumuzu koruyacak faaliyetlerin de içinde olduğu en fayda­ lı ve gerekli şeyleri değersizleştiriyor. lşi kullanım değeriyle sı­ nırlandıran bu yaklaşımdan kaçınmalıyız ve bu yaklaşımın terk edilmesine en çok prekaryanın ihtiyacı var. Hizmet sektöründe işyeri Çalışma meselesinin inceliklerine daha da girmeden önce bu­ nunla bağlantılı bir tarihsel değişimin altını çizmemiz gereki­ yor. lşyeri ve ev arasındaki klasik aynın, sanayi çağında ortaya çıktı. Günümüzün çalışma piyasası düzenlemelerinin, iş huku­ kunun ve sosyal güvenlik sisteminin gelişmeye başladığı sana­ yi toplumunun normu, sabit işyeriydi. Söz konusu işyeri fabri­ ka, maden, tersane gibi yerlerdi ve proletarya buraya sabah er­ kenden ya da çalışma saati ne zamansa o zaman giderken, ma­ aşlı kesim de gün içinde biraz daha geç bir saatte giderdi. lşte bu model artık çatırdıyor. Kitabın İkinci Bölümü’nde de dile getirildiği gibi bazı yorum­ cular günümüzün üretim sisteminde, emeğin artık fabrika dışı­ na taştığı ve emek üzerindeki disiplinin de her yerde olduğunu ima ederek, bu sisteme’toplumsal fabrika’ adını veriyor. Ancak elimizdeki politikalar, halen ev ve işyeri arasında, işyeri ve ka­ musal alan arasında sert aynmlar olduğu varsayımıyla tasarla199 nıyor. Hizmet sektörüne dayalı piyasa toplumunda bu aynmla­ nn artık bir anlamı yok. ‘İş-hayat dengesi’ arasındaki ayrımlara dair tartışmalar da benzer bir şekilde yapay tartışmalar. Ev artık kalbinizin de ol­ duğu yer değil zira özellikle prekarya başta olmak üzere gide­ rek daha fazla sayıda insan kendi başına, ebeveynleriyle ya da kısa dönemli ev arkadaşlarıyla yaşıyor. Fazla fark edilmese de bir zamanlar ev kapsamına giren şeyler işyerine daha fazla ta­ şınıyor. Pek çok modem ofiste, çalışanlar işe sıradan kıyafetlerle er­ ken saatte gelip ‘işte’ duş alıyor, tıraş oluyor. Bu tarz pratikler, maaşlı kesimin sahip olduğu gizli avantalardan sayılıyor. Bu kesim, işyerinde kıyafetlerini bulundurduğu gibi ev hayatın­ dan birtakım anılarını da ofise taşıyabiliyor. Hatta bazı durum­ larda küçük çocuklarının ‘anne babalarını rahatsız etmemeleri şartıyla’ oyun oynamalarına da izin veriliyor. Öğle yemeğinden sonra maaşlı çalışanların kısa süreli olarak uyumaları da müm­ kün ki uyku eskiden evde yapılan bir aktivite olarak düşünü­ lürdü. lşyerinde iPod dinlemek artık çok da tuhaf görünen bir aktivite değil. Bu arada iş artık işyerinin dışına taşınmış durumda. İnsanlar kafelerde, arabada ve evde çalışıyor. İşletme teknikleri de bu­ na paralel gelişti. Nihayetinde mahremiyetin sınırlan yeniden çizilirken, işin ücretlendirilmesi de bu değişimlerden etkilen­ di. Mesleki sağlık ve güvenlik konularını düzenleyen eski mo­ del, eski aynmlann artık kalmadığı hizmet sektörü dünyasın­ da tuhaf kaçıyor. İmtiyazlı konumdaki maaşlı kesim ve profes­ yoneller, uzmanlık alanlan ve bilgileriyle ne kadar çalıştıkları­ nı gizleyip bu aynmlann belirsizleşmesinden faydalanabiliyor. Prekaryaya daha yakın olanlar ise beklentileri karşılamak­ tan korktukları için, işte harcadıkları emek miktarını ve zama­ nı artırmak durumunda kalıyorlar. Aslında hizmet sektöründe­ ki işyerleri, bir eşitsizlik biçimini daha da pekiştiriyor; prekar­ yanın daha fazla sömürülmesi ve maaşlı kesimin çalışma saat­ lerinin de rahatlatılmasına neden oluyor zira maaşlı çalışanlar uzun öğle yemekleri ve kahve molalarıyla işe ara verebiliyor ve 200 takım ruhu oluşturmaları için ayarlanan otellerde kalabiliyor­ lar. lşyerleri ve oyun alanlan, alkol ve kahvenin birbirine gizli­ ce karıştığı yerler oluyor. Hizmet sektöründe zaman Açık hizmet toplumunda, endüstriyel zamanın yanında büyük fabrikaların ve ofislerin bürokratik zaman yönetimi artık çök­ müş durumda. Bu sistemin çöküyor olmasına değil, yerine ge­ len sabit bir sistem olmayışına hayıflanmamız gerekir. Bakım dahil olmak üzere kişisel hizmetlerin metalaşmasıyla beraber insanların yaptığı pek çok faaliyetteki aynın da ortadan kay­ boluyor. Bu süreçte prekarya, sınırlı bir zaman aralığında ortaya çı­ kan sonsuz talebe cevap verebilmek için sürekli bir koşuştur­ ma içinde ancak tek başına da değil. Özellikle bu durumun or­ taya çıkardığı stres, sıkışıklığın çalışanları ne kadar zorladığını gösteriyor. Dolayısıyla yaşananları bilgi, etik ve zaman üzerin­ deki kontrolün kaybolması olarak özetleyebiliriz. Şu ana kadar hizmet sektörüne özgü zaman fikrinin ne oldu­ ğunu tam olarak netleştiremedik ama buna çok da uzak değiliz. Zamanın kullanımının bölünemez olması bunlardan birisi. Bel­ li bir aktiviteyi tanımlanabilir bir zaman kapsamında yapmak artık giderek daha az mümkün olur hale geldi. Sabit bir işye­ ri ve aktivitelerin nerede yapıldığına göre sınıflandırılması fik­ rinin aşınması da madalyonun diğer yüzü. Ev aktivitesi olarak adlandırılan pek çok şey artık ofislerde yapılıyor ya da ofislerde yapıldığını düşündüğümüz şeyler evlere taşınıyor. Zamanı, ona dair taleplerin perspektifinden düşünün. İktisat ders kitaplarında, hükümet raporlarında, medyada ve yasama alanlarındaki standart sunum hem ikili bir dil kullanır hem de ‘çalışma’ ile ‘boş zaman’ı birbirinden net bir şekilde ayınr. Ya­ ni bu söylem içerisinde çalışma denildiğinde, piyasada değişi­ me uğrayan, sözleşme üzerinden ya da doğrudan karşılığı veri­ len emek biçimi kast edilmektedir. Bu yaklaşım bırakın emek­ le doğrudan bağlantısı olmayan biçimleri, çalışmaya ayrılan za201 manı ve hatta gelir elde etmek için gerekli çalışmayı ölçmek açısından da doğru bir yöntem değil. Çalışmanın karşıtı olarak düşünülen boş zaman kavramı da bir o kadar yanıltıcı. Yunan atalarımız bu aynını görse bizi ayıplardı. Emeğin yoğunlaşması Hizmet sektörüne dayalı toplumun ve prekarya varlığının bir özelliği, emeğe yönelik muazzam baskıdır. Prekarya, kıs­ men ücretlerin düşüyor olmasından dolayı kısmen de sigor­ ta ve risk yönetimi katkısı olsun diye aynı anda birkaç işte bir­ den çalışabilir. Çocuklara, yaşlılara bakıp bir de işte çalıştığı için üç taraftan baskı altında olan kadınlar, bir işe daha girmesi durumunda dördüncü taraftan da sıkıntı altına girecektir. ABD’de giderek daha fazla sayıda kadının birden fazla yan zamanlı işte çalıştı­ ğını düşünün. Japonya’da da erkekler gibi kadınlar da birden fazla işe girmek zorunda kalıyor ve tam zamanlı bir işin yanı­ na çalışma saatleri dışında ya da evde enformel yollardan yapa­ bilecekleri ek iş edinmek durumunda kalıyor. Bu durumda se­ kiz saatlik iş gününe, her gün 8-10 saat iş daha eklendiğini dü­ şünebiliriz. Bu şartlarda yaşayan bir kadın, New York Times’a verdiği mülakatta, bunun bir tür sigortadan başka bir şey olma­ dığını dile getirdi: ‘Asıl işimden nefret ettiğimden değil. Ancak tamamen şirkete bağımlı olmadan sabit bir gelir sahibi olmak istiyorum’ (Reidy, 2010). Japonya’da 2010’da yapılan bir araştırmada, 20-50 yaş ara­ sındaki erkek ve kadınların % l 7’sinin ek bir işi olduğu orta­ ya çıkarken bir başka araştırmada bir işi olanların yarısının, ay­ nı zamanda ek iş yapmaya istekli olduğu belirlendi. Bunun ar­ kasındaki temel sebep, daha yüksek bir gelir elde edip riskle­ ri azaltmaktı. Yani bir anlamda devlet yardımlarının olmadığı bir ortamda iş, kariyer yapılan değil risk azaltılan bir alan ola­ rak karşımıza çıkıyor. İnsanlar, bir işten elde ettikleri gelir ve faydanın hem az hem de riskli olmasından dolayı bir başka iş­ te çalışmak istiyor. 202 Ancak fazla çalışmanın sağlık için olumsuz sonuçlan var. ln­ giltere’de on bin memurun katıldığı uzun dönemli bir araştır­ maya göre günde üç ya da dört saat mesai yapanların kalplerin­ de sorun yaşama ihtimali, günde yedi saat çalışanlara göre % 60 daha fazla (Virtanen vd., 2010). Uzun çalışma saatleri ayn­ ca stres, depresyon ve diyabet riskini artırıyor. Stres, toplum­ sal anlamda izolasyona, evlilik ve cinsel alanda sorunlara ve bir umutsuzluk döngüsüne neden oluyor. Bir başka çalışmada ‘çalışma çılgınlığı’ adlı bir olgudan bah­ sediliyor (Working Families, 2005). Avrupa Çalışma Süresi Di­ rektifi’nde çalışma süresinin maksimum haftada kırk sekiz saat olduğu belirtiliyor. lngiltere’de bu süreyi zaman zaman aşanlar oluyor ama onların dışında bir milyondan fazla kişi işlerinde kırk sekiz saatten fazla çalışıyor. Ulusal istatistik Bürosu ise 600 bin­ den fazla kişinin altmış saatten fazla çalıştığı görüşünde. % 15’lik bir kesimin ise ‘antisosyal’ saatlerde çalıştığı belirtiliyor. işverenler, güvencesizlik üzerinden emek sürecinin yoğun­ laşmasını talep etmiyor, sadece bunu teşvik ediyorlar. Emek sürecinin yoğunlaşmasının, esnek hizmet sektörü toplumu­ na içkin baskı ve güvensizlikler nedeniyle gerçekleşmesi daha muhtemel. Politika yapıcılar, emek sürecinin yoğunlaşmasının toplumsal açıdan sağlıklı, gerekli veya kaçınılmaz olup olmadı­ ğını tartışmak zorunda. Bu, yasal düzenleme değil, sadece in­ sanların zamanı kontrol etmelerini artırmaya dair teşvikleri dü­ şünme çağnsı olarak düşünülmeli. Değişim değeri olmayan emek Yaptığımız bütün işler, doğrudan değişim değeri için yapılmı­ yor. Hizmete dayalı esnek emek toplumunda değişim değeri ol­ mayan ama yapılması gerekli olan ya da tavsiye edilen işler de var ki bunlar oldukça zaman alıyor. Prekaryanın başka toplumsal gruplara göre daha fazla yap­ tığı bu tür faaliyetlerden birisi çalışma piyasasında gerçekleşi­ yor. Hayatını geçici işlerle idame ettiren bir kişi, iş bakmak, bü­ rokrasi veya onun günümüzdeki özelleştirilmiş versiyonlarıyla 203 uğraşabilmek için oldukça fazla zaman harcar. Sosyal güvenlik sistemleri, insanların gayet mütevazı düzeydeki haklarını alma­ sı ya da koruması için daha karmaşık hale geldiğinden, prekar­ yanın zamanına dair oluşan taleplerin oldukça fazla ve gerilim dolu olduğunu söyleyebiliriz. Sıraya girmek, sıraya girmek için seyahat etmek, form doldurmak, sürekli daha fazla soruya ce­ vap vermek, bir şeyi kanıtlamak amacıyla sertifika almak çok zaman alan ancak genelde göz ardı edilen aktiviteler. Emeğin hareketliliğini hayatın ana unsurlarından biri haline getiren ve kimin ne hakka sahip olacağının belirlenmesine dair kurallar­ da bir dizi ahlaki tehlike yaratan esnek bir emek piyasası, pre­ karyayı zamanı kullanmak konusunda öylesine zor bir duruma sokuyor ki insanlar bitap düşüyor ve başka aktiviteler yapmaya dönük kapasiteleri azalıyor. Değişim değeri taşımayan ama kişinin bu faaliyetleri yapma­ sını kolaylaştıran diğer şeyler arasında, çalışma saatleri dışında bağlantılar kurmak (networhing) , işe gidip gelmek, ‘evde’, ‘ak­ şamlan’ veya ‘hafta sonlan’ şirket raporlarını okumak da sayıla­ bilir. Bütün bunlar aslında tanıdık şeyler ancak bu faaliyetlerin çapının ne kadar olduğu konusunda elimizde gösterge ya da is­ tatistik yok. Ancak şunu biliyoruz ki daha fazla kişi, piyasa top­ lumuna katılabilmek için çabalıyor. Toplumsal, ekonomik ve mesleki güvencesizliğin artmasıyla beraber ‘sigorta maksatlı iş’ pratikleri daha da artacak. Bu pratiklerin bazıları, ‘eldeki seçe­ nekleri açık tutmak’ düşüncesi üzerine kurulu. Bazıları ise stra­ tejik; yani enseyi karartmama çabası ile ilgili. Doğrudan değişim değeri ile ilgili olmayan faaliyetlere veri­ lecek bir örnek de ‘çalışma amaçlı eğitim’. Bir işletme danışma­ nı Financial Times’a yaptığı açıklamada, vasıfların giderek kısa dönemli olarak kullanılmasından dolayı, insanların her yıl za­ manlarının % l S’ini eğitime ayırmaları gerektiğini söyledi. Bu zaman miktan muhtemelen kişinin yaşına, deneyimine ve iş pi­ yasasındaki konumuna göre değişecek. Bu anlamda prekarya­ dakilere, özellikle de genç yaştakilere, karşılarındaki seçenek­ leri artırmak veya korumak için eğitime daha fazla zaman ayır­ malan tavsiye ediliyor. 204 Hizmet sektörü vasıfları Ekonomik faaliyetlerin çoğunun fikirlerin, sembollerin ve hiz­ metlerin manipülasyonu üzerine kurulu olduğu toplumlarda, mekanik süreçler ve işler önem kaybediyor. Bu durum, vasfın teknik bir nosyon olarak düşünülmesini boşa çıkarıyor. Hiz­ met sektörü toplumunda vasıf, yıllarca okulda öğrenilen for­ mel beceriler, kalifikasyonlar ve çıraklık süreçleri kadar ‘vücut dili’ ve ‘duygusal emek’ gibi noktalan da içeriyor. Genelde prekarya için herhangi bir alanda eğitim alma mas­ rafı, eğitimin getirisinden fazla oluyor. Maaşlı ve profesyonel kesimden birisinin kariyer yolu daha açıktır ve alacağı eğitim­ den net bir getiri bekleyebilir. Aynı zamanda neyle vakit kay­ betmemesi gerektiğini de bilir. Emeğin esnekleşiyor ve güven­ cesizleşiyor oluşunun sapkın bir sonucu, kişinin kendi isteğiy­ le aldığı eğitimden alınan ortalama geri dönüşün düşmesidir. Çalışma için girilen ve giderek yaygınlaşan eğitim süreçlerin­ den birisi, ahlaki eğitimdir. Doktorlar, mimarlar, muhasebeci­ ler ve başka meslekten insanlar, profesyonel çevrelerinde doğ­ ru ve etik davranış olarak değerlendirilen süreçleri öğrenmeye zaman ayırmak zorunda. Bu durum başka mesleklerde de yay­ gınlaşacak ve hatta küresel bir akreditasyon sisteminin parçası olarak zorunlu hale gelebilir ki aslında, iyi de olur. Prekaryayı daha yakından ilgilendiren şey ise meslek içi eği­ tim değil, ‘meslek için eğitim’. Kişisel gelişim, istihdam edilebi­ lirlik, bağlantılar kurmak (networking), pek çok farklı alanda mevcut düşünce biçimleriyle bağlantı halinde kalabilmek için bilgi toplama becerisi, bu tarz faaliyetlerden bazıları. ‘Vaktinizin % 15’ini, alanınızla ilgili eğitime ayırın’ diyen bir danışman ay­ nca ‘Özgeçmişinizi her yıl tekrar yazın’ tavsiyesinde de bulunu­ yordu. Başkalarını etkileme, kendini pazarlama ve olabildiğince farklı alanı kapsaması beklenen ve kişiyi yeterince yıpratan bu CV yenileme süreci oldukça zaman alıyor. Bir taraftan ne kadar özel olduğumuzu göstermeye çalışırken, diğer taraftan da her­ kesin yaptığı standart şeyi yapmamız, aslında yabancılaşmaya neden oluyor. Prekarya ne zaman bunlara dur diyecek? 205 ‘Standart istihdam ilişkisi’nin mahalli olarak sanayi dönemi işyerinin aşınması; disiplin, kontrol, mahremiyet, sağlık ve gü­ venlik sigortası ve pazarlık kurumlarının hangilerinin uygun olduğu gibi konularda önemli sorular doğurdu. Ancak sanayi modelinin çözülmesindeki temel nokta, ‘vasıf kavramının gi­ derek belirsizleşmesi. Pek çok yorumcu bu kavramı gelişigü­ zel kullanıyor ve ortada bir ‘vasıf açığı’ olduğundan bahsediyor. Hizmetlere dayalı bir toplumda bu tarz ifadelerin anlamı ve fay­ dası yok. İnsanın yapabileceklerinin bir sının olmadığı sürece ortada sürekli bir vasıf açığı olacak. Ancak dünyada hiçbir ül­ kenin elindeki vasıf envanterini ölçme gücü yok. Eğitimde ge­ çen süre gibi standart göstergeler de oldukça yetersiz. Bir bah­ çıvan ya da tesisatçı ortaokula ya da üniversiteye gitmediği için vasıfsız mı sayılacak? Güvencesiz bir dünyada hayatta kalmak için gerekli olan vasıfların formel eğitim kapsamında anlaşıl­ ması mümkün değil. Aslında modem piyasa toplumunda vasıf açığından ziyade vasıf fazlası olduğu, yani milyonlarca insanın uygulama fırsa­ tı olmayacak kadar bir dolu beceriye sahip olduğu da iddia edi­ lebilir. İngiltere’de yapılan bir araştırmada iki milyon kişinin, yaptıkları işle uyuşmayan becerilere sahip oldukları ortaya çık­ tı. Ancak bu, buz dağının görünen yüzü gibi. Çok sayıda insa­ nın, kullanmadığı ve beyinlerinde öylece paslanan bir diplo­ ması var. İktisat ve kalkınma dergilerinde yıllar boyunca ‘gönüllü iş­ sizlik’ üzerine bir tartışma yürütüldü. İşsizlerin çoğunun, iş sa­ hiplerinden daha fazla eğitimli olduğu ve dolayısıyla da işsizli­ ğin çoğunluğunun aslında gönüllü bir işsizlik olduğu dile ge­ tirildi. Eğitimin beşeri sermaye ürettiği, bu sermayenin de in­ sanlan daha istihdam edilebilir kıldığı varsayılıyordu. Beşeri sermaye sahipleri işsizse, bu aylak olmayı seçmeleriyle ve da­ ha üst düzey bir iş beklemeleriyle ilişkilendiriliyordu. Bu bas­ makalıp düşünüşe uyan birkaç örnek olabilir ancak bu düşün­ ce tarzı, meseleyi oldukça basite indirgiyor. Gerçekten de eği­ tim, güvencesiz bir ekonomik sistemde hayatta kalmak için ge­ rekli vasıfların geliştirilmesini engelleyebilir. Zor durumlarla 206 başa çıkabilmek de aslında bağlantılar kurmak ve güvene daya­ lı ilişkileri geliştirmek gibi bir vasıftır. Bunlar, prekaryanın sa­ hip olduğu vasıflardır. Hizmet sektörüne dayalı toplumda gereken diğer bir beceri de kişinin kendi kendisini sömürmesinin sürdürülebilir bir dü­ zeye çekilmesidir. Örneğin her ne amaç için olursa olsun, in­ temette bilgi toplamak, e-posta göndermek, bilgilerin tasnifi ve karşılaştırmasını yapmak, sonu olmayan ve çok zaman alabile­ cek aktivitelerdir. Bunlar insanda bağımlılık yapan ancak aynı zamanda aşın yorgunluğa neden olan süreçlerdir. Kişinin ken­ dini kontrol edebilmesi ve hevesini sürdürülebilir katılım ile sı­ nırlandırması sayesinde kendi kendimizi sömürmemizin önü­ ne geçebiliriz. Dikkat dağınıklığı varsa ve kişi karmaşık sorun­ larla başa çıkmakta sıkıntı çekiyorsa, ekrana yalnızca bir amaç için odaklanmak iyi gelebilir. Hizmet sektörüne dayalı toplumda gerekli bir başka vasıf için sosyologlar ‘duygusal emek’ kavramını kullanıyor. lyi gö­ rünme, çekici bir gülümseme, yerinde yapılan espriler, mutlu bir ‘iyi günler’ ifadesi, kişisel hizmetlere dayalı bir sistemde ge­ rekli olan vasıflar olarak karşımıza çıkar. Bu vasıflarla eğitim ve gelir durumu arasında bir korelasyon olabilir zira varlıklı aile­ lerden gelenler, bu tarz becerileri geliştirmeye daha yatkın olu­ yor ve daha fazla eğitim alıyorlar. Ancak bu beceriler eğitim yo­ luyla elde edilmiyor. Pek çok ülkede kadınlann kazancı, eği­ tim, aynmcılık karşıtı yasalar ve yaptıklan işlerdeki değişikler­ le bağlantılı olarak kısmen arttı. Tabii tersinden cinsiyetçiliğin de bunda önemli bir rolü oldu. Müşteriler güzel yüzleri sevdiği gibi, patronlar da güzel yüzlere bayılır. Bunu beğenmeyebiliriz ama inkar etmek zor. lyi görünümlü gençler de o kadar iyi gö­ rünmeyen orta yaşlılara göre daha avantajlı oluyor. ‘Güzelleşme’ tedavilerindeki patlama bu anlamda şaşırtı­ cı değil. Prekaryada olanlar ya da prekaryaya dahil olmaktan korkanlar burunlarında yaptıracaklan estetik operasyon, gö­ ğüs büyütme, botoks ya da yağlannı aldırmanın hayat tarzlan­ nı iyileştireceği gibi, gelirlerini de potansiyel anlamda artıraca­ ğını biliyor. Bir anlamda kişisel ‘tüketim’ ve ‘yatının’ arasındaki 207 ayrım belirsizleşiyor. Gençlik ve güzellik kısmen elde edildiği gibi tekrar elde edilmesi gereken şeyler halini alıyor. Bunu sa­ dece narsisizm ya da gösteriş olarak düşünmemek lazım. tlgi­ lerin metalaşması bir rekabet iklimini destekliyorsa, davranış­ sal ya da kozmetik adaptasyon akılcı davranışlar olur. Ne var ki, bu vasıflar o kadar da güvenli değil. lyi görünümler zaman­ la solar ve bunların yeniden yaratılması da kolay değildir. Cazi­ beli tavırlar zamanla yorucu ve bayat hale gelebilir. Sanayi döneminde gençler bir zanaat öğrendiklerinde, bu va­ sıfların on yıllar içerisinde bir geri dönüşünün olacağından, belki de hayat boyu kazanç kapısı yaratacağından hemen he­ men emindi. Artık böylesi istikrarlı bir ortam olmadığı için, bir iş dışında zamanın nasıl kullanılacağına dair karar almak, bir dizi başka riskli karar almayı da beraberinde getiriyor. Prekar­ ya içinse bu durum, birkaç kazanan dışında bir dizi kaybedenin ortaya çıktığı piyangoya benziyor. Prekarya içinden birisi dışa­ rıdan bir ders alsa ya da üniversiteye gitse, bunun ne getirece­ ğinden emin olamaz ancak maaşlı kesimden birisi bir ders aldı­ ğında, bunu net olarak belirlenmiş bir kariyer planı çerçevesin­ de yapar. Prekarya için bir dizi vasfa sahip olup bunları kulla­ namamak da statü konusunda sıkıntılara yol açacaktır. Hizmet sektörüne dayalı toplumda insanların sorduğu ti­ pik sorular şunlardır: Bunu öğrenmeye daha fazla zaman ayır­ malı mıyım? Bunun faydası var mı? Geçen sene bir sürü para harcayıp bir işe yaramayan bu şeyi tekrar yapmaya değer mi? Geçen sene öğrendiklerim artık bir işe yaramadığına göre ay­ nı masraf ve sıkıntılı deneyimi bir başka derste yaşamak ne ka­ dar mantıklı? Bazı mesleki becerilerde güvencesizlik daha fazla oluyor. Söz konusu mesleklerde insan yıllarını birtakım becerileri edinme­ ye harcadıktan sonra bunların artık yetersiz ya da hepten ge­ reksiz olduğunu görebiliyor. Mesleki becerilerin modası hız­ lı bir şekilde geçerken, prekaryadaki pek çok kişi bu durum­ dan yakından etkileniyor. Burada bir çelişki söz konusu. Bir iş ne kadar vasıflı olursa, vasıfların geliştirilmesi ve yeniden eği­ tim süreçlerinin yaşanması çok daha muhtemel. Ya da şöyle de 208 diyebiliriz. Ne kadar eğitimli olursanız, ehli olduğunuz alan­ daki vasıflannızın zamanla aşınması ihtimali de o kadar artar. Belki de bu süreci vasıfsızlaşma olarak tanımlayabiliriz. Bu da, vasıf fikrine tuhaf bir zaman boyutu katıyor. Yani dün ne ka­ dar iyi olduğunuzdan çok yann ne kadar iyi olmanız gerekti­ ği önem kazanıyor. Vasıflarla ilgili olarak kişinin duyduğu gü­ vencesizlik, sürekli kendini güncelleme çılgınlığı ya da irade­ nin felce uğraması şeklinde kendisini dışa vuruyor zira bu du­ rumlarda insan, alacağı herhangi bir dersin geri dönüşü olma­ yacağını düşünüyor. Sürekli daha fazla eğitim çağnsı yapan ya da ekonomide vasıf açığı olduğunu vurgulayan yorumcular, as­ lında varoluşsal bir krize katkı yapıyorlar. İçinde bulunduğu­ muz dönem, kapasite geliştirilmesine uygun bir toplumsal ik­ lime sahip değil. Bilakis, sürekli olarak hoşnutsuzluk ve stres üreten bir iklim içerisindeyiz. Yeniden üretim için çalışma Değişim değerine dönüşen çalışma biçimlerine katkı yapan pratiklerle bağlantılı bir dizi farklı iş var. Bunlardan bazıları doğrudan sözleşmeli çalışmayla alakalı, bazılan ise çalışma iliş­ kisinin zorunlu bir parçası. Ancak ‘yeniden üretim için çalış­ ma’ alanında da bir büyüme var. Yeniden üretim için çalışma derken, akla iki çağnşım geliyor. Bunlardan esas olanı, koşulla­ n dahilinde insanlann hayatlannı mümkün olan en iyi şekilde yaşayabilmeleri için yaptığı ya da yapması gereken bir dizi akti­ viteyi içeriyor. Bunlann, değişim değerine dönüşen iş faaliyet­ lerinden ayn tutulması gerekir. Daha zorlayıcı bir iş var ki o da finansal yönetimle ilgili. Maaşlılar ve profesyonel kesim, finan­ sal yönetim konusunda muhasebecilerden faydalanıp, aynı za­ manda da yardım ve tavsiye için bankacılık hizmetlerinden ya­ rarlanabilir. Bunlann bir maliyeti olsa bile, kazançlann ve pro­ fesyonel yardımın yanında mütevazı kalacaktır. İnişli çıkışlı olan kazançlar, prekarya için ciddi sorunlar ya­ ratabilir, gerçi hem finansal anlamda alacaklan yardım sınırlı­ dır hem de bunun onlara getireceği mali yük daha fazladır. Ço209 ğu bu durumda kendi başınadır. İhtiyaç duyduğu hizmetleri alacak durumda değildir ya da almaya istekli değildir. Prekarya içindeki bazı kişiler ise finansal meselelerle ilgilenmeye ve bu konuda endişelenmeye mecbur kalacaktır. Bazılan ise mesele­ yi çalışmaktan doğrudan kaçınarak çözme yoluna gider. İngil­ tere’de yapılan bir araştırmada dokuz milyon yetişkinde finans fobisi olduğu ve para yönetimi alanında rasyonel karar almanın karmaşıklığından korktuğu belirlendi. Hizmet sektörüne daya­ lı toplumda finans fobisi, özellikle finansal sıkıntı dönemlerin­ de, ortalama rahatlık ve yoksulluk arasında bir fark yaratacak kadar önemli olabilir. Bunun maliyeti toplumda rastgele payla­ şılmaz. Söz konusu olan gizli bir eşitsizlik biçimidir ve prekar­ ya bu eşitsizliği olumsuz bir şekilde hisseder. Prekarya, giderek önem kazanan yasal bilgi alanında da de­ zavantajlı durumdadır. Yabancılann oluşturduğu toplum, söz­ leşmelere dayanır. Bağlayıcı düzenlemeler toplumun her nokta­ sına sirayet etmiştir. Karmaşık kanun ve düzenlemelerle yöne­ tilen bir toplumda vatandaş olarak iş yapabilmek için kanunla­ n bilmemiz ve güvenilir bilgi ve tavsiye alabileceğimiz kaynak­ lara erişebilmemiz gerekir. Belki çok az kimse kendilerinin tabi olduğu kanunun her unsuruna hakimdir ancak prekarya bu an­ lamda özellikle dezavantajlı konumda. Maaşlılann ve profesyo­ nellerin ekonomik avantaja dönüşen konumsal avantajlan var. Prekarya bu alanda bilgi sahibi olmak konusunda daha yetersiz olduğu gibi küçük işletme kuracak bilgiye de sahip değil. Yeniden üretim için çalışmanın bir başka biçimi de tüke­ timle ilgili. Self-servis patlamış durumda. İşleri artık bizzat tü­ keticiler yapıyor. insanlar telefon hattı yerine internet sitele­ rine yönlendirilirken, alışveriş yaptıktan sonra hesabı kasaya değil makineye ödüyor. Perakende, turizm ve sağlık firmaları self-servis teknolojilerine milyarlarca dolar harcıyor ve bu ala­ na yatının her yıl % 15 artıyor. Şirketler, bu durumu ‘müşteri­ nin güçlenmesinin yarattığı mutluluk’ olarak tanımlarken ger­ çekte olup biten aslında işi müşterinin yapması. Pigou, bu iro­ niyi net olarak görürdü: Ulusal gelir ve işlerde azalma var ama işler çoğalıyor! 210 Yeniden üretim için çalışma ya da bir başka deyişle bak ı ı ı ı için gerekli zamanın ölçülmesi zor çünkü b u alana çok la.: la aktivite giriyor ve mevcut zamanı doldurmak açısından su rekli genişleme eğiliminde. Birbiriyle çatışma halinde baskıla ra maruz kalan bir zaman kullanım alanından bahsediyoruz. Pek çok toplumda çocuk bakımı, bakım ücreti üzerinden za­ man yoğunluklu hale geldi ve piyasalaştı. Örneğin 2009’da ln­ giltere’nin Ulusal Çocuk Bürosu tarafından yaptmlan bir araş­ tırmaya katılan ebeveynlerin yansından çoğunun, çocuklarıyla oyun oynamaya zaman ayıramayacak kadar hayatı çok hareket­ li ve karmaşık buldukları ortaya çıktı (Asthana ve Slater, 2010). Uzun çalışma saatleri, işe gidiş gelişler, ‘kaçınılmaz vaatler’ ve ev ödevleri nedeniyle milyonlarca insan sıkıntı çekmekteydi. ABD’de yapılan bir araştırmada ise ebeveynlerin dörtte üçünün çocuklarıyla oynamak için yeterli zamana sahip olmadığı be­ lirlendi. Bu sonuçlar, sürekli daha fazla çalışmaları yönünde­ ki toplumsal baskıyı yansıtıyor olabilir. Ancak çalışmanın ge­ tirdiği yük nedeniyle çocukların bakımdan yoksun kalmasının maliyeti, onlann uzun vadede, nesiller arası bilgi, deneyim ve yakınlaşma gibi sosyalleşmenin getirdiği değerlerden mahrum olarak yetişmesi olacaktır. lnsanlann giderek 70’li, 80’li ve hatta 90’lı yaşları görmeye başladığı bir dönemde, yaşlı bakımı da zamanın kullanımı ko­ nusunda önemli bir unsur olarak ortaya çıkıyor. Bir yandan yaşlı bakımı, bakım evleri gibi ticari alanlar üzerinden piyasaya açılıyor ve bu süreçte nesiller arası karşılıklı ilişkiler ve sorum­ luluklar zayıflıyor. Ne var ki, çok sayıda insan başkalarının ba­ kımı için kayda değer bir zaman harcamak durumunda kalıyor ve çok sayıda kişi de, zaman kısıtlılığı nedeniyle başkaları için istedikleri kadar çaba sarf edemiyor. Yükün çoğu, genellikle bir işe anında koşturması istenen ka­ dınların üzerinde olsa da, erkekler de artık bakım işlerinde yer almaya başladı. Her ne kadar bazı yorumcular bunun bir iş ol­ duğunu inkar etse de, birçok insan için fırsat maliyet açısından ekonomik değeri olan bir yükümlülükten bahsediyoruz. Bakım hizmetini alan kişinin kapasitelerinin yeniden üretimi ve bakı211 mm ekonomik maliyetinin azalması söz konusu olduğu gibi, bu sorumluluğun devlete yıkılması ya da bakımın savsaklan­ ması uzun vadede sağlık harcamalarının artmasına yol açıyor. Prekarya içindekiler, aslında istediklerinden daha fazla ba­ kım işi yapmak zorunda olabilir zira ‘daha fazla zamanlan ol­ duğu’ yönünde bir algı var ve finansal ya da başka tür yardıma ihtiyaçları olması halinde çevrelerindeki insanların iyi niyeti­ ne muhtaç olabilirler. Yine görüyoruz ki prekarya aslında ken­ di zamanını kontrol edemiyor. Güvencesizliğin iyice kişiselleş­ tiği bir ortama uyum sağlamak zorundalar. Yeniden üretim için çalışmaya dair bir alan daha var. 19. yüz­ yılın sonlarında kapitalizmin dönüşüm krizi sırasında genişle­ yen bu alan, küreselleşme ile tekrar büyümeye başladı. İnsan­ lar, endişeleri ve hastalıklarıyla başa çıkmak için danışmanla­ ra gitmeleri ve güvencesiz hayatlarının sıkıntılarıyla başa çık­ mak için özellikle bilişsel davranışsal terapiye başvurmaları teş­ vik ediliyor. Prekarya içindekiler bir ikilemle karşı karşıya. Ne yapmala­ rı konusunda belirsizlik içindeyseler, kısa süre içinde ‘istihdam edilebilirlik eğitimi’ dahil olmak üzere birtakım danışmanlık hizmetleri almaya başlıyorlar. Ne yapmak istediğini bilmemek ya da düzenli bir işe girip yerleşememek, insanların ‘anormal’ olarak değerlendirilmelerine ya da ‘istihdamı neredeyse imkan­ sız’ şeklinde etiketlenmelerine neden oluyor. İnsanlara yapıştı­ rılan, diziler ve siyasetçilerin de söylemleriyle yaygınlaştırılan etiketleri hepimiz yakından biliyoruz. Bütün bu söylemlere ba­ kıldığında, hayat tarzının çeşitlendirilmesinden ziyade insanla­ rın davranışları ve kişiliklerinin değiştirilmesine vurgu yapıldı­ ğını görüyoruz. Zamana -emek, nihayetinde değişim değeri getiren çalışma, yeniden üretim için çalışma- dair bu talepler kişide strese ne­ den olduğu gibi, herhangi bir son öngörülmeksizin, insanın muazzam bir heves göstermesini ve çaba sarf etmesini gerektir­ mekte. Bu işlerin ve emeğin çoğu güvencesiz koşullarda, belli bir ekonomik getiri olmaksızın ve yüksek bir fırsat maliyetiyle yapılmakta zira paraya duyulan muazzam bir ihtiyaç var. 212 Bu sıkıntıya verilen tepkiler, günün tamamına yayılıp aşı­ n yorgunluk ve kaygıyla sonuçlanabilir. Bir taraftan da kişinin hayatındaki belirsizlikler bunaltıcı boyutlara ulaşıp kişinin zih­ nen tıkanmasına ve kendine zarar verecek derecede bir uyu­ şukluğa yol açabilir. Ancak bu durumun yol açtığı en yaygın sonuç belki de hissedilen baskı nedeniyle, kişinin işe istediğin­ den daha fazla zaman ayırması oluyor. Sürecin sonuçlarından birisi de aileyle harcanan zaman gi­ bi sosyal ve kişisel değeri olan aktivitelere yer kalmaması. Za­ manın böyle çoklu amaçlarla kullanılmasında yeni bir şey yok. Yeni olan, bunun artık norm halini alması. Bu durum, tekno­ lojik gelişmelerin, refahın, hayatın ticarileşmesinin ve belli iş­ levler için sabit mekanlarda bulunan bir hayatın çökmeye baş­ lamasının bir sonucu. Birden fazla işin aynı anda yapılması (multitashing) konu­ sunda çok fazla şey söyleniyor. Halk arasında kadınlann bunu erkeklerden daha iyi yaptığı söylenir. Her ne kadar bu biraz şa­ ka yolla söylense de burada kast edilen, kadınların aynı anda birkaç işi bir arada yapması ve zor işlerin üstesinden daha iyi gelip, yeterince iyi kararlan daha kolay vermesi. En son dillere düşen ifade ‘çoklu-çoklu iş’ (multi-multitashing). Peşinden ge­ len ifade ise şu: Çoğu azla nasıl yapabiliriz! Araştırmalara göre birden fazla işi aynı anda yapanların odaklanma ve dikkat dağı­ tıcı bilgiyi engelleme konusunda sıkıntıları oluyor. Üstelik in­ sanlar bir şeye kafa yormak zorunda kaldığında, onu daha iyi hatırlıyor. Halbuki aynı anda birden fazla şeyi yapmak zorun­ da kaldığımızda, herhangi bir şeye kafa yormak da imkansızla­ şıyor. Prekaryanın buna ek olarak bir de zamanlarını iyi idare edememe sorunu var ve bunun da farkındalar. Gençlik ve bağlantıda olma hali Bazı aktivistler, internetin ve sosyal medyanın sağladığı bağ­ lantının prekaryayı tanımlayan özelliklerden birisi olduğu gö­ rüşünde. Bugünün gençleri, geçmiş nesillerin hayal dahi ede­ meyeceği şekillerde birbiriyle bağlantı halinde ve hayat tarzları 213 arasında da büyük farklar var. Türlü şekillerde internete bağla­ nan gençler ve bizler, başkalarıyla bağlantı kurmak ve bu bağ­ lantıları korumak için daha fazla zaman harcıyoruz. Sabitlik ve sessizlik tehlike altında. Bağlantıda olma hali, boş zamanları­ mızı dolduruyor. 2010 yılında Facebook kullanıcı sayısı yanın milyardan faz­ laydı. Bu kullanıcıların yansından fazlası her gün siteye girer­ ken, küresel düzeyde Facebook’ta ayda harcanan zaman ye­ di yüz milyar dakika olarak karşımıza çıkmaktaydı. Twitter’da ise 1 75 milyon kullanıcı günde doksan beş milyon tweet atı­ yor. Cep telefonu kullanıcılarının sayısı beş milyardan faz­ la ve bazı ülkelerde nüfusun tamamından daha fazla cep tele­ fonu var. ABD’de gençlerin üçte biri günde yüzden fazla me­ saj gönderiyor. Teknolojinin iyi ve kötü sonuçlarına dair tartışmalar muhte­ melen yıllar boyu sürecek ve herhangi bir sonuca da bağlanma­ yacak. Ancak bazı endişelerin altını çizmekte fayda var. Bunlar­ dan en çok tartışılanı ‘kolektif dikkat eksikliği sendromu’. Sü­ rekli bağlantı halinde olmak, zayıf bağlan güçlendirirken güçlü bağlan zayıflatıyor. Cep telefonuna gelen bir arama ya da me­ saj, kişisel sohbetleri ve başka aktiviteleri sekteye uğratıyor. E­ postalan kontrol etmek ya da cevaplamak, konsantrasyonu bo­ zuyor. lnsanlann daha çok tanışmamış olduğu ‘arkadaşlarıyla’ Facebook ve başka sosyal medya aracılığıyla kurdukları bağlan­ tı, özel hayata saldın halini alıyor. Huzursuzluk tetiklenirken sabır ve kararlılık gibi özellikler giderek aşınıyor. lntemette çok fazla zaman harcamak prekarya varoluşunun bir parçası haline gelmiş durumda ve araştırmalara göre bunun depresif etkileri olabiliyor zira sosyal ağlar üzerinden kurulan bağlantılar, insanlarla kurulan fiili ilişkinin yerini alıyor. lngil­ tere’de internet bağımlılarının sayısı, geleneksel kumar bağım­ lılarından daha fazla. Catriona Morrison’ın (2010) yaptığı bir araştırmaya göre internet bağımlılığı konusunda en korunaksız kesim gençler ve ortalama bağımlılık yaşı yirmi bir. Morrison, çalışmasında şunu söylüyor: ‘İnternet bazı insanlar için uyuştu­ rucu gibi. Onları sakinleştiriyor. insanlar bağımlı hale geldiğin214 de bu, kişinin çalışma yetisini etkilediği gibi insanlar intemete girdiği zamanlarda gündelik işlerini aksatabiliyor’. Sürekli bağlantı halinde olmak sadece prekaryalaşmış bir zi­ hin üretmekle kalmıyor. Zaman kontrolü ve düzenli bir takvi­ mi olmayan prekarya, intemetin bağımlılık yaratan ve dikkat dağıtan özelliklerine daha duyarlı hale geliyor. Bağlantıyla il­ gili genel olarak sorun yok; sorun bunun hangi bağlamda ger­ çekleştiği. Boş zamanın daralması Emeğin, doğrudan değişim değeri ile ilgili olmayan faaliyetle­ rin ve yeniden üretim için çalışmanın gelişimi de boş zaman miktarını azaltıyor. Giderek piyasalaşan toplumun doğurdu­ ğu en kötü sonuçlardan birisi, boş zamana ve yeniden üretime dayalı ‘aylaklığa’ yönelik saygının kaybolmasıdır. Yoğun ola­ rak çalışan kişiler, zihinlerinin ve bedenlerinin ‘bitap’ düştü­ ğünü görüyorlar ve pasif ‘oyun’ dışında bir şey yapmaya çok fazla enerjileri ve istekleri kalmıyor. Bitap durumdaki kişiler, ‘oyun’la rahatlamak istiyorlar ki bu da genelde bir ekrana bak­ ma veya birkaç ekranla konuşma biçimini alıyor. Tabii ki hepi­ mizin bir biçimde oyuna ihtiyacı var ancak iş çok yoğunsa, da­ ha aktif boş zaman faaliyetlerine katılmaya enerjimiz de heve­ simiz de kalmaz. Mark Aguiar ve Erik Hurst (2009) iş gücündeki artan katı­ lımlanna rağmen Amerikalı kadınların 1965’e kıyasla dört saat, erkeklerin de altı saat daha fazla boş zamanı olduğunu tespit et­ ti. Ancak boş zaman, ücretli emekte harcanmayan zamanla ay­ nı şey değil. Her ne kadar başka toplumsal gruplar da birtakım baskılarla karşı karşıya olsa da prekarya, piyasanın alt kesimle­ rinde var olabilmek için, doğrudan piyasada değişim için yapıl­ mayan faaliyetlerde bulunmak zorunda. Gerçek anlamda boş zaman, üç taraftan kuşatma altında. Boş zaman biçimlerinden birisi, insanın kendisini adadığı kültürel ve sanatsal aktivitedir. lyi müzik dinlemek, tiyatroya gitmek, önemli edebiyat eserlerini okumak, dünyanın ve içinde oldu215 ğumuz çevrenin tarihini öğrenmek, popüler tabirle ‘kaliteli za­ man’ geçirmek anlamına geliyor. Kaliteli zaman geçirmek ise, güvencesizliğin verdiği endişe ve uykusuzluğun yanı sıra ça­ lışmayla da bölünmeyen zaman demek oluyor. Prekarya için­ se boş zaman açığı söz konusu. Zaman bir türlü yetmiyor ya da prekarya içindekiler bu tür boş zaman aktiviteleri yaptıklann­ da kendilerini suçlu hissediyor ve bunun yerine sosyal ağlan­ nı genişletip beşeri sermayelerine yatının yapmalan gerektiği­ ni düşünüyor. Peki, boş zamana zaman ayırmaya dair teşvikler nerede? Pi­ yasanın mesajını üniversiteler de almış durumda. Hükümet­ ler, üniversite ve fakültelerin daha çok işletme gibi davranma­ sı ve kar amacı gütmesi gerektiğini söylediğinde, hedef alınan ilk alanlar kar amacının kesinlikle olamayacağı bölümler olu­ yor. Örneğin, 2010 yılında lngiltere’nin Middlesex Üniversite­ si felsefe bölümünü kapatma karan aldı. Felsefe bölümü olma­ yan bir üniversite, büyük bir çelişki olarak büyük usta eğitim­ cileri şaşkına çevirecektir. Asıl can sıkıcı olan ise antik Yunan’da gerçek boş zaman de­ nilen şeyin, yani kamusal hayata katılım ve vatandaşlık alanı­ nın giderek daraltılması. Prekaryadakiler ve başka vatandaşlar siyasal hayattan kopuyor. Zaman zaman karizmatik bir aday için oy verebilir ya da ilgi çeken bir olaya katılabilirler ancak bu katılım sürekli olmuyor. lşte kamusal hayata katılıma da­ ir boş zaman, zamanın emek-çalışma-oyun üçlüsü tarafından kolonize edilmesi nedeniyle iyice daralıyor. Çok sayıda insan, ‘uzmanlara bırakılması gerektiği’ söylenen karmaşık konula­ rı anlamak için gerekli olan kaliteli zamandan yoksun kalıyor. Hal böyle olunca da insanlar kendi kabuklanna çekilmeyi ras­ yonalize ediyor ve eğitim yerine duygu ve önyargılara savru­ luyor. Her ne olursa olsun prekarya, en insani faaliyet olan si­ yasete daha az zaman harcıyor. Siyasete zaman harcamaya da­ ir teşvikler nerede? Zamanın daralmasının bir diğer yönü de, zamanın kontro­ lündeki derin eşitsizlikle ilgili. Bu aslında hizmet sektörüne da­ yalı piyasa toplumundaki genel eşitsizliğin de bir parçası çünkü 216 zaman üretken bir varlık. Prekarya, onun emeğini kullanacak­ lann her arzusunu yerine getirmeye hazır olmak durumunda. İnternet kafelerde, evlerinde, barlarda ya da sokak köşelerinde vakit geçirenler, dışandan bakıldığında zamanı kontrol ediyor gibi görülebilirler. Ancak zamanı farklı kullanmak konusun­ da genelde bir strateji geliştirme ya da bu stratejiyi sürdürebil­ me becerileri yok. Prekaryanın size aktarabileceği bir anlatısı yok ve sonuç olarak çalışmadıklan dönemlerde zamanı öylece harcıyorlar. Zamanın görünürde aylaklık şeklinde kullanılma­ sı, esnek çalışma piyasalarının bir yansıması. Esnek piyasalar, prekaryanın ‘hazır ol’da beklemesini istiyor ve zamanın yapı­ landırılması konusunda prekaryanın elinden bir şey gelmiyor. Boş zamanın, özellikle de işçi sınıfı boş zamanının değerinin azalması, işçicilik doktrininin bırakmış olduğu en kötü miras­ lanndan birisi. Değerlerin yeniden üretilmesini sağlayan eği­ timin giderek aşınması, gençlerin kültürlerinden soğumasına ve içinde bulunduklan toplulukta bir toplumsal hafıza kaybı­ na neden olmakta. Günümüzde, kente dair imgelemde ‘sokak köşesi toplumu’ kavramı ön plana çıkmış durumda. lnsanlann zamanlannı geçirme biçimlerinden birisi olan ‘takılmak’ baskın hale geldi. Artık zamanı doldurmak bir mesele ve buna ‘boş za­ man fakirliği’ diyenler var. Maddi yoksulluk, genç prekaryanın hayatını sınırlıyor; prekaryanın elinde para ya da mesleki aidi­ yet olmadığı gibi zamanı kontrol edebilmek için gereken istik­ rar da yok. Hal böyle olunca, çalışma dahil her türlü aktiviteye karşı kuralsızlığı ilke edinen bir tavır sergileniyor. lşte bu, gü­ vencesizliğin tuzaklanndan birisi. Sırf hayatta kalmaya yetecek kadar kamusal alana ihtiyaç duyulur ve bu alanlar da kemer sıkma politikalan nedeniyle yok ediliyor. Nihayetinde neolibe­ ral akıl, bütün bunlan, doğrudan ekonomik büyümeye katkısı olmadığı gerekçesiyle, bir lüks olarak görüyor. Ancak prekarya neoliberal düzene bir tehdit oluşturduğu takdirde bu hesap ye­ niden değerlendirilebilir. Kaliteli kamusal alanlar prekarya açısından daraldıkça, sal­ dırgan davranışlar artacaktır. Küreselleşme ve elektronik tek­ noloji, kimliği yerel biçimlerinden uzaklaştırabilir (Forrest ve 217 Keams, 2001) ancak bu hareket ve etkileşim için gerekli fizik­ sel mekana duyulan ihtiyacın yerini alamaz. Mekansallık his­ si, genlerimizin bir parçası. Bunu kısıtlayıp mekanın gelişimsel anlamını boşaltırsak sonuç hiç de iyi olmaz. Sonuç olarak işçi sınıfına boş zaman bırakan istihdam yapı­ lan, sadece para sıkıntısı nedeniyle değil toplumsal kurumların aşınması yüzünden de ortadan kayboldu (MacDonald ve Shild­ rick, 2007). lngiltere’de bu kurumlar işçi erkeklerin gittiği ku­ lüpler ve kamusal alanlardı ve bu alanlar Thatcher’ın neolibe­ ral radikalliği yüzünden yok oldu. Fransa’da ise Balzac’ın ‘hal­ kın parlamentosu’ adını verdiği küçük restoranlar da yavaş ya­ vaş kayboluyor. lşçi sınıfının eğitim olanakları ve bu insanlara boş zaman bı­ rakan işlerin azalması, insanları suça ve uyuşturucuya yönlen­ diriyor çünkü insanlar bu şekilde zaman geçirip statü edinme­ ye çalışıyor. Küçük çaplı suçlar, öylece ‘takılma’ya kıyasla insa­ na daha fazla heyecan verebilir. Başarının tüketimle ölçüldüğü­ nü salık veren neoliberal doktrin, bir yandan hırsızlığa da ve­ sile oluyor çünkü uzun süre başarısızlık hissiyle boğuşan in­ sanlar hırsızlık aracılığıyla az da olsa bir haşan duygusu hisse­ diyor. Bu da yine genç erkeklerin içinde olduğu güvencesizlik tuzağının bir parçası. Erkek olmanın güvencesizlikleriyle karşı karşıya kalan bu gençler, bu sayede kısa süreliğine ve az da olsa ‘saygı’ kazanıyor (Collison, 1996). Ancak tabii ki bunun uzun vadeli sonuçlan oluyor. Sınıfı oluşturan unsurlardan birisi ‘yapılması ya da yapılma­ ması gereken şeyler’i tanımlayan hayat alanı ve yaşama biçimi, arzu duyulan ya da duyulmayan şeyler bütünü, yani habitus­ tur (Bourdieu, 1990: 53). Prekaryanın hayat tarzı, esnek çalış­ ma biçimiyle de örtüşüyor ve bu anlamda ileriye dönük inşa et­ mekten çok fırsatçı bir yapıya sahip. İnsanlar korku ve endişe nedeniyle dar bir çevre içine sıkışabilir ancak bu öfkeli ve ku­ ral tanımayan bir sıkışma olacaktır. Esneklik ve güvencesizlik üzerine kurulu bir toplumda insanlar zamanı, gelişmeye daya­ lı bir davranış biçimi oluşturmak yerine gelişigüzel kullanıyor. Bu da bizi, prekaryanın hayat şansını azaltan, işyeri kavramı218 nın ortadan kalkması noktasına geri götürüyor. Prekarya için işyeri normu, her yerde, her an ve neredeyse her zaman çalış­ mayı öngöıiiyor. lşyeri dışında çalışmak özerkliğin ya da kişi­ nin kendi kendisini kontrol etmesinin işareti olarak görülme­ meli ve istatistikler de doğruyu söylemiyor. ‘lşte geçen saatler’, her zaman ‘çalışılarak geçirilen zaman’ demek olmuyor. Zaman ve mekanın belirsizleşmesi nedeniyle emeğin özgürleştiğini düşünmek yanıltıcı olur. İşverenler nasıl işçileri ücretsiz olarak değişim değeri için yapılmayan iş faaliyetlerini yapmaya sevk edebiliyorsa, işyerinin dışından çalışmaya da yönlendirebilir. Dolayısıyla burada bir iktidar ilişkisi söz konusu. Söz ko­ nusu emek biçimi ücretsiz ve özerk bir şekilde icra edilmiyor. Hardt ve Negri (2000) etkili analizlerinde hizmet sektörü eme­ ğinin ücretsiz, ‘gayn maddi’ ve ‘ölçülemez’ olduğunu dile getir­ mişti. Ancak emeğin miktarı ölçülebilir ve ölçülen emeğin sı­ nırlan, istihdam ilişkilerini müzakere edenlerin pazarlık kapa­ sitesinden etkilenebilir. Prekarya, güvencesiz ve esnek çalış­ ma kültürü nedeniyle şu anda zayıf durumda. Doğrudan deği­ şim değeri olmayan emek biçiminin meyvesini işverenler top­ luyor. Belirsiz bir alan içerisindeyiz ancak hizmet sektörün­ de emek ‘ölçülemez’ demekle doğrudan değişim değeri olma­ yan iş faaliyetlerinin ölçülmesinin zor olduğunu söylemek ara­ sında fark var. Sonuç yerine Prekarya zamanın yarattığı stresin altında. Ekonomik güven­ ce ya da mesleki bir gelecek olmamasına rağmen ücret almadı­ ğı bir dizi iş yapmak zorunda. Emeğin yoğunlaşması ve zaman yönünden artan talepler nedeniyle prekarya sürekli olarak bi­ tap düşme ya da bir kadının da dile getirdiği gibi ‘kafanın sü­ rekli olarak dalgın’ olması riskiyle karşı karşıya. Hizmet sektöründeki hayat tarzı, zamanın kullanımına dair bir anlatı olmaksızın ve geleceği görme yetisinden yoksun bir şekilde birden fazla işi aynı anda yapmayı gerektiriyor. Prekar­ yalaşmak demek, herhangi bir mesleki gelişme hissi olmaksızın 219 performans odaklı hayat tarzlarıyla bağlantı halinde olmak an­ lamına gelir. Dikkatimizi bir oraya bir buraya yönlendiren sin­ yallere tepki veriyoruz. Birden fazla işi aynı anda yapmak, as­ lında her aktivitenin üretkenliğini azaltıyor. Bütünsel olarak düşünememek alışkanlık haline geliyor. Yaratıcı işleri yapma­ nın yam sıra yoğunlaşma, tefekkür ve sürekli çaba isteyen boş vakit aktivitelerine katılmak da zorlaşıyor. Boş zaman alam gi­ derek daraldığı için, insanlar zihinsel anlamda pasif bir şekilde dinlenirken bile rahatlıyor. Bira ve cin içmek nasıl sanayi pro­ letaryasının afyonuysa, sürekli etkileşim halinde olmak da pre­ karyamn afyonu. lşyeri artık tek bir mekan değil; sınırlan ve tanımı belirsizle­ şen bir güvencesizlik alam halini almış durumda. Belki prekar­ yamn bazı mesleki becerileri olabilir ancak bu vasıflar zaman­ la kaybolabileceği gibi kişiye güvenli bir kimlik ya da uzun va­ dede sürdürülebilir onur dolu bir hayat sağlamakta yetersiz ka­ labilir. Bütün bunlar, fırsatçılık ve siniklik üretebilecek sağlık­ sız bir bileşim ortaya çıkarıyor ve prekaryamn riskleri orantısız biçimde üzerine almak zorunda kaldığı bir piyango toplumuy­ la karşı karşıya kalıyoruz. Bir yandan da zamanın giderek sıkışması nedeniyle boş za­ man giderek daralırken, insanlar kısa bir dönemliğine motive olmaları, karizmatik bir kişiden ya da ciddi bir olaydan etkilen­ meleri haricinde, siyasetten uzaklaşıyor ve zayıf bir demokra­ si ile karşı karşıya kalıyoruz. Şimdi bu meseleyi inceleyeceğiz. 220 ALTI N C I B Ö L Ü M Cehennem Siyaseti Neoliberal devlet, rekabetçiliği ve bireysel sorumluğu destekle­ mesi, piyasa güçlerini engelleyen toplumsal herhangi bir şeye karşı durması açısından aynı zamanda Darwinci bir devlet. Ne­ oliberal düzende devletin rolü, hukukun üstünlüğünü kurmak ve güçlendirmek olarak belirleniyor. Ancak hukukun üstünlü­ ğü, bazı neoliberallerin tanımlamasına göre hiçbir zaman mi­ nimalist olmamıştır. Bilakis, hukuk müdahale etmeyi amaçlar; kolektif eylem ve kuralsızlığın azaltılmasına yöneliktir. Huku­ kun müdahale alanı, Wacquant’ın (2008: 14) ‘sapkın kategori­ lerin kamusal olarak aforoz edilmesi’ dediği sürece kadar uza­ nır. Sapkın kategorisine ‘sokak serserileri’, ‘işsizler’, ‘hırsızlar’, karakter sorunu ve davranış bozukluğu sergileyen kaybeden­ ler girmektedir. Piyasa, Darwin’in ‘güçlü olanın hayatta kalması’ metaforu­ nun vücut bulmuş halidir. Ancak bir taraftan sorunlarla müca­ dele edenlerin suçlanıp hapse atılmasına dair bir eğilim de ser­ giler. Politikalar ve kurumlar, herkesi potansiyel olarak uyum­ suz ve suçlu olarak göstermek üzerine inşa edilir. Örneğin ‘yoksul’ kesimden, ‘tembel’ olmadığını veya çocuklarını düzen­ li devlet yardımı almak için okula göndermediğini kanıtlama­ sı istenir. 221 Prekarya sınırda yaşamakta. İçinde bulunduğu koşullar, pre­ karyayı mücadele insanı olmaktan çıkararak sapkın kategorisi­ ne sokup, popülist siyasetçilerle demagogları dinlemeye meyil­ li serseri mayınlara çevirebilir. Kitabın Altıncı Bölümü’nün ana konusu da bu. Gözetim toplumu Prekaryamn hayatının nasıl oluşturulduğunu anlamak açısın­ dan ‘toplumsal fabrika’ kavramı yeterli değil. ‘Gözetim toplumu’, güncel durumu daha iyi anlatıyor. Gözetim toplumunda bütün alanlar,Jeremy Bentham’ın 1 787 tarihli panoptikon üzerine yaz­ dığı yazılarında öngördüğü şekli almakta (Bentham, 1995). ‘Ser­ best piyasa’ toplumunda hükümetlerin ne yaptığından çok neyin yapılmasına izin verdiğine de bakmamız gerekiyor. Bentham’ın düşüncelerini bir hatırlayalım. Bentham, hükü­ metin görevinin toplumda mümkün olabilecek en çok sayıda kişinin mutluluğunu sağlamakla yükümlü olduğunu savunan faydacılığın fikir babası olarak bilinir. Bu görüşten faydalanan birtakım çevreler, çoğunluğun mutluluğunu muhafaza etmek için azınlığın hayatının perişan edilmesini rasyonalize edebili­ yor. Bentham, faydacılığı uç ve korkucu bir noktaya taşıyarak ideal bir hapishane tasarımında kullandı. Bu hapishane yapı­ sında ortada bir kule ve kulede de bir muhafız bulunuyor. Mu­ hafız, konumu sayesinde etrafında bir daire şeklinde sıralanmış hücrelerde tutulan mahkOmları rahatça gözetleyebiliyor an­ cak mahkomların muhafızı görme şansları yok. Muhafızın gü­ cü, mahkomların izlenip izlenmediklerini bilmemesinde ve iz­ leniyor olma korkusuyla kendilerini disiplin altına almaların­ da yatıyor. Bentham bu yapıya ‘seçenek mimarisi’ adım vermiş­ ti ve bundan mahkumların yetkililer tarafından istenilen şekil­ de yönlendirilebileceği kast ediliyordu. Bentham için temel mesele, mahkOma görünürde bir seçim şansı veriliyor olmasıydı. Mahkom eğer seçimini doğru yapmaz ve sıkı çalışmazsa, ‘kötü ekmek yemek zorunda kalıp kendi suyu­ nu içecek ve kimseyle de konuşamayacaktı’. Böylece mahkOmla222 rın izole edilmesi sağlanarak ‘akıl birliği’ yapmaları da engellene­ cekti. Tıpkı neoliberaller gibi Bentham da kolektif eylemin göze­ tim toplumu projesini tehlikeye düşürebileceğini anlamıştı. Michel Foucault bu fikri 1970’lerde alıp uysal bedenler yara­ tılmasında bir metafor olarak kullandı. Bentham, panoptik ta­ sarımının hastane, akıl hastaneleri, okul, fabrika, atölye ve di­ ğer bütün toplumsal kurumlarda kullanılabileceğini düşünü­ yordu. Bentham’ın tasarımı dünyada kabul gördü ve bugün şir­ ketlerin hayatı şekillendirdiği yerlerde yaygın bir şekilde kulla­ nılıyor. Bunun en feci örneği altı milyon işçinin kameralarla iz­ lendiği, davranış ve karakterlerinin Amerikan ordusunun geliş­ tirdiği teknolojilere dayalı veri bankalarına konduğu Shenzen. Sosyal bilimcilerin eskiden Fordizm ve Toyotizmden bahsetme­ si gibi bugün de Shenzenizm’den bahsedilebilir. Shenzenizm, davranışsa! teşvikler ve cezalar üzerinden istenmeyen kişilerin belirlenip ayıklanması amacıyla görsel gözetimi, verilerin göze­ tim altına alınması metoduyla bir araya getiriyor. Bu teknolojik sistem aynca, konformist işçilerin belirlenerek otoritelerin iste­ diği şekilde düşünüp hareket etmesini de amaçlıyor. Mahremiyetin iJgali Gözetim teknikleri iyice yaygınlaşmış durumda. Meseleyi in­ celemeye hayatın en önemli unsurlarından birisiyle, yani sır­ larımızın, en değerli duygularımızın ve mekanlarımızın içinde bulunduğu mahrem alanla başlayalım zira mahremiyet dünya­ dan hemen hemen yok olmak üzere. Mahrem olarak meşrulaştırılmış pratikler, yasal yoruma açık­ tır ve söz konusu yasal yorumlar, mahremiyet alanını giderek daraltma eğiliminde. Fakat gözetim pratikleri her yerde. Nere­ ye baksanız, sadece polis değil özel güvenlik şirketleri, işletme­ ler ve bireylerin de kullandığı güvenlik kameralarını görüyorsu­ nuz. Üstelik alınan görüntüler sadece özel kullanım amaçlı da değil. Şu örneği bir düşünün. San Francisco’nun çok da güvenli olmayan bir bölgesinde Adam Jackson adlı bir vatandaş, sokak güvenliğinden endişe duyduğu için Adam’s Block adlı bir inter223 net sitesi kurdu ve penceresine koyduğu web kamerasının so­ kaktan aldığı kayıtlan bu siteye yükledi. Site, mahremiyetin ih­ laline dair şikayet ve tehditlerin ardından kapatıldı. Ancak bu defa başka vatandaşlar, ‘suçla mücadelede vatandaşlan güçlen­ dirmek ve hayat kurtarmak’ amacıyla farklı isimler kullanarak sokağı kayıt altına almaya devam etti. ABD’de benzer pratiklerin uygulandığı pek çok mahalle olduğu söyleniyor. 2007’de uygulamaya geçen Google Street View, yasa dışı yol­ lardan ve güvenlikli olmayan kablosuz ağlardan kişisel verile­ ri topladığı için ABD ve Avrupa’da verilerin korunması konu­ sunda düzenleme yapmakla yükümlü kişilerin dikkatini çekti. Street View, insanların evlerini, araçlarını ve aktivitelerini bü­ tün dünyanın gözü önüne seriyor ve görüntülerin flulaştınlma­ sını kibarca talep etmek dışında bir itiraz mekanizması yok. İn­ sanların Street View’un neyi kaydettiğine baktıklarını varsay­ sak bile bunların çok azı itiraz yoluna gidecektir. Facebook gibi sosyal medya platformları da mahremiyet ala­ nını daraltıyor zira çoğu gençlerden oluşan kullanıcılar, bile­ rek ya da bilmeyerek, en mahrem bilgilerini arkadaşlarıyla ve başkalarıyla paylaşıyor. Lokasyon temelli uygulamalar bunu bir adım ileri götürüyor ve nerede olduğunuzu arkadaşlarınıza (haliyle şirketlere, polise, suçlulara ve başkalarına) bildirmeni­ zi sağlıyor. Facebook’un kurucusu Mark Zuckerberg, Silikon Vadisi’nin girişimcilerine şöyle dedi: ‘İnsanlar sadece daha fazla bilgi paylaşmak konusunda daha rahat olmakla kalmadı. Bunu aynı zamanda giderek daha fazla sayıda kişiyle ve açıktan yapı­ yorlar … Bu toplumsal norm zamanla ortaya çıktı’. Gözetim, akla ‘polis devleti’ imgesini getiriyor. Tabii gözetim polisle başlıyor ve bu nedenle polisle gözetlenen arasındaki ay­ nını da güçlendiriyor. Gözetimin bir başka boyutu da gözetle­ yenlerin gözetlenmesi. Londra’da 2009 yılında düzenlenen G20 toplantısında bir polisin, sokakta masum bir şekilde yürüyen bi­ risini dövme anı amatör kamerayla çekildi. Polisin dövdüğü va­ tandaş öldü. Bu kamera görüntüsüyle polisin, aslında bizi ko­ rumaktan başka şeyler yaptığını da görmüş olduk. Gözetleyen­ lerin gözetlenmesi arttıkça, polis gözetimi daha da önleyici ha224 le gelecek. Yani polise tehdit oluşturduğu için polisi gözetleyen­ ler artık mücadele edilmesi gereken kişiler olarak kodlanacak. Mahremiyetin işgal edilmesi ve teknolojinin hayatlanmıza iyice girmiş olması, bir taraftan gözetim pratiklerinin iyice ge­ nişletilmesi için temel de oluşturuyor. Bedenlerimizin içinin dahi takip edilmesi mümkün. ABD’li ilaç şirketlerinin üretti­ ği yeni ilaçlar, vücudumuzun içinden doktorlara veri sağlaya­ cak. Bazılan bunun faydalı ve kişinin iradesine bağlı olduğunu söyleyecektir ancak böyle bir operasyona izin vermediğimizde sağlık ya da başka sigorta primlerinden faydalanmamız gibi bir durum pekala ortaya çıkabilir. Dolayısıyla böylesi teknolojile­ ri kullanmak sigorta şirketleri tarafından zorunlu kılınabilir. lntemette gözetim artık tam anlamıyla bir işletme halini al­ mış durumda. lnsanlann intemette yaptığı arama sonuçlan ve diğer aktiviteler rutin bir şekilde firmalann ticari faaliyetleriy­ le bağlantılandmlıyor. Sosyal ağlar ‘arkadaş canlısı dikizleme’ maksadıyla başlamış olsa da artık ticari ya da daha kötü niyetli amaçlar için kullanılıyor. Yavaş yavaş intemet-gözetim toplu­ mu oluşturulmasıyla karşı karşıyayız. ABD’deki Ulusal Geniş Bant Planı’nın da belirttiği gibi ‘inter­ net arama sonuçlan, girilen siteler, nerelere tıklandığı, e-ma­ il bağlantılan ve içeriği, harita aramalan, coğrafi bölge ve hare­ ketler, takvim içeriği, cep telefonu rehberi, sağlık kayıtlan, eği­ tim geçmişi, enerji kullanımı, resim ve videolar, sosyal ağlar, ziyaret edilen yerler, yeme-içme ve okuma alışkanlıklan, eğlen­ ce tercihleri ve satın alma tarihi’ gibi bilgiler aracılığıyla tek bir şirketin kişisel dijital kimlik profilleri oluşturması mümkün. Pek çok insan, kendisi hakkında ne tür bilgiler toplandığını ya da bu bilgilere kimin erişimi olduğunu bilmiyor. Facebook, 2007 yılında üyelerin arkadaşlarının internet­ te yaptığı alışverişlerin detaylannı otomatik olarak gönderme özelliğine sahip olan Facebook Beacon’ı uygulamaya soktu­ ğunda, MoveOn.org üzerinden bir kampanya başlatıldı ve uy­ gulamanın zorunlu olmaktan çıkarılıp isteğe bağlı olması ta­ lep edildi. 2009 yılında ise Beacon, özel hayatın ihlali konulu bir davanın ardından kapatıldı. Tabii Facebook, üyelerinin ga225 zete kullanımı, mesajlaşma ve blog aktiviteleri aracılığıyla bil­ gi toplamaya devam ediyor ve bunu yaparkenki iddiası ‘size da­ ha faydalı bilgi ve kişiselleştirilmiş bir deneyim sağlamak’. Pek çok kişi, atalet ya da cehaletten, Facebook’un önceden saptan­ mış ayarlarım kabul ediyor ki bu ayarlar geniş bir biçimde bil­ gi paylaşımına olanak tanıyor. ABD’deki bir araştırmaya gö­ re işverenlerin % 45’i, potansiyel işçi adaylarının sosyal ağlar­ daki kimliklerini kontrol ettiğini ortaya koydu. ABD dışındaki Facebook kullanıcıları da farkında olmadan kişisel bilgilerinin ABD’ye aktarımına ve burada işlenmesine rıza gösteriyor. Veri­ lerinin ne zaman ve nasıl kullanıldığı konusunda ise kullanıcı­ lara bilgi verilmiyor. İnternet sitelerinin mahremiyet ayarlarının çok iyi işlediği söylenemez. Elektronik sistemler mahremiyeti aşındırdığı gibi gözetim sistemi kurması açısından devlete inanılmaz derecede güçlü araçlar da sundu. Prekarya içindekiler ise bu durumda en korunaksız olanlar çünkü yaptıkları faaliyetler gözetim ve de­ ğerlendirmeye çok açık ve haliyle bunların sonuçlarıyla daha fazla karşı karşıya kalıyorlar. İzinsiz dinleme de giderek yaygınlaşıyor. ‘Terörle savaş’, gö­ zetim toplumunu iyiden iyiye yakınımıza getirdi. ABD Ulusal Güvenlik Ajansı, dijital takip ve izleme sistemlerini küresel bir sistem olarak iyice ilerletti (Bamford, 2009). Ajans artık elek­ tronik ortam ya da telefonda yaptığımız her şeye yasadışı bir bi­ çimde erişim sağlayabiliyor. Gözetim-sanayi bileşkesi artık kü­ resel bir yapıya sahip. Çinliler ABD’yi yakalamak üzere. Ulu­ sal Halk Kongresi 2010 yılında Pekin’de toplandığında, şehirde görev yapan güvenlik personelinin sayısı yedi yüz bindi. Kong­ re sırasında gelen haberler, delegelerin İnternet kafelerin devlet kontrolüne geçmesi ve bütün cep telefonlarına güvenlik kame­ rası takılması yönünde teklifler sunduğu yönündeydi. Gözetime dayalı eğitim Gözetime dayalı eğitim sisteminde okul erken saatte başlar. Okullar ve üniversiteler eğitim, disiplin ve değerlendirme için 226 elektronik yöntemler kullanmakta. İsveçli bir işadamı binlerce İsveçli çocuk için otomasyona dayalı büyük bir okul modeli ya­ rattı ve sistem elde ettiği büyük ticari başanmn ardından şimdi ihraç ediliyor. Çocuklar bir yandan sıkı bir şekilde takip ediliyor ancak öğretmenlerinin yüzünü haf tada sadece on beş dakika görebiliyorlar. İngiltere eski başbakanı Tony Blair, Londra’da­ ki akademi okullan için de bu sistemi uygulamayı düşünmüştü. ABD’deki bazı okullar, öğrencilerine güvenlik yazılımı yüklü bilgisayarlar veriyor ve bu kameralar uzaktan komutla çahştın­ labildiğinden, öğrenciler bilgileri olmaksızın her an izlenebili­ yor. Öğrencilerden birini ‘evde uygunsuz davramş’la suçlama­ sının ardından Philadelphia’da bir okula 2010 Şubat’ında öğ­ renciler tarafından dava açıldı. Burada medeni haklann açık­ ça ihlaliyle karşı karşıyayız. Bu teknolojiler şantaja kapı arala­ dığı gibi, gözetim teknikleri ile uysal bedenler ve zihinler yara­ tılmasına da neden oluyor. New York’ta Güney Bronx’ta bir or­ taokul, diz üstü bilgisayarlara yüklediği yazılımla ekranda olup bitenin takip edilmesini sağladı. Okulun müdür yardımcısı, gü­ nün bir kısmım, web kamerasını kullanarak ekranı sanal bir ay­ naya dönüştürebilen Photo Booth adlı program üzerinden öğ­ rencileri izlemekle geçiriyordu. Bir belgesel programcısına yap­ tığı açıklamada, ‘Onlarla kafa bulup resimlerini çekmek her za­ man hoşuma gidiyor’ dedi. Benzer pratiklerle karşı karşıya olup olmadığımızın farkın­ da değiliz. Philadelphia’daki çocuklar durumun farkında de­ ğildi. Bildiğimiz bir gerçek var ki o da davranışlanmızı izleye­ bilen teknikler mevcut ve insanlar yetişkinliğe girerken birta­ kım verilere erişim sağlanıp kullanılabiliyor. Olup biten bun­ dan ibaret. işe alma, işten atma ve işyeri disiplini Gözetim aygıtının, şirketlerin işe alma, işçi disiplini, terfi ve işten çıkarma süreçlerinde de son sürat kullanıldığını görüyo­ ruz. Bu stratejiler özellikle prekaryanın hayatım alttan alta ve çeşitli yollardan zora sokuyor. 227 Neoliberal devlet, ideal düzeyde çalışma pratiklerinde ayrım­ cılık yapılmamasını ve liyakatin özü olarak fırsat eşitliğini sa­ vunur. Ancak elektronik gözetim, sigorta piyasaları ve davra­ nışsa} psikolojide sübvanse edilen araştırmaya dayalı ayrımcı pratik ve teknikler konusunda neoliberal devletin söyleyecek sözü yoktur. Bu durumda karşılaşılan ayrımcılık çok daha in­ ce görünse de toplumsal cinsiyet, ırk, yaş ve eğitimle gelen ge­ leneksel ve doğrudan ayrımcılık biçimleriyle benzer şekillerde işliyor. Ayrımcılık biçimlerine son olarak genetik sınıflandırma eklendi. Otoriter Singapur yönetiminde bu alanda çalışmalar yapıldığım biliyoruz. Orada yapılan bir çalışmada belli tip bir gene (HTR2A) sahip insanların daha az aksi ve haliyle daha uy­ sal işçi olma potansiyeli taşıdığı belirlendi. Bu muazzam araş­ tırmanın bize verdiği mesaj nedir? Geçici işçilere biraz HTR2A yüklemesi yapılması ya da bunu taşımayanların elenmesi mi? lşçi seçiminde hormonlar da rol oynuyor. Japonya’da yapı­ lan araştırmaya göre düşük miktarda stres hormonu kortizol bulunanların, ileride daha fazla gelir elde etme beklentisiyle şu an daha az parayla çalışmayı kabul etmeye daha hazır ol­ dukları belirlendi. Dolayısıyla, geçici bir işte çalışmak üzere birisini işe almanız halinde, hormon seviyelerini bilseniz kimi işe alırsınız? Bir tarafta da testosteron konusu var. Yüksek tes­ tosteron, baskı kurma ve risk alma arzusunu beraberinde ge­ tiriyor. Pek çok iş ve özellikle de güvencesiz işler söz konusu olduğunda işverenler, düşük statü ve fazla kontrol nedeniy­ le işçilerin sıkıntı yaşamasını istemiyor. Singapur’daki araştır­ malar, yüksek testosteron oranlarının kişinin uyum sağlama­ ya istekli bir ekip elemanı olma kapasitesini azalttığını orta­ ya koydu. Birisinin testosteron düzeyini öğrenmek hiç de zor değil. Ağızdan bir kür alınması bunun için yeterli. Firmalar, işçi adaylarının tamamlaması gereken ‘karakter testleri’ de ta­ sarlayabilir. Prekaryamn dikkatli olması gerekiyor zira kişinin hayat tarzı testosteron seviyelerini etkiliyor. Eğer heyecanlı bir hayatınız varsa, testosteron seviyesi artıyor. Edilgen bir hayat yaşıyorsa­ nız bu seviye düşüyor. lş bulmak, bu seviyeyi düşük tutmaya 228 bağlı olabilir! Bazıları bu senaryoları felaket tellallığı olarak de­ ğerlendirebilir. Peki ama bütün bu genetik araştırmaların mak­ sadı ne? Eğer bu araştırmalara dair birtakım denetim mekaniz­ maları olmazsa, insanların davranışsal açıdan ayrıştırılması da­ ha da artacak. The Economist (2010) bu araştırmaların ‘işletme­ yi gerçek bir bilim’ yapacağı düşüncesiyle umutlu yayınlar ya­ pıyor. Tam tersine, bu araştırmaların toplum mühendisliğini artırması daha muhtemel. Bu gelişmelerin ötesinde giderek daha fazla Amerikalı firma, kredi geçmişi kötü adaylara iş vermeme yoluna gidiyor çünkü bu adayların iyi işçiler olmayacağı düşünülüyor. Dolayısıyla iş dışında geçmişte yapmış olduğunuz kötü davranışlar size kar­ şı kullanılabilir. Sosyal ağ siteleri üzerinden karakter analizi ve geçmiş değerlendirmesi yapan şirketler, bunu sistematik olarak yapıyor ancak bunlar ayrımcılıktan başka bir şey değil. Bir kişi­ nin ‘kötü kredi geçmişi’ olması için hastalık ya da bir aile traje­ disi yaşamış olması gibi bir dizi sebep var. lnsanların geçmişi­ nin tahminler üzerinden yakından izleniyor ve anlaşılmaya ça­ lışılıyor olması hiç de adil değil. Daha önce şirketlerin, adaylardan hazırlaması zaman alan özgeçmişlerle gelmelerini istediğini ve buna karşı bir ara dire­ niş olacağını söylemiştik. Bu, şirketlerin taleplerine boyun eğ­ memeyi öngören kural tanımaz bir protesto mu yoksa insanla­ rın şirketlere dandik başvurular göndermesini ilke edinen ‘ilkel bir başkaldırı’ mı olacak? Yoksa örgütlü bir direniş halini alıp kimlik sorgulanmasına sınır getirilmesini talep eden ve şirket­ lerin ne yapıp ne yapamayacağını kurallara bağlayan bir kam­ panya halini mi alacak? lşte örgütlü bir protesto, prekaryanın koşullarını anlamaya çalışanların saygı duyacağı bir eylem bi­ çimi olur ve aynı zamanda özel hayata yönelik müdahalelerin reddedilmesi anlamına da gelir. Gözetim pratikleri, hizmet sektöründe işe alınma sürecinin de ötesine geçmiş durumda. Ulusal ölçekli sanayi kapitalizmin­ de şirket şehirleri ortaya çıkmıştı ve bu tarz yerleşim yerlerinin sayısı ABD’de iki bin beş yüzü geçmişti (Green, 2010). Farklı biçimlerde de olsa bu patemalist kavram varlığını sürdürerek 229 geniş işletmelere de sirayet etti. Dolayısıyla IBM ve PepsiCo kuş uçmaz kervan geçmez yerlerde kasaba büyüklüğünde kampüs­ ler inşa etti. Çin, Shenzen’le daha da ileri gitti. Bugün Foxconn küresel düzeyde lider. Bütün bu şirketler gözetime dayalı piya­ sa ekonomisinin farklı veçheleri. 2010 yılının başlarında Wall Street’teki bazı firmaların, mü­ dürleri ‘taktiksel davranış değerlendirme’ teknikleri alanında eğitmesi için aktif CIA ajanlarına iş teklif ettiği ortaya çıktı. Fir­ malar bu sayede sözel ve davranışsal açıdan potansiyel işçilerin ‘doğruyu söylemek gerekirse’ gibi ifadeler kullanıp kullanmadı­ ğına veya vücut hareketlerine bakarak dürüstlüklerini sınama şansına sahip oluyorlar. İşlerdeki mahremiyet buharlaşıyor. ABD’deki pek çok şirket, işe alınanların elektronik haberleşme politikalarını imzalama­ sını ve şirket bilgisayarlarındaki içerikle ilgili olarak herhangi bir mahremiyet ya da mülkiyet hakkına sahip olmadıklarını ka­ bul etmelerini istiyor. Dolayısıyla şirket bilgisayarındaki her şe­ yin sahibi şirket olarak belirleniyor. Çalışan, bütün kişisel not­ lar, fotoğraflar ve taslaklara yabancılaşmış oluyor. Üstelik şir­ ketler birisini işten çıkardıklarında önceden haber vermek ye­ rine bunu hemen o an yapıyorlar ve böylece işten çıkarılan ki­ şinin herhangi bir bilgiyi ya da iletişim listesini indirmesini en­ gellemeye çalışıyorlar. 2010 yılında Amerikalı İşletmeler Birliği ve Politika Enstitü­ sü’nün yaptığı bir araştırmaya göre Amerikalı işverenlerin üç­ te ikisi çalışanlarının intemet kullanımını izliyor. Bu aslında uzaktan kontrol demek oluyor çünkü çalışanlar izlenip izlen­ mediklerini bilmiyorlar. Çalışanlar, cinsel taciz, patronu küçük düşürme veya ticaret sırlarının başkalarıyla paylaşılması gibi konularda takip altında. İşletmeler artık şirket ekranlarını izleyip, klavyede hangi tuş­ lara basıldığını gözetleyip işçilerin en çok ziyaret ettiği intemet sitelerini belirleyebiliyor ve GPS ile çalışan mobil telefonlarla, web kameraları ve küçük kameralarla işçinin bulunduğu yeri tespit edebiliyor. Lewis Maltby, Bunu Yapabilirler mi? (2009) adlı kitabında işçilerin sıklıkla takip edilmesini, şirketlerin his230 settiği mali baskıya bağlıyor. Söz konusu baskı nedeniyle şir­ ketler kontrolü artırmayı ve maliyetleri düşürmeyi amaçlıyor ve bunu eskiye göre daha kolay yöntemlerle yapıyor. Şirketler artık yerel bir dükkandan ya da internetteki satıcılardan maki­ neleri takip eden yazılımlar veya işçileri gözetleyen kameralar satın alabiliyor. Bu iş bu kadar kolay. lzleme sistemi satan firmalardan Smarsh, ABD’de on binden fazla şirkete hizmet veriyor. Şirketin CEO’su ‘Çalışanlar izlene­ ceklerini varsaymalı’ diyerek övünüyordu. Ulusal düzeyde ya­ pılan bir araştırmaya göre iki çalışandan birisi, e-posta ya da in­ ternetin yanlış kullanımı gibi bir nedenden dolayı kovulan biri­ ni tanıyordu. Çok sayıda kişi de cep telefonunu kullanımı, kısa mesajların yanlış veya uygunsuz kullanımı nedeniyle kovulan birini tanıdıklarını dile getirdi. Dolayısıyla işçilerin izlenmesi­ ne, işe alma ve disiplin kadar işten çıkarma amaçlı da başvuru­ luyor. Gözetim doğrudan, kişisel ve oldukça müdahaleci bo­ yutlara ulaşmış durumda ve bu durum daha da artacak. lngiltere’de lşçi Partisi hükümetinin severek kullandığı işçi gözetim yöntemlerinden birisi, hizmet sağlayanların müşteri­ ler tarafından İnternet üzerinden değerlendirilmesiydi. Bu isim vererek utandırmadan başka bir şey değil ve işçiyi yaftalama yoluyla kontrol etmeye dönük kötü bir yöntem. Ülkenin sağ­ lık bakanı da hastaların doktora not verebileceği bir planı uy­ gulamaya koydu. Sürekli geri bildirim talep eden bir toplum, profesyonel çalışanlarına profesyonel oldukları konusunda gü­ venmiyor demektir. Doktorların değerlendirildiği internet si­ tesi, öğretmenlerin değerlendirildiği İnternet sitelerine benzer bir yöntem izledi. Öğretmenler, herhangi bir hesap verme du­ rumu olmadan kendilerini aşağılamaktan hoşlanan öğrenciler­ den yakalarını bir türlü kurtaramasın mı? Bu denetleme meka­ nizmaları, profesyonellerin zarar görmesine dair bir risk taşıyor ve onları prekaryaya da.bil olmaya itiyor. Neden işinizi iyi yapıp internette küçük düşürülesiniz ki? Hizmet ettiklerinize ne isti­ yorlarsa verin. Hizmet alanların güçlendirilmesi yanılsamasıy­ la, sorumluluk ve profesyonellik ayaklar altına alınıyor. Yakın­ da herkes birbirine not verecek. 231 Libertaryan paternalist devlet Sosyal ve ekonomik politika konusunda, libertaryan pater­ nalizmi ortaya çıkaran davranışsa} iktisat, yeni bir perspektif olarak karşımızda. Barack Obama’nın Chicago’dan arkadaşla­ rı Cass Sunstein ve Richard Thaler’in (2008) yazdığı etkili ki­ tap Nudge’da, ana fikir olarak insanların çok fazla bilgiye sahip olduğu ve rasyonel karar vermediği dile getiriliyor. Kitaba göre en iyi karan verebilmeleri için insanlara yol gösterilmesi ve in­ sanların dürtülmesi gerekir. Yazarlar bu fikri Bentham’a bağla­ mıyorlar ancak devletin ‘bir seçenek mimarisi’ yaratması gerek­ tiğini dile getiriyorlar. Başkan olduktan sonra Obama, Sunstein’ı Beyaz Saray’daki Enformasyon ve Düzenleme Bürosu’nun başına atadı. Bu ara­ da lngiltere’de David Cameron parlamento üyelerinden kitabı okumalarını istedi. 201 0’da Başbakan olmasından sonra da Baş­ bakanlık Ofisi bünyesinde Davranışsa} Görüş Ekibi’ni oluştur­ du ve bu ekibe kısa zamanda ‘Nudge Birimi’ adı takıldı. Ekibin amacı, ‘toplum’ çıkarları adına insanları daha iyi kararlar ver­ meye yönlendirmekti. lnsanlan yönlendirmek her zaman tartışmalıdır. Bizi yönlen­ direnlerin, kişi için neyin en iyi olduğunu bildiklerinden nasıl emin olabiliriz? Bugünün kabul gören gerçekleri, yarının yan­ lışı olacaktır. Akla yatkın görülmeyen politikalar ve pratikler daha sonra norm haline gelebiliyor veya norm olarak gördüğü­ müz politikalar daha sonra yanlış kabul edilebiliyor. Yön veri­ lerek alınan kararlar yanlış çıkarsa veya bir soruna yol açarsa bundan kim sorumlu tutulacak? lnsanlan yönlendirmenin pratikte nasıl yaşandığını görmek açısından şu örneğe bakabiliriz. 2010 yılında lngiltere’de Ulu­ sal Sağlık Hizmetleri, insanlara bir mektup göndererek onlara tıbbi geçmişlerini içeren ‘özet bakım kaydı’ önerisinde bulun­ du. Söz konusu kayıt bütün sağlık işçilerine verildi. Mektubu alanlar, önceden tasarlanmış bir ‘seçim ortamı’yla karşılaştılar. Sistemden çıkmak veya otomatik olarak dahil edilmek arasında bir seçim yapılması gerekiyordu. Ancak sistemden çıkmak iste232 yenlere form gönderilmemişti. Dolayısıyla bunu tercih edenle­ rin bir siteye girip oradan bir form indirip bastıktan sonra dol­ durması ve işleme konulması umuduyla hekimlerine gönder­ meleri gerekiyordu. Bu tür bürokratik engeller, sisteme girme­ me maliyeti artsın diye bilinçli olarak ortaya çıkarılmıştı. Sistemin dışında kalma ihtimalleri az olan gruplar eğitimsiz, yoksul, dijital dünyadan dışlanmış olan yaşlı kesimdi. 2010 yılı itibarıyla lngiltere’de 65 yaş üzeri nüfusun % 63’ü intemet eri­ şimi olmayan bir evde yaşamaktaydı. Daha fazla kişinin erişi­ me sahip olması için hükümet tarafından ‘dijital alanda geniş­ leme’ savunuculuğu altında büyük baskı var. lntemete erişimi­ nizin olmamasının maliyeti bilinçli olarak artırılıyor. Bir bakı­ ma erişiminiz yoksa cezalandırılıyorsunuz. Eski moda devlet patemalizmi hükümetlerin sevdiği bir yak­ laşım. Vatandaşlan çocuklaştıran bu patemalist yaklaşım, pre­ karyanın bazı kesimlerini de günah keçisi yapıyor. 2009 yılın­ da lngiltere’nin İşletme, lnovasyon ve Vasıf Bakanlığı, aileleri­ ne bağlı işsiz gençlerin bizzat ebeveynlerine yönelik Ebeveynle­ ri Motive Etme Yollan başlıklı bir rehber hazırladı. Bu, gençlerin kendi adına basit kararlan almaktan aciz olduğu varsayımına dayalı aşağılayıcı bir yaklaşımdı. Bir yorumcu, ilk defa yirmili yaşlardaki eğitimli yetişkinlere ‘resmi olarak çocuk gibi yakla­ şıldığı’ ve böylesi bir yaklaşımın, modem dönemde alınan dip­ lomalara dair artan şüpheyi dağıtmakta muhtemelen başarısız olacağı yorumunda bulundu (Bennett, 2010). Pedofili ile mü­ cadelede Acil Duruma Hazırlık, Salgı n, iyi bir baba olmak için de Isı Dalgası ve Baba Kartı gibi rehberler hazırlandı. Hayat için Kahvaltı gibi paketler de devreye sokuldu. Kamu kaynaklarıyla uzman psikologlar tarafından hazırla­ nan Ebeveynleri Motive Etme Yollan, çocuklarının işsizliğinden kısmen ailelerinin sorumlu olduğunu ve ailelerin çocuklarını ‘hem sevip hem dövmesi’ gerektiğini ima ediyordu. Yazarlar­ dan birisi, ‘Hayat evde çok rahatsa, neden işe girsinler ki?’ di­ ye soruyordu. En azından bu soru işlerin çok çekici olmadığı­ nı kabul ediyordu. Ancak burada devlet, bir yandan patema­ list bir şekilde vatandaşlan yönlendirirken bir yandan da pre233 karyanın bazı kesimlerinin günah keçisi yapılmasını hızlandı­ nyor. Devletin kendisi ise bir türlü doğru düzgün davranma­ yı öğrenemiyor! Davranışsa} iktisat ve libertaryan paternalizmin prekaryanın hayatını nasıl etkilediğine dair pek çok örnek verilebilir. Bun­ lann başında, sunulan bazı seçeneklere ‘evet’ ya da ‘hayır’ de­ me ikilemi yaratılması geliyor ki hayır demek bilinçli olarak zorlaştınlıyor ve katılım neredeyse zorunlu hale getiriliyor. Bu sürecin yeni havalı sözcüğü ‘şartlılık’. Şartlı nakit transferle­ rinde gözle görülür bir artış meydana geldi. Bu alanda Progre­ sa’nın (artık yeni adı Oportunidades) öncülük ettiği örneklere, Latin Amerika’da rastlanıyor. Meksika’da ve 2010 itibanyla elli milyon katılımcıyı aşan Bolsa Familia programıyla Brezilya’da da benzer örnekler söz konusu. Şartlı nakit transferi programı olan on yedi Latin Amerika ülkesi var. Bu planlann özünde şu mantık var. Devlet, kendi istediği gibi davranmalan şartıyla in­ sanlara ufak çaplı yardımlar veriyor. Şartlılık, ABD’nin de dahil olduğu zengin ülkelere ithal edi­ liyor. Orta ve Doğu Avrupa’da da bu tarz programlar uygula­ mada. Bu tarz programlann en detaylılanndan birisi Fırsatla­ rın New York’u – Aile ôdülleri adlı deneysel programda, bazı şeyleri yapmak ya da yapmamak üzerinden inanılmaz derece­ de karmaşık cezalar ya da ödüller öngörülüyordu. Şartlı nakit transferlerinin temelinde, insanlann kendileri ve ‘toplum için’ en iyi şekilde davranmalan konusunda ikna edilmeleri gerekti­ ği düşüncesi yatıyor. Böylelikle Dünya Bankası da ‘sürekli ola­ rak yanlış yönlendirilme’ meselesini alt edebileceğine inanı­ yor (Fiszbein ve Schady, 2009). Banka, yoksulluğu nesiller ara­ sında yoksunluğun yeniden üretimi ile açıklıyor ve şartlı nakit transferlerinin insanlan sorumlu davranmaya sevk ederek bu döngüyü yok edebileceğini dile getiriyordu. Bu yaklaşımın şüpheli bir ahlaki boyutu var. Bentham’ın ‘se­ çim mimarisi’ yaratmaya dair projesinin, özgürlüğün yanında kişisel sorumluluğu da sınırlandıran bir başka örneğiyle kar­ şı karşıyayız. Bunlann prekarya ile bağlantısı şuradan kaynak­ lanıyor. Genç yetişkinlere dair ikinci nesil şartlı nakit transfer234 lerinden bahsediliyor. Şartlı nakit transferlerinin çoğunda za­ ten pek çok koşul var ve bunlar giderek sıkılaştırılıyor. Örne­ ğin lngiltere’de doktorlar artık, engelli yardımı almaları halin­ de hastalarının istihdam edilebilirlik derecesine dair rapor ver­ mek zorunda. Bu durum, gizliliğe dayalı doktor-hasta ilişkisi­ nin toplumsal denetime açılması anlamına geliyor. Böylesi eğilimlerin nereye varacağı bizi endişelendirmeli. Li­ bertaryan patemalizmin izinden giden Hindistan’da, ekonomik açıdan güvencesiz kadınlan hedef alan bir nakit transferi planı ortaya çıktı. Plan, ikinci çocuğun doğmasının ardından kendi­ lerini kısırlaştırmaları kaydıyla kadınlara, ilk çocuklarının ye­ tişkinliğe eriştiği zamana kadar nakit yardımı yapılmasını ön­ görüyor. Bu da bir ‘seçim mimarisi’ yaratıyor. Prekaryayı mutlu kılmak Sosyal politika alanına l 990’lardan bu yana hakim olan pater­ nalist siyasetçiler, insanları mutlu etme arzusuna dayalı fayda­ cı bir zihniyeti iyice geliştirdi. Bu arzu artık neredeyse kısmen dini bir hale geldi ve ‘mutluluk bilimi’ tarafından da yüceltili­ yor. Fransa ve lngiltere’nin de aralarında olduğu bazı ülkeler­ de insanların mutluluğunu ölçmek için resmi istatistikler top­ lanıyor. Siyasetçilerin ve danışmanlarının insanları mutlu etmek is­ tediği bir topluma sahip olduğumuzu düşünelim. işçilerin da­ ha fazla çalışmasını sağlamaya dair faydacı akıl, iyice karmaşık bir hal aldı. Calvin, ortaya iyi bir iş koyanların kurtuluşa erdiği­ ni söyleyerek kapitalizmi kutsallaştırmıştı. içinde yaşadığımız toplum ise, bizi mutlu kılanın iş olduğu iddia edilen ilk toplum olma niteliği taşıyor. işlerin bizi mutlu etmesi gerektiğini, tanımladığını ve tat­ min ettiğini söylediğimizde aslında bir gerilimin kaynağını ya­ ratmış oluyoruz çünkü çoğumuz, en nihayetinde beklentileri karşılamayacağımız işlerde çalışıyoruz. Prekarya stres altında yaşayacak. Mutlu olmamız gerekiyor. Peki ama neden mutlu değiliz? Bu soruya verilecek mantıklı cevap, ‘işlerin bizi mut235 lu etmek için var olmadığı’ şeklinde olmalı. Dolayısıyla bizim işe, gelir elde etmek amacıyla sadece araçsal açıdan yaklaşma­ mız gerekiyor. Mutluluğumuzun temel kaynağı iş değil, işle beraber gelen gelir güvencesi, emek zamanı dışındaki oyun ve boş zamandır. Bütün bunlar sosyal politikanın temel dayanağı olarak kabul edilseydi, zamanı kullanışımız konusunda da bir denge sağla­ nabilirdi. Prekaryaya dahil olan çoğu kimse bunu sezgisel ola­ rak kavrıyor aslında. Sosyal ve ekonomik politikalar temel gü­ venlik ve zamanın denetiminde olma hissini sağlamadığından, prekarya içindeki kişiler de istikrarlı ve tatmin edici bir haya­ ta geçiş yapamıyorlar. İş ve oyuna dayalı hazcı mutluluk tehlikelidir. Sürekli oyun oynamak sıkıcıdır. Haz geçicidir ve insanın zamanından alır. Yeteri kadar haz aldığımızı düşündüğümüzde dururuz. Oyun­ dan alınan zevk geçici olduğundan, buna dayalı olarak yaşayan insanların başarısız olması neredeyse kaçınılmazdır. Hazcılık başarısızlığa mahkumdur. Hazcılar sıkıntıdan korkar. Büyük felsefeci Bertrand Russell, Aylaklığa ÔVgü adlı harikulade ese­ rinde sıkıntının önemini anlatır. Paul Martin’in Seks, Uyuşturu­ cu ve Çikolata: Hazzın Bilimi (2009) adlı kitabında da belirtti­ ği gibi, oyun ve boş zamanla elde edilen hazcı mutluluk, niha­ yetinde bağımlılık ve zevk dışında kalan her şeye karşı hoşgö­ rüsüzlük yaratır. Memnuniyet, kişinin kendisi ve hayatıyla ilgili genel olarak şikayetinin olmaması durumudur. Ancak mutluluğu fetiş hali­ ne getirmek, medeni bir toplum için reçete olamaz. Prekarya­ nın, devletin sözde-bilim ve yönlendirmelerin üzerine kurma­ ya çalıştığı geçici çözümlere dayalı bir varoluşun farkında ol­ ması gerekiyor. Terapi devleti Libertaryan patemalizm ve onu besleyen faydacılık düşünce­ si, bir yandan insanları mutlu kılma amacı gütse de, diğer yan­ dan bir terapi kültünü de beraberinde getirmiş oldu. Bu durum, 236 19. yüzyılın sonundaki toplu güvencesizlik dönemine olduk­ ça benziyor (Standing, 2009: 235-8). Günümüzün hegemonik aracı ise ABD kökenli olup inanılmaz bir ticari hızla yayılan bi­ lişsel davranışsal terapi. 2008’deki finansal krizden sonra İngiltere hükümeti, stres ve depresyonun yapısal nedenlerini araştırmaktan ziyade bilişsel davranışsa! terapi yöntemlerini harekete geçirdi. Sanki ikisi de aynı şeymiş gibi, milyonlarca kişinin endişe veya depresyonla mücadele ettiğini iddia etti. Bilişsel davranışsa} terapi ile uğra­ şan uzmanlardan, insanlara nasıl yaşamaları, nasıl tepki verme­ leri ve davranışlarını nasıl değiştirmeleri gerektiğini öğretmesi bekleniyordu. Hükümet, Psikolojik Terapiye Erişimi Geliştir­ me programını hayata geçirdi. Bu program sayesinde herhan­ gi birisi, doktordan alınacak sevkle bilişsel davranışsa! terapi için Ulusal Sağlık Hizmetleri’ne gidebilecekti. Buna bir de, akıl sağlığı koordinatörlerinin lş Merkezlerinde görevlendirilmesi­ ni öngören ‘konuşarak tedavi’ programı ile destek verildi. Biliş­ sel davranışsa} terapi ile istihdamın artacağı iddia ediliyordu zi­ ra iş merkezlerinin, işsizleri ülkenin çeşitli yerlerindeki terapi merkezlerine göndermesi öngörülüyordu. Dolayısıyla doktora danışmaya falan gerek kalmamıştı. Çare biliniyorsa, teşhis için neden uğraşılsın ki? Hükümet ilk sekiz seansı karşılaması için gerekli fonları ayır­ mış ve beş yıl içerisinde isteyenlerin tedavi amacıyla kendile­ rini sevk edebilmesini planlıyordu. Sekiz seansın ardından id­ dia edildiği üzere lngiltere’nin işe nasıl koyulacağı belli değildi. Amaç, zorlukların kökenini anlamak yerine mağdurların eko­ nomik alandaki yanlış hesaplarını tedavi etmek ve onları tera­ piye ihtiyaçları olduğu konusunda teşvik etmekti. Güvencesiz bir hayat yaşıyorsanız endişeli olmanız normal zira iş bir vardır bir yoktur. Yiyecek almak için yeterli paranız olup olmadığı ya da gelecek ay nerede kalacağınız konusunda sıkıntı duyarsınız. Neden böylesi normal endişeler yüzünden bir insan pahalı tedaviler için terapiye gönderilsin? Tedavi en­ dişeyi çok daha kötü bir hastalığa, yani depresyona dönüştü­ rebilir. Belki de burada turnusol kağıdı işlevi görecek olan şey, 237 patemalistlerin ‘seçme hakkı’ ilkesini hayata geçirmekten geçi­ yor. İşsizlere sekiz seanslık bilişsel davranışsal terapi ile buna denk düşen para miktarı arasında bir seçim şansı sunulsun. Ço­ ğu kişi neyi seçer tahmin etmek isteyen var mı? Sorun şu ki ‘se­ çim mimarisi’, bu şekilde tasarlanmış değil. İşçi Partisi hükümeti bir ara, engelli yardımı verilen bazı ki­ şilerin ‘istihdam destek yardımlarını’ almadan önce bilişsel dav­ ranışsa! terapisi alıp almaması gerektiğini gündeme getirdi. Partiden bir yetkili, bunun ‘insanları uzun dönemli engelli ol­ maktan koruyacak sekiz haftalık bir periyod’ olarak tanımladı. Peki, kimin bilişsel davranışsa! terapiye ihtiyacı olduğuna kim karar verecek? Yakında iktidar sahipleri, bilişsel davranışsa! te­ rapi dersi almayanların sosyal yardım hakkından mahrum ka­ lacağını da söyleyecek. Aynca terapi alanların kimliği nasıl giz­ li tutulacak? Peki ‘zayıf olmaları nedeniyle’ terapi aldıkları bil­ gisi potansiyel işverenlerle paylaşılacak mı? Terapinin kendisinde herhangi bir sorun yok. Ancak terapi­ nin devlet tarafından sosyal politikanın bir parçası olarak kulla­ nılması şüphe uyandırıyor. Söz konusu terapiler, gözetim dev­ letinin bir parçası olmuş durumda ve ‘uysal zihinler’ yaratma­ nın yanı sıra işsizlere sunulan düşük statülü güvencesiz işlerin reddedilmesine dair radikal düşüncelerin önlenmesi için kul­ lanılıyor. Buradaki bağlantının sebebini ise şöyle açıklayabili­ riz. İşverenler ancak ve ancak insanlar bu tip işleri reddettiğin­ de, bunları iyileştirme ya da böylesi işleri insan emeğine layık olmadığı için toptan kaldırma yoluna gitme konusunda baskı hissedecekler. Çalıştırma programları ve şartlılık Libertaryan paternalizmin gündemindeki şeylerden birisi de sosyal politikayı birtakım koşullara bağlamak ve yardımın an­ cak devletin belirlediği şekilde davranan vatandaşlara verilme­ sini sağlamak. Bunlar arasında insanların birtakım işler yapma­ yı, kısa bir süre yardım aldıktan sonra eğitimden geçmeyi kabul etmesini öngören, kabul etmemeleri halinde de aldıkları yar238 dımlardan mahrum kalmasına ve sicillerinde bunun kara bir le­ ke olarak kalmasına neden olan programlar yer alıyor. Prekaryaya bu süreçte birtakım çalıştırma programları öneri­ liyor. Bunlardan birisi, yardım almayı o kadar cazibesiz hale ge­ tiriyor ki insanlar yardım almak yerine herhangi bir işte çalış­ mayı tercih ediyor. Bu bakış açısı, 2010’da seçildikten sonra İn­ giltere Başbakanı’na danışmanlık yapmak üzere İngiltere’ye da­ vet edilen Amerikalı faydacı düşünür Lawrence Mead’e ait. Me­ ad (1986: 10) şöyle diyor: ‘Hükümetler, kendilerini suçlamala­ n konusunda insanları ikna etmeli’. Başka bir düzlemde de bir­ kaç aylığına işsiz kalan birisine, bir iş teklifi yapılıyor ve teklifi reddederse kişi, aldığı işsizlik yardımlarından oluyor. Bu fikir­ ler aslında uzun zamandır ortalıkta ve geçmişteki Speenham­ land, Poor Law ve çalışma evlerini anımsatıyor. Dil, insanların algısını şekillendirmek için kullanılıyor. İn­ giltere’deki koalisyon hükümeti, çalıştırma planlarıyla insanla­ rın ‘çalışmama alışkanlığı’nı değiştirmeyi amaçladığını iddia et­ ti. Ancak işsizlerin ya da ihtiyaç sahiplerinin böyle bir alışkan­ lığı olup olmadığını kimse kanıtlayabilmiş değil. İnsanların iş­ siz ya da emek piyasalarının kenarlarında olmalarının böyle bir alışkanlıkla hiçbir alakası olmadığını gösteren bir yığın kanıt var. Aslında bakıma muhtaç yaşlı insanlara ve çocuklara bak­ mak gibi insanların yaptığı ancak ‘iş’ olarak görülmeyen birçok şey var. Bu insanların çoğunda, sürekli olmayan engellilik ha­ li mevcut. Bu sözde alışkanlığın kırılması için, iş arayanların dört hafta boyunca haftada zorunlu olarak otuz saat çalışması şart koşul­ du. Bunu reddedenlere ya da yeteri kadar çalışmayanlara, sos­ yal yardım verilmesine üç ay süreyle ara verilecekti. Bununla amaçlanan, işsizliğin sözleşmeli bir düzenlemeye tabi tutulma­ sıydı; yani devletle yapılan sözleşmeye bağlı olarak yardım ala­ bilmek için çalışmak gerekiyordu. Bütün bu sürecin altında­ ki mantık, işsizlerin yapması gereken işler ifşa olunca daha da netleşti: Çöp toplamak ya da duvar yazılarını silmek. 2010 yılında hazırlanan Resmi Refah Raporu’nda, dört bu­ çuk milyon kişinin çalışmadığı için yardım aldığı gerekçesiy239 le, insanların sosyal yardıma bağımlı olması nedeniyle ‘ulusal bir kriz’ olduğu iddia edilmekteydi. Çalışma ve Emeklilik Ba­ kanı lan Smith, çok sayıda lngiliz vatandaşının sosyal güvenlik yardımlarına bağımlı olması nedeniyle son on yılda üç milyon işin artık göçmenler tarafından yapıldığını iddia etti. Burada as­ lında iki iddianın bir çıkanın olarak sunulduğunu görüyoruz. Göçmenler belli vasıflara sahip oldukları için ya da düşük üc­ retle çalışmaya hazır olduklarından dolayı bu işleri almış olabi­ lirdi. Belki de esnek çalışma piyasası ortamında doğru zamanda doğru yerdeydiler. Bazıları belki de tam da vatandaş olmadıkla­ rı için işe girebilmişti, zira işten çıkanlmalan kolay olduğu gi­ bi yaptırıma maruz kalmaksızın bu insanlara kötü davranılabi­ liyordu. Bazı göçmenler, birtakım lngiliz işçilerin genç olduk­ lan için edinemediği deneyime sahip olabilirdi. Bazı göçmen­ ler belki de işverenlerin daha az verimli olduğunu düşündüğü yaşlı işçilerin işlerini almıştı. Bütün bu hipotezlerin geçerli ol­ ma ihtimali var. Sosyal yardımların varlığını göçmenlerin ‘lngi­ lizlerin işini elinden almasına’ doğrudan bağlamak, önyargıdan başka bir şey değil. Milyonlarca İngiliz vatandaşının devlet yardımlarına ‘bağım­ lı’ olduğunu iddia etmek de bir başka önyargı. Milyonlarca in­ san, yüksek işsizlik, engellilik, hastalık ve zayıflık nedeniyle yardım alıyor ki bunlar aslında geçici ve yarı zamanlı işlerde çalışanlara -prekarya- göre düşük kalıyor. Halbuki hüküme­ tin, pek çok insanın karşı karşıya olduğu yoksulluk, işsizlik ve güvencesizlik tuzaklarına bir şekilde cevap vermesi gerekiyor­ du zira bütün bunlar sosyal yardıma bağımlı olduğu iddia edi­ len kişilerin suçu değil. Geçim testi uygulamada kaldığı sürece, sosyal yardımların azalmasıyla gelen gelir kaybı biraz hafifletilse bile herkesçe bi­ linen ‘yoksulluk tuzağı’ ortadan kalkmayacak. ‘işsizlik tuzağı’ da var olmaya devam edecek. Emek piyasasının alt tabakasın­ daki ücretler ne kadar düşerse, kazanç ikamesi oranları da tabii eğer işsizlik yardımları, insanların hayatta kalmasına ye­ tecek seviyede kalacaksa- o kadar yükselir. Bu sırada güven­ cesizlik çıkmazı giderek kötüleşiyor. Bir bölgede istihdam ar240 tarken bir başka yerde işsiz insanlar bazı şeylerden mahrum bir şekilde yaşıyorsa ve mevcut işler de hem geçici hem de dü­ şük ücretliyse, sosyal yardım alan insanların bu tip işlere gir­ mesi de onlar için risk niteliği taşır. Söz konusu işlere girmek, insanların işe gidip gelmesi demektir ki bu da masraflara ne­ den olur. Aynı zamanda prekarya içindekiler bu işlere girdik­ lerinde, hayatlarına anlam veren aile, arkadaş ve mekanların geleceği de riske girer. Güvencesiz işlere girmek, aynı zaman­ da elde etmesi aylar süren sosyal yardımlardan vazgeçmek an­ lamına gelir. Üstelik sadece birkaç hafta süren işlerden bahse­ diyoruz. Güvencesizlik tuzağı kısmen, bazı kişilerin girmek zorunda olduğu işlerin, işe karşı genel anlamda bir düşmanlık yaratma­ sıyla da ilgili. İşsizlerin girmek zorunda olduğu işlerin iyi çalış­ ma alışkanlıkları ve işe bağlılık yarattığı düşüncesi, aslında bir orta sınıf önyargısından başka bir şey değil. lngiltere’deki çalıştırma programlan, prekaryayı daha da ge­ nişletecek ve yüzbinlerce kişinin, insanların uzun süreli ola­ rak kalmasının bilinçli olarak engellendiği geçici işlere yerleş­ tirilmesine neden olacak. Halbuki insanlar doğru düzgün işlere yerleştirilse, benzer işler için üç beş kuruş ödeme yapmak baş­ kalan için de daha zor hale gelebilir. Ancak bütün çalıştırma programlarında olduğu gibi lngiltere’de de girilen işlerin ‘doğru düzgün’ olması konusunda bir ön kabul olmamalı. Tabii dört haftalık bir işin çalışmama alışkanlığını nasıl ‘kıracağı’ da meç­ hul. Tam tersi bir etki yaraup insanları daha da küskün ve öfke­ li hale getirebilir. Üstelik zorla tam zamanlı bir işte çalıştırılıyor olmak, insanların iş aramasını da engelleyecektir. Çalıştırma programları şemaları kamu harcamalarını da azaltmıyor. Söz konusu şemalar pahalı, idari maliyeti fazla ve daha çok düşük verimliliğe dair işlerle ilgili. Bu programların temel amacı işsizlik oranını hafif de olsa düşürmek ancak bu­ nu istihdam yaratarak değil, işsizlerin sosyal yardım talebinde bulunmasını engelleyerek yapıyor. ABD’de yapılan araştırmala­ ra göre benzer çalıştırma programlarının l 990’larda uygulama­ ya konmasından sonra sosyal yardım alanlardaki düşüş, insan241 lann herhangi bir işte çalışmadan emek piyasasından çekilme­ siyle alakalıydı. Bir anlamda uygulamaya sokulan politikalar, insanlan yoksullaştınnaktaydı. Çalıştırma programlannın savunuculan iktisadın temellerini görmezden geliyor. Piyasa ekonomisi, verimlilik ve enflasyon karşıtı nedenlerden dolayı bir miktar işsizliğe ihtiyaç duyar. Beklentilerini ve arzulannı değiştirenler, iş arayanlardan ziyade hayatlannı iyileştirmek için birbiriyle rekabet eden ya da farklı alanlar bulmaya çalışan işsizlerin varlığına bağlı olarak davra­ nışlannı adapte eden kişiler oluyor. Sosyal demokratlar ve işçici siyasetçiler çalıştırma program­ lannın temelini atmış olsa da, birebir uygulanması halinde fe­ ci sonuçlar doğuracak bir başka fikrin de sahibiler. Onlara gö­ re işsizlere iş garantisi verilmeli ve böylesi bir garanti, ‘çalış­ ma hakkı’na bir anda gerçek anlamını kazandıracak. Aslında amaçları, mutluluğa erişmenin ve toplumsal entegrasyonun aracı olarak gördükleri işleri maksimize etmek. Halbuki bu ba­ kış açısı, aslında çok az kişinin işten zevk aldığı gerçeğiyle hiç uyuşmuyor. Tam tersine, pek çok insan tekrara dayalı ve an­ lamsız yahut pis ve zor işlerde çalışıyor ve tek bir amaçlan var: Geçinmek ve yakınlarına bakmak için gelir elde etmek. lngiltere Hükümeti’nin çalıştırma programlarına cevap ve­ ren lşçi Partisi’nin gölge Çalışma ve Emeklilik Bakanı Doug­ las Alexander, kapasite yetersizliği nedeniyle alınan destek­ lerin daha sıkı bir şekilde belgelendirilmesini, iş garantisi ve­ rip insanlann işe girmemesi halinde sosyal yardımların kesil­ mesini öngören Danimarka modelini ortaya attı ve şunlan söy­ ledi: ‘Bu, koşullu bir refah sistemi. Gerçek anlamda iş garan­ tisi var ama iş teklifi kabul edilmezse, yaptırımlar da bir o ka­ dar gerçek’. Alexander’a göre kendi önerisi ve hükümetin öne­ risi arasındaki fark şuradan kaynaklanıyordu. Hükümet, iş ga­ rantisi sunmaksızın sosyal yardımların ortadan kalkmasını ön­ gören Amerikan modelini benimsemişti. Alexander, lşçi Parti­ si’nin eski genel sekreterinin, partinin ‘giderek daralan çalışkan orta sınıf yerine ‘sorumsuz yoksullar’ın yanında olduğuna dair eleştirisine de cevap vermekteydi. Halbuki önerilen politikala242 nn prekarya açısından ne anlama geldiğini düşünmek, daha il­ keli bir siyaset anlamına gelirdi. Çalıştırma programlarını savunanlar emeği, işin üstünde tu­ tuyor. Halbuki herkesi çalışmaya itmek, Sovyetler’deki tuza­ ğa sürüklüyor. Sonuç olarak işsizlere parazit yakıştırması yapı­ lırken, öfkeli işçiler de işte harcadıkları çabalan azaltma yolu­ na gidiyor. Ortaya da şu acı espri çıkıyor: ‘Onlar bize para veri­ yormuş gibi yapıyorlar, biz de çalışıyormuşuz gibi yapıyoruz’. Uzun zaman önce Alexis de Tocqueville 1835 yılında mesele­ yi çok net bir şekilde özetlemiş ve herkese iş garantisi verilme­ sinin, ekonominin hükumetin eline geçmesi anlamına gelece­ ğini ya da baskıyla sonuçlanacağını söylemişti. Herhalde bu­ gün olup bitenleri görse, gidişatın ne olduğunu kolayca anla­ yabilirdi. Prekaryayı şeytanlaştırmak 2008 krizinden bu yana hükümetler, küresel piyasa ekonomi­ sinin kurbanlarını şeytanlaştırmaya tam gaz devam ediyor .. Or­ tada dört grup var: ‘Göçmenler’, ‘sosyal yardım alanlar’, ‘suçlu­ lar’ ve ‘engelliler’. Göçmenleri sanki bir tür uzaylıymış gibi şeytanlaştırma eği­ limi, bütün dünyada geçerli. En kötü senaryo, popülist siya­ setçilerin yerli prekaryanın korkularını körüklemesi ve netice­ sinde göçmenlerin topluca sınır dışı edilmeleri olur. Tabii in­ san böylesi bir şeyin engellenebilmesi için yeterince sağduyulu olunduğunu umuyor. Neyse ki böyle bir olayın yaşanması so­ nucunda doğacak yüksek maliyetler, göçmenlere karşı bağnaz bir tutum takınan kişilerin iştahını kaçırıyor. Bir araştırmaya göre ABD’deki ‘yasadışı’ göçmenlerin topluca ülkeden gönde­ rilmesi, Irak ve Afganistan savaşlarının toplamından daha mas­ raflı. Ancak sınır dışı edilme korkusu nedeniyle kayıt dışı göç­ menler, düşük ücret ve olumsuz çalışma koşullarını kabul et­ mek zorunda kalıyor. Pek çok ülkede olduğu gibi lngiltere’de de ulusal gazete­ ler göçmen karşıtı hisleri körüklüyor. Bu gazetelerin tirajı ye243 rel gazetelerden fazla olduğundan, insanlar kendi bölgelerinde hiç göçmen olmasa bile sürekli göçmen haberleri okuyor. Ül­ kedeki göçmenlerin toplam nüfusa oranı % 10 olsa bile vatan­ daşlar, bu oranın % 27 olduğunu düşünüyor. Ulusal medya sü­ rekli olarak istisnai durumları cımbızlıyor. Bir vaka seçiliyor; bütün ülke bunu okuyor ve benzer bir durumun kendi bölge­ lerinde de hemen yarın yaşanacağına inanıyorlar. Sadece yerel gazeteleri okusak, bu olaylardan haberdar olmazdık veya bun­ ları genelleştirmezdik. lletişimin küreselleşmesi ve metalaşma­ sı, başkalarını şeytanlaştırmak isteyen odaklara güç veriyor. Dolayısıyla bir hükümet, birkaç örneğe atıf yapıp işsizlerin ço­ ğunun ‘çalışmama alışkanlığı’na sahip olduğunu iddia ediyor ve okuyucular da bu örneklerin milyonları temsil ettiği düşün­ cesine kapılıyor. Şeytanlaştırılan bir başka grup da ‘suçlular’. Devletin gide­ rek daha fazla insanı kriminalize ettiğini daha önce gördük. Bu insanların çoğu aslında piyasa toplumunda iyi bir şekilde işle­ vini yerine getiremeyen kişiler. Diğerleri ise kazara kriminali­ ze ediliyor. Kamu istihdam hizmetleri, uyum sağlama ve top­ lumsal disiplinin temsilcisi halini almış durumda ve bazı işsiz­ lerin birtakım kuralları ihlal etmesine neden olabilmekte. Şöy­ le ki; doktorlar işçilerin disiplin altına alınmasında kullanılı­ yor zira hastalarının istihdam edilebilir olup olmadığına onlar karar veriyor. Bu tip mekanizmalar, tembellik ya da sahtekar­ lık konusunda birtakım ‘kanaatler’in oluşmasına neden oluyor. Prekarya, nahoş ve güvencesiz ücretli emek koşullarına maruz kalıyor ve haliyle bu koşullardan uzaklaşmak ya da bunlara is­ yan etmek isteyebilir. Giderek daha karmaşık izleme yöntem­ lerinin de gündeme gelmesiyle, daha çok sayıda kişi yakalanıp toplumsal açıdan damgalanabilir. Bazı ülkelerde mahkümların seçimlerde oy kullanması ya­ saklanmış durumda. lngiltere’nin lşçi Partisi hükümeti zama­ nında bu yasağı kaldırma taahhüdü verse de bunu sürekli erte­ ledi. Halbuki bu yasak AB yasalarına aykırı. Üstelik yasağın kal­ dırılması sonradan koalisyon hükümeti tarafından da feci bir şekilde reddedildi. Mahkümların oy vermesini yasaklayan bir244 kaç ülke daha var. ABD’nin pek çok eyaletinde eski mahkümla­ rın dahi oy vermesi yasak. Bir anlamda vatandaşların siyasi ha­ yata katılımının ömür boyu engellenmesi söz konusu. Genel olarak toplumsal grupların şeytanlaştırılması, siste­ matik olarak güvencesizlik ve endişenin hakim olduğu yerler­ de daha kolay. Güvencesizlik, insanların korkuları ve ‘bilin­ meyen bilinmeyenler’ üzerine oyun oynanmasını kolaylaştırı­ yor. Görsel sanatçıların yarattığı ve manipüle ettiği imajlar tam da bu işe yarıyor. Bütün bunlar da bizi, korkuların en büyüğü­ ne götürüyor. Zayıflayan demokrasi ve neofaşizm Siyasetin metalaşmasının yanı sıra, demokratik değerlere ve öz­ gürlüğe inananları en çok endişelendirmesi gereken şey, de­ mokrasinin giderek zayıflıyor oluşu. Giderek daha az sayıda in­ san kendisini merkez partilere ait hissediyor ve seçimlere katı­ lım da düşük. Demokratik alanın zayıflaması, özellikle soldaki partileri daha da vuruyor. lngiltere’de 2010 yılı başlarında vatandaşların siyasetle ilgisi­ ne dair yapılan bir araştırmaya göre potansiyel seçmenlerin sa­ dece onda birinin ‘siyasi olarak bir partiye bağlı’ olduğu çıktı. Onda birlik bir başka kesimin de ‘siyasete yabancı ve düşman’ olduğu belirlendi (Hansard Society, 2010). Dörtte birlik en ge­ niş grup ise kendisini ‘alakasız ve siyaset kurumuna güvensiz’ olarak tanımladı. Katılımcıların sadece % 13’ü meclisteki tem­ silcisini tanıyordu. Siyasetle alakasız olarak belirlenen grupta­ kilerin çoğu genç (otuz beş yaş altı) ve işçi sınıfı -prekarya- kö­ kenliydi. Anket sonuçlarına göre ‘siyasete yabancı ve düşman olan kesim, siyasetle ilişkilenmesi en zor olanlardı ve bu gru­ bun seçimlere katılımını ummak hiç gerçekçi değildi’. Sıkkın ve duyarsız olanların çoğu, Muhafazakarlardan ziyade lşçi Par­ tisi’ne meyilliydi ancak lşçi Partisi’nin o dönemki vaatlerinden dolayı keyifleri iyice kaçtı. Demokrasinin zayıflaması, gençlerin sadece zaman zaman oy vermesi ve sağa kayması iç içe geçmiş süreçler. AB’de 2009 se245 çimlerine katılım % 43’tü ve bu oran, 1979’dan bu yana en dü­ şük katılım oranı olarak kayıtlara geçti. Merkez-sol partiler he­ men her ülkede başansız oldu. lngiltere’de lşçi Partisi % 16 oy aldı. Sağ partiler ise bütün ülkelerde zafer yaşadı. Aşırı sağcı Jobbik’in seçimi ezici çoğunlukla kazandığı Macaristan’da sos­ yalistler hezimete uğradı. Polonya’da ise iktidardaki merkez sağ seçimi tekrar kazandı. Merkez sol ltalya’da, 2008 krizinden he­ men önceki seçimlerdeki oy oranına göre % 8 geriledi ve oyla­ rın % 26’sını alabildi. Aynı seçimde Berlusconi’nin Halkların Özgürlüğü Partisi ise % 35 oy alabildi. Almanya’da 2009’da ya­ pılan ve sağ partilerin kazandığı seçimlerde katılım, rekor se­ viyede düştü ve % 71 olarak belirlendi. Sosyal demokratlar her yerde geriliyordu. Sorunlardan birisi şu ki siyasetçiler marka gibi satılıyor. Sınıf temelli siyaset de gözden düştü. Bunun sebebi kısmen de olsa sosyal demokrat projenin küreselleşme sürecinden sağ çıkama­ masıyla alakalı. Geriye, neoliberal ekonomik çerçevenin her­ kesçe kabul gördüğü gösteri temelli bir siyaset anlayışı kalıyor. Bütün bunlar sosyal demokrasiyi zayıflatacaktır. Bunlar arasında bir istisna var gibi gözüküyordu. 2008 yılın­ da Barack Obama, daha ilerici bir gündem etrafında gençleri birleştirip harekete geçirdi. Obama maalesef ambalajlanıp gere­ ğinden fazla satılmıştı. Sosyal medya danışmanı Facebook kö­ kenliydi. Bir başka danışmanı da logo (yıldızların ve çizgilerin üzerinden doğan güneş), ustaca pazarlama teknikleri (Obama telefon çağrı sesleri), ürün yerleştirme ( video oyunlarda Oba­ ma reklamı) ve otuz dakikalık reklam ve stratejik marka ittifak­ lan (kitlelere ulaşmada Oprah, ağırbaşlılık için Kennedy ailesi, sokak dilini konuşma anlamında da hip hop) gibi akıllıca araç­ larla bir ‘Obama markası’ yarattı. En sonunda Ulusal Reklamcı­ lar Demeği’nin Yılın Pazarlamacısı ödülüne layık görüldü. Şir­ ketlerin reklamlarında da Obama’nın izleri görülüyordu. Pep­ si ‘Değişimi Seç’, IKEA da ‘Değişimi Benimse’ sloganıyla tüketi­ cinin karşısına çıktı. Oradan oraya taşınan görüntü ve sözcüklerin alınıp satılması ve içerik yerine sembollerin tercih edilmesi metalaşmış siyaseti 246 ortaya koyuyor. Yüksek maliyetli halkla ilişkiler ve reklam faa­ liyetleri aracılığıyla, özgürlük ve içerikten yoksun değişim im­ geleri içeren bir adamı marka olarak soyut bir kampanya çerçe­ vesinde satmak derin bir yabancılaşmadan başka bir şey değil. Feci bir savaş ve tükenmek üzere olan bir ekonomik ortam­ da Obama, zayıf bir Cumhuriyetçi muhalefeti yendi. Neoliberal projeye saldırma riskine girebilirdi ancak Obama, ülkenin için­ de bulunduğu kibrin baş aktörlerinden olan IMF’yi destekleme­ yi tercih etti. Bankaları iflastan kurtardı ve konut krizi politika­ sının baş sorumlusu olan l.arry Summers’ı ekonomi başdanış­ manı yaptı. Her ne kadar prekarya içindeki pek çok kişi Oba­ ma’nın kendilerine ulaşacağı konusunda umutlu olsa da Obama bu yönde bir adım atmadı. Bir başka deyişle, sosyal demokrat imgelem, gerçek koşullarla bir türlü bütünleşemiyordu. ABD’de ve başka ülkelerde küreselleşmenin çürümüş ba­ zı unsurlarına karşı tepki giderek artmaktaydı. Sübvansiyonla­ rın sistematik olarak kullanılmasını bir hatırlayın. Naomi Kle­ in, küreselleşme dönemini ‘serbest piyasa’ yanlısı değil, siyaset­ çilerin destek karşılığında özel sektör aktörlerine kamu kay­ naklarını peşkeş çektiği bir ‘eş-dost kapitalizmi’ olarak tanım­ lamıştı. lronik bir şekilde aşın sağ gruplar şirketlere karşı tep­ kiyi iyi yakaladı. Eğer devlet ‘eş-dost’ tarafından ele geçirildiy­ se, neden ‘güçlü devlet’i savunmak gereksin ki? Eski tarz sos­ yal demokratlar buna cevap veremiyor zira onlar da neoliberal kurguyu kabullendi ve onun gölgesinde genişleyen prekaryayı desteklemek yönünde hiçbir şey yapmadı. Gerçek şu ki serma­ yeye yönelik sübvansiyonlar, siyasi ve ekonomik amaçlar için kullanıldı. Buradaki kaba mantık da şuydu: Bir siyasetçi ya da parti ‘medya baronları’ gibi güçlü çıkar odaklarına sübvansiyon vermiyorsa bir başkası elbet verecektir. Siz finansal yatırımcı­ lara veya vergi nedeniyle başka yerlere giden zenginlere destek sağlamazsanız, bir başka ülke bunu illa ki yapacaktır. Bir dizi sosyal demokrat işte bu kaba fırsatçılığın pençesine düştü ve bu süreçte bütün inanılırlıklarını yitirdi. Ancak son nefesini veren sosyal demokrat projeye nazaran daha endişe verici başka eğilimler mevcut. Güvencesiz insanlar 247 aynı zamanda öfkeliler. Öfkeli olduğunuzda da dengesiz olur­ sunuz ve düşmanlık ve nefrete dayalı siyasetlere destek verirsi­ niz. Avrupa’da seçmen, merkez sol partileri, bir taraftan çalış­ tırma programlarına gidilirken eşitsizlik ve güvencesizliğin art­ masını engellemediği için cezalandırdı. Bu süreçte de güçlenen, en güvencesiz konuma itilen kişilerin korkularına cevap veren aşın sağ partiler oldu. İtalya bu yoldan gitti. Berlusconi’nin liderliğini yaptığı itti­ fak İtalya’daki prekaryayı hedeflemişti. Bu siyasi ortama ‘neofa­ şizm’ adı yakışıyor. Bu ittifakı oluşturan gruplara bakıtığımız­ da, ülkenin en önemli medya patronlarından ve aynca en zen­ gin adamı Berlusconi gibi elitleri, alt orta sınıfları ve prekar­ ya içine düşmekten korkan vatandaşlan görebiliyoruz. 2008’de tekrar seçildikten bir gün sonra Berlusconi, ‘şer ordusunu’ de­ fetme amacını dile getirdi. Burada kast ettiği, ‘yasadışı göçmen­ ler’den kurtulmaktan başka bir şey değildi. İnsanların hukuk ve düzene dair korkularına oynayan Berlusconi, bir dizi otori­ ter önlemi hayata geçirdi. Romanların kaldığı çadırlar yerle bir edildi ve bu insanların parmak izleri alındı. Meclis, insanların gönüllü polislik yapmasını yasalaştırırken iltica talebinde bulu­ nanların ‘kimlik belirleme ve sınır dışı etme merkezleri’nde tu­ tulma süresi altı aya uzatıldı. Akdeniz’de bulunan ve henüz ka­ raya varmamış göçmenlerin geri gönderilip Libya’daki kafes­ li tutsak merkezlerine konulması için bir yasa gündeme geldi. Berlusconi ve meslektaşları yargı sistemini bir ‘kanser’ olarak nitelerken meclisin de ‘faydasız bir şey’ olduğunu dile getirdi. ltalya’nın özgürlükçü olmayan bir demokrasi olarak adlandırıl­ masına şaşırmamak lazım. Eski bir neofaşist eylemci olan Gianni Alemanno’nun 2010 yılında yeniden belediye başkanı seçilmesi, Roma’da artan ırk­ çı saldırılara meşruiyet sağladı. Bazı sosyal bilimciler, saldırıla­ n gerçekleştiren gençlerin, 1930’lardaki öncüllerine göre daha az ideolojik olduğunu, kişisel kimlik ve farklı gördükleri her­ kese karşı olma peşinde sürüklendiğini dile getirdi. Bir başka değişim de, ‘iyi iş çıkarmaya’ dair aşın duyarlılıktan kontrolün kaybedilmesiyle ilgili tuhaf bir gurura doğru gidişatla ilgili al248 kol vurgusuydu. Siyasal sağın yükselişiyle ilgili The Tahing of Rome (Roma’nın Alınması) kitabının yazan Clauido Cerasa’ya göre Alemanno, neofaşizmin sebebi değil sonucuydu. Aleman­ no’nun seçilmesinden bir yıl önce 2007 yılında Roma’da oku­ yan öğrencilerin dörtte biri aşın sağcı CasaPound’la bağlantılı olan Blocco Studentesco için oy verdi. O dönemin ruh hali iş­ te böyleydi. ltalya’da olup bitenler başka yerlerde de yaşanmaktaydı. Fransa’da dönemin Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, zaten içiş­ leri bakanıyken göç meselesine, özellikle de 2005’te banliyöler­ deki protestolara karşı takındığı katı tutum ile biliniyordu ve Berlusconi’nin izinden gitmekte hiç vakit kaybetmedi. 2009 yı­ lında binlerce göçmen apar topar sınır dışı edilirken 2010 yılın­ da da çok sayıda Roman, Romanya ve Bulgaristan’a gönderil­ di. Cumhurbaşkanı Sarkozy, kemik seçmen kitlesine oynuyor­ du. Prekaryamn bir kısmı da aşın sağ partilere ilgi duymaktay­ dı. 2010’daki bölgesel seçimlerde beyaz işçi sınıfı ve prekarya­ mn daha yaşlı kesimi oyunu Ulusal Cephe’ye verdi. Ulusal Cep­ he, ikinci turda aday çıkardığı on iki bölgede oyların % 17 .5’ini aldı. Sarkozy, partisinin (UMP) oldukça dağınık bir merkez sol koalisyona kaybetmesinin ardından daha da sağa kaydı. 2010’da yapılan bir ankette, UMP seçmeninin üçte biri, Ulusal Cephe ile girilecek seçim ittifaklarını destekleyeceklerini dile getirdi. Aşırı sağ siyaset, pek çok Avrupa ülkesine farklı yollardan girmeyi başardı. Merkez siyaset en büyük şoku, 2010 sonların­ da aşın sağcı İsveç Demokratlan’mn oylarım büyük oranda art­ tırdığı ve siyasete egemen Sosyal Demokratların uzun zaman­ dan beri en kötü sonucu aldığı lsveç’te yaşadı. Bu sonuçlar bir anlamda ünlü ‘lsveç modeli’nin sonu anlamına gelmekteydi. Aşın sağ gruplar, yabancı düşmanlığına dair mesajlarıyla başka ülkelerde de güçleniyordu. Çirkin Jobbik partisi siyah ünifor­ maları ve botlarıyla Macaristan’da mevzi kazanmaktaydı. Hol­ landa’da Özgürlük Partisi Haziran 2010 seçiminde göçün sınır­ landırılmasını, küçük işletmeler için bürokrasinin azaltılması­ nı, vergilerin düşürülmesini ve yaşlılara bakım hizmetlerinin artırılmasını talep ediyordu. Gerek Hollanda’da gerekse popü249 list Danimarka Halk Partisi’nin göçü daha da sınırlandıran sert yasalarla seçimleri kazandığı Danimarka’da, liberallerin liderlik ettiği hükümet hayatta kalmak için göç karşıtı yasalara bel bağ­ lamıştı. Avusturya’nın aşın sağcı Özgürlük Partisi, Viyana’da­ ki Ekim 2010 yerel seçimlerde oyların dörtte birinden fazlasını alarak 2005’teki oylarını ikiye katlamıştı. İngiliz Ulusal Partisi 2009’daki AB seçimlerinde bir korku rüzgarı yaratarak başarılı olmaya çalıştı ancak liderlerinin ah­ maklığı nedeniyle sonuca ulaşamadı. Ancak bu partinin popü­ lerliğinin artmasına neden olan genel havanın yok olacağını düşünmek çok iyimser bir tahmin olur. Yine bir o kadar sevim­ siz İngiliz Savunma Birliği gibi gruplar da kamusal alanda gö­ rünür olmaya başlarken, merkezci bazı figürler de göçmen kar­ şıtı hislerin oluşmasına karşı durmadı. Avrupalı pek çok hükümetin izlediği politikalar, popülizme çanak tutan bir atmosfer yarattı. İngiltere de bu konuda istisna değil. Esnek çalışma piyasalarını destekleyen hükümet, korku­ larına ya da güvencesizliklerine cevap vermeksizin prekaryanın büyümesine izin verdi. Sosyal koruma alanında ibreyi, önceliği ihtiyaç sahiplerine veren ancak bir yandan da yoksulluk sınırı­ nın yakınında olup yardım için uzun zamandır bekleyen vatan­ daşlan, ev dahil olmak üzere yardım sırasının en sonuna iten geçim testine kaydırdı. Sanayisizleşmenin belini büktüğü düşük gelirli ve sosyal haklardan yoksun bölgeler anti-sosyal davranış üretir zira bu tip bölgelerde yaşayan vatandaşlar bakımsızlıkla çevrilidir ve görece mahrumiyet içerisinde yaşamaktadır. Böylesi bölgeler aşın miktarda göçmen ve düşük gelirli etnik azınlıkları çekti­ ğinden, ‘beyaz’lar veya ‘vatandaş’lar farklı türde korkular yaşa­ maktadır ve temel olarak sahip oldukları az miktarda şeyi kay­ betme endişesi taşımaktadırlar. Mevcut koşullan esnek çalış­ ma piyasaları ve geçim testi yaratıyorken, davranışlarından ve verdikleri tepkiden dolayı bu insanları suçlamak ahlaki açıdan doğru değil. Sorumluluk, gerilim ve aşın uçlarda tepkilere yol açan politikaları üretenlerde. İngiliz lşçi Partisi hükümeti de birtakım popülist yöntemle250 re başvurarak işsiz göçmenlerin tek yön uçak biletleri karşılan­ mak suretiyle ülkelerine dönmesi için pilot uygulamalar başlat­ tı, suç konusunda özel bir şirketle anlaştı ve son olarak da ‘ge­ leneksel topluluklar, yani düşük gelirli beyaz mahalleler için örtmece niteliğindeki bir planın duyurusunu yaptı. Başka ül­ kelerin hükümetleri de birtakım popülist yaklaşımlar geliştirdi. 2009 yılında ABD’li televizyon yorumcusu Rick Santelli’nin Başkan Obama’nın finansal planlarına karşı bir protesto çağrısı yapmasının ardından ülkede Çay Partisi adında bir toplumsal hareket baş gösterdi. Harekete katılanlar serbest piyasa yanlısı hükümet karşıtlarından oluşmaktaydı ve düşük vergi talebini dile getiriyorlardı. Asıl hedefleri Demokratlardı ancak Cumhu­ riyetçiler de vergi indirimi ve devletin küçültülmesi konusun­ da yeterli görülmüyordu. Cumhuriyetçi Ulusal Komitesi, 2010 yılında verdiği talimatla, parti liderlerinin sağ ilkelere itimadını gösteren adayları desteklemeye ve Çay Partisi tarafından hazır­ lanan on kriteri onaylamaya mecbur kaldı. Elitlerin çıkarları bir süre Çay Partisi ile yakınlaştı. Petrol şir­ ketleri ve Wall Street’le bağlantısı olanlar Çay Partisi’ne destek verdi (Fifield, 2010). Elitlerin bir kısmı, giderek daralan işçi sı­ nıfı ve prekarya ile beraber hareket etti. Bir taraf parasal taban ve medya desteğini sağlarken, diğer taraf da seçmen ve destekçi sağlamaktaydı. Merkez partiler prekaryaya ekonomik güvenlik ve toplumsal hareketlilik veremezse, prekaryanın önemli bir kısmı giderek tehlikeli uçlara doğru savrulacak. Çay Partisi’nin ilk ulusal kongresine yasadışı göç ve ‘çok kül­ türcülük kültü’ ile beraber ‘lslamileşme’ye karşıtlık konuları damga vurdu. İnsanların giydiği tişörtlerde ‘Özgürlüğüme, sila­ hıma ve parama dokunma’ gibi sloganlar yazıyordu. Obama’nın ABD vatandaşı olmadığını savunanlar da bu kongredeydi. ln­ giltere’deki İngiliz Ulusal Partisi gibi Çay Partisi de göçmenle­ ri, ülkedeki Hıristiyan değerleri mahvetmekle suçluyordu. De­ legelerden birisi, kongre üyelerine ‘Burası bizim ülkemiz. Onu geri alın’ diye sesleniyordu. Delegenin yakınlarında ülkeye kimsenin el koymadığını söyleyecek birileri yoktu. Çay Partisi, sosyal devletin küçülmesini ve otoriter devle251 tin gelişmesini isteyen neofaşist bir örgüt. İstihdamdaki daral­ ma ve yaşam standartlarındaki düşüşten etkilenen ‘kızgın be­ yaz erkek ve kadınlar’dan oluşuyor. 2008 krizinden sonraki iki yılda yok olan işlerin üçte ikisi, erkeklerin çalıştığı mavi yakalı işlerden oluşuyordu. Kızgın beyazlar, başka insanlara ‘para ve­ rilmesi’ konusunda oldukça peşin hükümlüler. Anketler, be­ yaz erkeklerin giderek muhafazakarlaştığını gösteriyor. Silah bulundurma hakkına dair destek 2008’de % 5 1 iken 2010’da % 64’e ulaşmıştı. Amerikan sağının severek izlediği Fox sunucusu Glen Beck, eski bir kokain bağımlısı ve alkolik. Kendisini ‘şizofreni sınırın­ da’ olarak tanımlıyor. Eğitimsiz ve siyasi bilgisi az olan nüfusa hitap ediyor. Yazmış olduğu Glen Beck’in Sağ Duyusu adlı çok satan kitabında şunları söylüyor: Sanının kim olduğunu biliyorum. ‘Güçlü inançlar’ın var ve ‘iyi kalpli’sin. Çok çalışıyorsun, para konusunda ihtiyatlısın ve ekonominin ailen için ne anlama geldiği konusunda endi­ şelisin. Sabit fikirli birisi değilsin ancak hassas meselelerde fi­ kir beyan etmeyi bıraktın zira değerlerini ve ilkelerini savun­ duğunda ırkçı ya da homofobik damgası yemek istemiyorsun. Bankacılar ve siyasetçiler faydalansın diye hükümetin senden nasıl da daha fazla fedakarlık istediğini anlayamıyorsun. Sevgi­ li okuyucu, Glen Beck sana yardım edebilir. Glen Beck, seninle beraber olup ‘Artık bam telime basmayın’ diyecek. Beck bugün itibarıyla mülti-milyoner ve meşhur. Kenarda olan artık merkeze taşınmış durumda. Eski ana akım siyase­ tin, ekonomik büyüme ve istihdam umut etmek dışında öner­ diği alternatif bir anlatısı yok. Artan güvencesizlik ve eşitsizli­ ğe çare sunamıyor. Ana akım siyasetten umudu kesen prekar­ yanın ilerici kesimleri de bu nedenle 2010’daki Kongre seçim­ lerinde sandığa gitmedi. Prekarya Japonya’da da bölünmüş durumda. Çoğu gençler­ den oluşan çok sayıda öfkeli insan, medyanın Aşırı Sağ Ağı adını verdiği gruplara dahil oluyor. Gruba bu ismin verilmesi­ nin sebebiyse, intemetten örgütlenip sadece gösteriler için bir 252 araya geliyor olmaları. Bu insanların çoğu düşük ücretli, kısa dönemli .veya yan zamanlı işlerde çalışıyor. Sosyoloji profesö­ rü Kensuke Suzuki’ye göre ‘Bu insanlar, kendi toplumlarında dezavantajlı konumda olduklarını hisseden erkeklerden olu­ şuyor. Suçlayacak birilerini arıyorlar ve yabancılar da en be­ lirgin hedef (Fackler, 2010). 201 0 yılında dokuz binden faz­ la üyeyle en büyük grup olma niteliği taşıyan Zaitohuhai* gi­ bi gruplar, göçmenleri hedef alan düşmanca gösteriler düzen­ liyor ve ABD’deki Çay Partisi’ni model aldıklarını dile getiri­ yorlar. Siyasetin metalaşmasına dur denmediği sürece demokrasi­ nin, özellikle de prekaryanın ilerici kesimlerinde giderek zayıf­ lamasına tanık olacağız. Siyaset şu anda piyasa yanlıların ege­ menliği altında. Buna verilebilecek ürkütücü bir örnek, ülke­ nin oligarklannın yanında hem hırsızlık hem de saldırganlıkla suçlanan çevrelerle ilişkili Victor Yanukovich’in kazandığı Uk­ rayna devlet başkanlığı seçimleridir. Oligarklar, Yanukovich’in seçmenlere pazarlanması için bir firmayla anlaşmak üzere pa­ ra topladı. lşin başında, firmasıyla bazı Amerikan başkanları­ na daha önce danışman olarak çalışan Cumhuriyetçi Parti stra­ tejisti Paul Manafort vardı. Beraber çalışmaya başlamadan ön­ ce Yanukovich, anketlerde gerideydi. Üstelik 2004’teki seçimin mağlubuydu. Manafort’un firması, Yanukovich’i yeni bir amba­ laja soktu. Bu arada Obama’nın siyasi danışmanı David Axelrod ve john Anzalone de diğer adaya yardımcı oluyordu. Elli milyon nüfuslu bir Avrupa ülkesinde yaşanan bu tu­ haf seçimle ilgili dikkat çeken üç şey var. Siyasetin metalaşma­ sı, küreselleşmenin şekil değiştirmiş bir biçimiyle uyum göste­ ren yabancı müdahalesi ve suça karışmış bir elit sınıfın bir aday üzerinden çıkarlarını savunması. Bir taraftan da çok sayıda Uk­ raynalı, oylarını intemette satılığa çıkarmıştı. Sonuçta ABD’nin Cumhuriyetçi şirketi, Demokratların şirketini mağlup etti. Siyasetin küresel düzeyde metalaşması en çok da prekarya­ yı endişelendirmeli. ABD’de ve onun yasal alandaki küresel ha­ kimiyeti nedeniyle dünyada yaşanan belki de en gerici geliş(*) Japonya’daki Korelilere Verilen lmtiyazan Affetmeyecek Olan Vatandaşlar. 253 me, 201 0 yılında Yüksek Mahkeme’nin Birleşik Vatandaşlar Federal Seçim Komisyonu davasında verdiği karar oldu. Mah­ keme, herhangi bir şirket, sendika ya da ticaret örgütünün si­ yasi kampanyalara sınırsız bağış yapabileceğine karar verdi zi­ ra mahkeme, şirketlerin de bireylerle aynı haklara sahip oldu­ ğu görüşündeydi. Kongre ara seçimlerinin, kampanya bağış pa­ ralarının nereden geldiğini ortaya çıkaran ‘saldın reklamlan’yla dolup taşması bu anlamda şaşırtıcı olmadı. Bu seçimlerde ba­ ğışların çoğu, vergi indirimi talep eden, şirketlere daha fazla sübvansiyon yapılmasını isteyen, çevre düzenlemelerinin azal­ tılmasını savunan, sağlık reformuna karşı çıkan ve göçmenlere karşı sert tutum sergileyen adaylara gitti. ABD Üst Mahkemesi’nin bu karan geçer geçmez, aslında her vatandaşın demokratik süreçte eşit güce sahip olması ve eşit oy hakkı ilkesi ihlal edilmiş oluyordu. Buradan en çok zarar gö­ rense prekarya oldu. Şirketler elitler ve maaşlılar için seçim kampanyalarına destek verirken, zayıf durumdaki sendikalar kendileri açısından önem taşıyan işçileri destekliyor. Prekarya­ yı temsil edecek güçlü bir grup ise henüz yok. Sonuç olarak prekarya, neofaşizmin yükselişinden ve neoli­ beral kesimin daha küçük bir sosyal devlet taleplerinden en­ dişe duymalı. Şu an prekarya direniş gösteremiyor. Sosyal ve ekonomik durumları nedeniyle prekaryaya dahil olanlar siyasi açıdan iyice güçsüz hale getirildi. O kadar endişeli ve güven­ cesiz haldeler ki tehdit olarak kurgulanan çevrelere karşı po­ pülist ve otoriter eylemlere destek olmaya hemen ikna edilebi­ liyorlar. Prekarya içindeki pek çok kişi, sahip oldukları az sa­ yıda şeyi kaybetti ya da kaybetme korkusuyla yaşıyor zira ken­ dilerini daha iyi yönlere çekebilecek bir cennet siyasetine sa­ hip değiller. Sonuç Prekaryanın akla, terapiye ve işe girmek konusunda baskıya ih­ tiyacı olduğu yönünde betimlemeler hakim. Ancak libertaryan patemalist çözüm önerilerinin, insanların uzun dönemli mes254 leki kariyerler yapabilmesini engellemesi gibi terapinin de sos­ yal politika aracı olarak kullanıldığında böyle bir etkisi oluyor. Zihinsel yetersizlik ve terapi teşhisi bir araya gelince güvence­ sizlik duygulan daha da güçlendirilmiş oluyor. Bunlar prekar­ yanın ölke ve huzursuzluğuna hitap edebilecek politikalar ol­ madığı gibi tam tersi yönde sonuçlara da yol açabilir. Gözetim pratikleri, toplumun tamamına yayılmış durum­ da ve her noktada gözetleyenlerin de gözetlenmesine veya kar­ şı kültürün ortaya çıkmasına neden olacak. Bu da sonuç olarak gözetimin daha da sıkılaşmasına neden olacak. Bir defa meşru­ laştıktan sonra gözetim sona ermez. Ancak ve ancak aktif dire­ niş ve sınıf temelli eylemle durdurulabilir. Gözetim, saldırganlığı ve bir yandan da insanların niyetle­ rinin sorgulanmasını besliyor. Kamera kayıtlarında bir adam genç bir kızı yanağından okşarken görüldüğünde bunu bir ki­ barlık belirtisi olarak mı yoksa cinsel amaçlı bir eylem ola­ rak mı okumak gerekir? Eğer ortada bir şüphe varsa, bir ön­ lem olarak gözetim, denetimi meşrulaştıracaktır. Hiçbir za­ man aşırı güvende olamazsınız. Toplumu korumakla yüküm­ lü olanlar, denetimci olmaktan hiçbir zaman çok uzakta de­ ğildir. Bu gözetim durumunun bir sonucu, normal arkadaş­ lık ilişkilerinden çekilmek olacaktır. Aynı ikirciklilik ve kişi­ nin araya mesafe koyma eğilimi işletmelerin işine yarıyor. Za­ manın, işyerine gidip gelmenin denetim altına alınması ve ve­ rimlilik değerlendirmeleri, ‘uyumsuz’ kişilerin cezalandırıl­ ması için kullanılan araçlardan bazıları. Halbuki bu tarz kişi­ ler aslında bir yandan en yenilikçi ve yaratıcı zihinler. Göze­ tim her şeyden öte, arkadaşlık ve güven ilişkilerine zarar ve­ riyor ve insanların daha fazla korku ve endişe içinde olması­ na yol açıyor. Söz konusu korku ve endişenin en çok etkiledi­ ği grup ise prekarya. Neoliberal devlet mantığının altındaki faydacılık, en niha­ yetinde çoğunluğu mutlu yapmakla alakalı. Bu arada azınlık­ ta kalanlar, yaptırım, teşvik ve gözetim aracılığıyla çoğunluğun normlarına uyum sağlamak zorunda kalıyor. Dolayısıyla ço­ ğunluğun tiranlığının bir üst seviyeye taşınmasına tanık oluyo255 ruz. Sınıf altı kitle sayıca az, toplumun alt kesimlerindeki üc­ retler de en kötü ihtimalle durgun olduğu sürece faydacı kesi­ min kafası rahattı. Ancak prekarya genişleyip çalışanların gelir­ leri de ciddi bir şekilde düşünce, faydacı gündeme ve artan eşit­ sizliklere dair öfke elbette patlayacaktı. 256 Y E DiNCi BÖLÜM Cennet Siyaseti Prekarya açısından ilerici bir gündem oluşturabilmek için yü­ ce üçlüyü -özgürlük, kardeşlik ve eşitlik- gözden geçirmekte fayda var. Cumhuriyetçi reformun ve beraber hareket edebilme yetisinin canlandırılması bu konuda iyi bir başlangıç olur. Öz­ gürlük, ortak eylemle beraber ortaya çıkan bir şey. Prekarya özgürlük ve temel güvenlik talep ediyor. Teolog Ki­ erkegaard’ın da belirttiği gibi endişe de özgürlüğün bir parçası. Endişe, özgürlük için ödediğimiz bedel ve özgür olduğumuzun bir işareti de olabilir. Ancak endişe ılımlı bir hale getirilmedi­ ği; güvenlik, istikrar ve düzenle sabitlenmediği sürece irrasyo­ nel korkulara savrulmanın yanında iş yapamama, hayat ve ça­ lışma açısından da tutarlı bir anlatı geliştirememe riski ortaya çıkar. lşte prekaryanın bugün bulunduğu nokta bu. Yani pre­ karya bir yandan hayat boyu aynı işte çalışma garantisi ve dev­ letin korumacılığını reddederken, hayata dair kontrol, toplum­ sal dayanışmanın canlandırılması ve sürdürülebilir özerklik ta­ lebinde bulunuyor. Aynı zamanda prekarya, havanın temizlen­ mesini, kirliliğin azaltılmasını ve canlı türlerinin artırılmasıyla beraber geleceğin ekolojik olarak korunmasını istiyor. Çevre­ nin tahrip edilmesinden en çok zarar görecek olan prekarya ve prekaryaya mensup kişiler, metalaşmış olanın yabancılaştırıcı 257 ve bireysel özgürlüğünden ziyade cumhuriyetçi özgürlük dü­ şüncesini canlandırma peşinde. Prekarya her ne kadar kendisi için sınıf olmasa da oluşum sürecindeki bir sınıf. Giderek neyle mücadele etmek istediği­ ni ve neyi kurmak istediğini belirleyebiliyor. Toplumsal daya­ nışma ve evrenselci anlayış gibi faydacıların reddettiği değerle­ ri prekaryanın yeniden canlandırması gerekiyor. Financial Ti­ mes’da (2010b), bu anlayışın ne kadar kendini beğenmiş bir duruşu olduğu, faydacı siyasetçilerin bir lideri tarafından şöyle dile getirildi: ‘Evrensellik ziyankar bir ilke’. Halbuki hiç de öyle değil. Eskisinden çok daha önemli. Artan eşitsizlikleri ve eko­ nomik güvencesizliği tersine çevirebilecek tek ilke. Geçim tes­ ti, koşulluluk ve patemalist tavsiyeleri bloke edebilecek tek il­ ke evrensellik. Dünya, sanayileşmiş coğrafyalarda yaşayan ço­ ğunluğun hayat standartlarında düşüşe neden olan küreselleş­ me krizine adapte olurken evrensellik, siyasi istikrarı koruya­ bilecek tek ilke. 20. yüzyılın emek odaklı anlayışı, prekarya için cazip değil. Kendi koşulları açısından bakıldığında sosyal demokrasi, ileri­ ci bir projeydi ancak inatçı Üçüncü Yol ile beraber miadını dol­ durdu. Bırakın eşitsizlikle mücadeleyi, sosyal demokrat siyaset­ çiler bu konuya değinmekten bile korkuyor; esnek ve güvence­ siz emeği benimseyip özgürlükleri görmezden geliyor ve göze­ timci devleti daha da derinleştiriyordu. Üçüncü Yolcular ken­ dilerine bir de ‘orta sınıf deyince prekaryanın gözünde inandı­ rıcılıklarını yitirdiler ve bu söylemle beraber toplumda uyum sağlamayan bireylerin hayatını daha da zorlaştırmış oldular. Artık ileriye bakmanın zamanı geldi. Kısmen ütopik bir duruşu olan ve bundan da gurur duyan yeni bir cennet siyasetine ihtiyaç var. Bunun için zaman ve şart­ lar olgun zira her yüzyılın ilk dönemlerinde yeni bir ilerici viz­ yon ortaya çıkıyor gibi. 19. yüzyılın başında yeni özgürlükler talep eden radikal romantikler vardı. Sanayi proletaryası için 20. yüzyıl başlarında özgürlük talep eden ilerici düşünce akım­ ları söz konusuydu. Artık biraz geç ancak emek odaklı anlayışa dair güven bunalımının yanında neoliberal küreselleşme mo258 delinin ahlaki açıdan iflası, prekary�ya dair özgürlükçü bir eşit­ likçilik geliştirilmesi açısından umut vaat ediyor. Bu siyasetin nasıl olacağım düşünürken, bugün imkansız gö­ rünenlerin sadece mümkün değil aynı zamanda son derece uy­ gulanabilir hale gelme alışkanlığı olduğunu hatırda tutmak ge­ rekiyor. Monetarizm ve neoliberalizm ile hala dalga geçilen bir zamanda, 1962 yılında yazdığı Kapitalizm ve Özgürlük adlı ki­ tabında Milton Friedman şöyle diyor: Temel işlevimiz, mev­ cut politikalara alternatifler geliştirmek ve siyasi açıdan imkan­ sız olanı siyasi açıdan kaçınılmaz kılana değin bunları canlı ve mevcut kılmaktır’ (Friedman, 1982: ix). llerici düşüncenin bu­ gün durduğu yer işte bu. Önümüzdeki ilk görev, işçici güdenlerin ve neoliberallerin inkar ettiklerini talep etmek. lnsanlann kendi çıkarları açısın­ dan en iyiyi akıl edip bu yönde hareket edebileceklerine ve bir­ birlerine de saygı duyacaklarına inanmak gerekiyor. Libertar­ yan patemalistlere ‘siz işinize bakın’ denilmeli; bu kesimlerin ‘seçim mimarisi’ ve gözetimci çözümleri tesirsiz hale getirilme­ li. lnsanlann kendi kararlarım verebilmesi için düzgün bir eği­ tim ve ‘kaliteli zaman’ olmazsa olmaz. Libertaryan patemalist­ lerin söylediklerinin aksine, insanlar fazla bilgiden dolayı en iyi karan veremiyor falan değil. lnsanlann en iyi karan verememe­ si, gerekli bilgiyi gereksizden ayıracak zaman ve enerjiden yok­ sun olmalarının yanında uzman tavsiyesine yetecek maddi güç­ lerinin ve kendi seçimlerini hayata geçirecek güçte seslerinin olmamasından kaynaklanıyor. Aynı şey işler için de geçerli. lnsanlann mevcut işlere yüz çe­ virmesi çalışmak istememelerinden kaynaklanmıyor. Hemen herkesin çalışmak istediği konusunda muazzam derecede kanıt var. Ancak bu, herkesin çalışıyor olması gerektiği ya da çalış­ mayanların ‘çalışmama alışkanlığı’dan mustarip kişiler şeklin­ de değerlendirilmesi anlamına gelmemeli. Prekarya, sistematik bir güvencesizlikle karşı karşıya. Bu an­ lamda prekaryayı ‘iyi’ ve ‘kötü’ prekarya şeklinde basitçe ikiye ayırmak doğru olmaz. Ancak prekaryanın bir kısmı, topluma güvenliği tekrar dağıtmak ve yeteneklerini geliştirmeye dönük 259 imkanlar sağlamak için politikalar ve kurumlar üzerinden ya­ şadıklan güvencesizliğe karşı koyuyorlar. lşte prekaryanın ge­ nelde gençlerden oluşan bu kısmı, küreselleşme döneminin ha­ yat boyu istihdam garanti eden çalışma biçimlerine çok da öz­ lemle bakmıyor. Buna karşın ‘kötü’ prekarya, hayal edilen bir altın çağa öz­ lem duyuyor. Hükümetlerin banka ve bankacılan iflastan kur­ tardığını, elitlere ve maaşlı kesimlere sübvansiyon sağladığını ve eşitsizliği giderek artırdığını gördüğü için çok öfkeli. Hükü­ metler tarafından kayrıldığını düşündükleri grupları suçlayıp neofaşizme meylediyorlar. ‘lyi’ prekaryamn arzulan bir şekilde gündeme getirilmediği takdirde, daha fazla kişi ‘kötü’ prekarya­ nın içine çekilecek. lşte bu gerçekleşirse, toplum da tehdit al­ tında olacak ve bunlar yavaş yavaş oluyor. Prekaryamn en önemli ihtiyacı ekonomik güvenlik. Buna ek olarak prekarya geleceğe dair adımları biraz olsun kontrol ede­ bilme ve anlık gelişmeler ve tehlikelerin idare edilebileceği his­ sine sahip olmak istiyor. Bunlara ulaşılması, gelir güvencesinin sağlanmasına bağlı. Ancak kınlgan durumdaki toplumsal grup­ ların da ‘özne’ olmaya ve çıkarlarım ortak ve bireysel temelde temsil etmeye ihtiyacı var. Bu nedenle prekaryanın bu iki zo­ runluluğu hesaba katan bir strateji geliştirmesi gerekiyor. Kısmi vatandaşlık tarih olsun Prekarya içinde çok farklı kısmi vatandaş türleri var. Söz ko­ nusu kısmi vatandaşlar, farklı ancak sınırlı haklara sahip. Eşit­ sizliklerin azaltılması ve mevcut hakların düzgün bir şekil­ de savunulması, prekarya için çok iyi olurdu. Birtakım siya­ si gruplar, başka grupları birbirine düşürmeye çalışsa da diğer kısmi vatandaşların haklarının iyileştirilmesi, prekaryanın her kesiminin işine gelir. ‘Kısmi vatandaşlar birleşin!’ fena bir slo­ gan olmazdı aslında. Üstelik kısmi vatandaş statüsüne sahip olanlann sadece göçmenler olmadığını hatırlamak çok önem­ li. Devlet kendi vatandaşlarını da giderek kısmi vatandaşlara çeviriyor. 260 İşin en kötü yam, devletin ‘krirninalize’ edilen kişilerin hak­ larım elinden alması. Burada iki taraflı bir tehlike var. Bir suç açıktan siyasi olmadığı ya da birisinin oy vermemesi için ortada yasal bir süreç bulunmadığı sürece insanların siyasi veya sos­ yal haklarının elinden alınmasının dayanağı yok. Devletin daha çok sayıda insanı hapse atma ve krirninalize etme eğilimi düşü­ nüldüğünde, bu meselenin kamusal alanda daha fazla tartışıl­ ması gerektiği netleşir. Göçmenler kısmi vatandaşların başım çekiyor. Onların hak­ larına tam olarak sahip olacağı -vatandaşlık verilmesi dahil­ bir süreç başlatılması ve statülerinin ulusal tabiiyetlerinden ko­ parılması konusunda çeşitli teklifler oldu. Örneğin ‘oturma izni temelli vatandaşlık’ kavramı aslında göçmenlerin entegrasyonu açısından iyi olur zira belli bir süre sonrasında otomatik olarak vatandaş olmaları mümkün olabilir. Böylesi bir süreç, ‘sürekli oturma izni’ ile bir karşıtlık teşkil ediyor çünkü ‘sürekli oturma izinleri’, keyfi olarak sınır dışı etme pratiklerine karşı insanları korusa da bir yandan da kısmı vatandaşlan yabancı olarak kod­ luyor. Evrensellik, küreselleşen bir dünyada bu tarz ayrımların ortadan kaldırılması dernektir. Ancak mevcut duruma baktığı­ mızda hükumetlerin, kısmi vatandaşlık statüsünü alma koşul­ larım bile zorlaştırdığını görüyoruz. Bir ülkeye yerleşmek iste­ yenler için ‘vatandaşlık testi’ uygulanan yerlerde, prekaryanın siyasi göreve talip olan da aynı testi geçmesi gerektiğini talep etmesi gerekiyor. Tabii daha iyisi, bunları düzmece ilan edip toptan kaldırmak olabilirdi çünkü ülkeye girişi zorlaştırmak­ tan başka bir işe yaramıyor. Kısmi vatandaşlan ilgilendiren reformlardan birisi de kişinin yetenekleriyle ilgili alanda çalışabilmesiyle alakalı. Sertifikalan­ dırma ve başka araçlar üzerinden milyonlarca insan bu hak­ tan mahrum bırakılıyor. Meslekleri serbestleştirmek, normal­ de prekaryaya ayrılmış işlerin göçmenlere de açılması anlamına gelecektir. Burada Almanya’nın başı çektiği söylenebilir. Ülke­ nin çalışma bakam 2010 yılında, yabancı ülkede edinilen vasıf­ ların tanınmasına dair bir yasa geçirerek ülkeye vasıflı göçmen­ leri çekmeyi amaçladıklarını söyledi. Bu aslında küresel düzey261 de ülkelerin karşılaştığı zorluklara verilmiş anlık bir tepkiydi. Halbuki asıl ihtiyaç duyulan şey, hükümetlerin ve meslek oda­ larının yeterlilik ve bunların devletler arasında karşılıklı olarak tanınması konusunda uluslararası bir akreditasyon sisteminin oluşturulması. Böylece bir ülkede belli bir alanda vasıflı sayılan bir kişi başka bir ülkede de çalışabilir. Pek çok meslekte sertifi­ kalandırrnaya gerek de yok. Oluşturulacak akreditasyon siste­ miyle meslek sahipleri, hizmetlerini satın alanlara sertifikaları­ nı gösterecek ve böylece ‘alıcının aldığı şeyden haberdar olma­ sı’ (caveat emptor) ilkesi adil bir şekilde uygulanabilecek. Göçmenler ve en çok da iltica talebinde bulunan kişiler, çı­ karlarını temsil edecek mekanizmalardan mahrum. Eşitliğe da­ yalı bir strateji, temsil niteliği olan kurumlara iş yapabilmesi için mekan ve finansal yardım verilmesini öngörür. 2010 yılın­ da Yabancılar Vatandaş Olsun adlı bir kampanya, lngiltere’de beş yıldan fazla kalan kayıt dışı kişiler için ‘kazanılmış af tale­ binde bulundu. Bu insanların, kayıt altına girdikten iki yıl son­ ra bir iş bulup İngilizce konuşmaları durumunda otomatik ola­ rak vatandaşlık almaları öngörülüyordu. Bu konuda lafı çevi­ renler olabilir ancak devletin meşruiyet sağladığı yapıların, ya­ sal ve fiili haklan alma mücadelesinde bütün kısmi vatandaşla­ n temsil etmesi gerekir. Öte yandan da pek çok insan geçmişte sergiledikleri bir dav­ ranış ya da karakterlerinin lekelenmesine neden olan bir eyle­ min yol açtığı gizli bir kayıt nedeniyle ekonomik ve sosyal hak­ larını kaybediyor. Üstelik bu durumun farkında olmadıkları gi­ bi iddialan çürütme pozisyonuna da sahip olduktan söylene­ mez. Tony Blair bir defasında yanlış bir şey yapmış olmayanla­ rın gözetim pratiklerinin artmasından endişe duymasına gerek olmadığını söylemişti. Bu acınası bir bakış açısı. Bir defa bizim­ le ilgili neyin toplandığını ya da bunların doğru olup olmadı­ ğını bilmiyoruz. En fazla korumaya ihtiyaç duyan ise fiili kıs­ mi vatandaşlık pratiklerinden vazgeçilmesini talep etmesi gere­ ken prekarya. 262 Kimlikleri tekrar kazanmak Prekarya, çok kültürcülük ve kişisel kimliklere dair karmaşa­ nın tam ortasında. Kısmi vatandaşların tamamını tanımlayan şeylerden birisi haklarının olmamasıdır. Vatandaşlık, bir kim­ lik sahibi olma, kişinin kim olduğunu ve kiminle ortak değer­ ler ve arzulara sahip olduğunu bilme hakkıdır. Prekaryamn gü­ venli bir kimliği yok. Ancak küreselleşen bir dünyada çok kül­ türcülük ve çoğul kimliklerden kaçış yok. Devletlerin çoğul kimliklere izin vermesi gerekiyor. Her­ kes, birtakım sınırlandırılmış kimlikler çerçevesinde bazı haklara sahip olup bazı haklara sahip olamamak açısından as­ lında kısmi vatandaş sayılır. Dolayısıyla bir dine bağlı olan bi­ risi ya da ateist birisi, kimliği çerçevesinde başkalarının sahip olmadığı birtakım haklara (belli tatiller, ibadet etme ya da et­ meme) sahiptir. Kimliklerin gerekli saygıyı görüp görmediği, hiyerarşi, baskı ve aforoz pratiklerinin yanında bir cemaatin haklarının başkalarının kimliğine ya da haklarına baskı oluş­ turmaması ilkesinin hayata geçirilip geçirilmediğine bakıla­ rak belli olur. Prekarya için belli bir mesleki gruba ait olmak üzerinden ge­ len haklar daha da önemlidir. Eğer bir kişi hemşire ya da tesi­ satçıysa, kalifiye olduklarım ve meslektaşları tarafından onay­ landıklarını dile getirmek de dahil olmak üzere herkesin sa­ hip olduğu haklardan yararlanabilmeli. Ancak meslektaşların­ ca kabul görmeyen birisinin o işini yapmaması gerektiğini söy­ lemek başka bir şey zira çok sayıda insan bu şekilde prekarya­ ya dahil oluyor. Dolayısıyla mesleki kimlik tam da bu yüzden rekabete dayalı sertifikalandırma yerine akreditasyon sistemiy­ le belirlenmeli ve yine bu yüzden ilgili herkesin katılım göste­ rebileceği demokratik yönetişim yapılarına dayalı olmalı (Stan­ ding, 2009). Mesleki demokrasi, 21. yüzyılda özgürlük için ha­ yati önem taşıyor. Kimliğin siyasi boyutuna dönecek olursak, modem neofaşiz­ min başkalarının kimliği ve kültürünün kabul edilmesine şid­ detli bir şekilde karşı çıktığım görüyoruz. Neoliberaller de pi263 yasa toplumunda bireylerin ortak kimliği olmadığı düşünce­ siyle kimlik fikrine karşı çıkıyor. ABD ve Fransa anayasaların­ da olduğu gibi ortak bir kişilik ve bir erime potası varsayılıyor. Kibar bir şekilde dile getirecek olursak bu her iki duruş da hiç­ bir işe yaramıyor. Çoğul kimliklere sahip olabileceğimizi ve ol­ duğumuzu, bunların korunması ve geliştirilmesi için kurumlar ve politikalar oluşturulması gerektiğini dile getirmek daha iyi bir adım olacaktır. Prekarya çok derin bir kimlik kriziyle karşı karşıya. Çok kül­ türcülük veya çoğul kimliklerin meşruiyeti düşüncesini bırak­ mamalı. Ancak daha fazlasını yapmalı ve bütün kimlik yapılan ve kurumlarında kendi çıkarlarının temsilini sağlamalı. Bu ye­ ni bir tür korporatizm talebi değil, prekaryanın kendi için sınıf olması çağrısı. Eğitimin kurtarılması Eğitimin metalaşmasıyla, prekaryaya dahil olma sürecindeki­ ler de mücadele etmeli. Demokratik ve şeffaf düzenlemeler ara­ cılığıyla, gözetime dayalı tekniklerin desteklediği öğretmensiz üniversite hayaleti ortadan kaldırılmalı ve bu sürece yüksek öğ­ retimin öğretmensiz olmaması gerektiğini net olarak ortaya ko­ yan demek ve yasalar doğrudan dahil olmalıdır. ‘Müşteriler’, yani öğrencilerin eğitimin yapısı ve amaçlarında söz hakkı olmalı ancak içeriğin belirlenmesi öğretmen ve aka­ demisyenlere bırakılmalı. Prekarya sadece beşeri sermaye bi­ riktirilmesi amacıyla değil, sürekli olarak özgürleştirici eğitim alabilmeli. Bunu söylemek naiflik ya da idealistlik olarak düşü­ nülmemeli. Tabii ki öğrenciler, kendileri için neyin en iyi ol­ duğunu bilmiyorlar. Hiçbirimiz bilmiyoruz. İhtiyaç duyulan şey, süreci şekillendiren güçleri dengeleyen bir yönetişim sis­ temi. Şu anda kontrol, piyasacıların elinde ve bu çok korkutu­ cu bir durum. lnsanlan aptallaştıran ‘beşeri sermaye’ye dayalı eğitime ar­ tık dur denilmesi gerekiyor. Örneğin ABD’de uzmanlar oku­ ma yetisinde kayıp yaşandığından ve kitlesel düzeyde dikkat 264 eksikliği sendromu olduğundan bahsediyor. Bunların görül­ düğü tek yer ABD değil. Eğitimin özgürleştirilmesi kendi ba­ şına bir amaç olmalı ve piyasa yanlılarına karşı direnilmeli. Bu perspektife sahip olanları toptan ortadan kaldıramayız ancak daha kamusal bir eğitime dönük dengenin kurumsal düzeyde sağlanması şart. Üniversitelerin girişimcilik ve işletmelere hizmet etmesi ge­ rektiğini savunan kişiler, geçmişin entelektüellerine kulak ver­ meli. Felsefeci Alfred North Whitehead şöyle diyor: ‘Üniversi­ tenin varoluş nedeni, bilgi ve hayat arzusunun yanı sıra eski ve yeni arasındaki bağlantıyı, öğrenmenin yaratıcı boyutu teme­ linde korumasına dayalıdır’. John Stuart Mill de St. Andrew Üniversitesi’ne rektör olduğu 1867 yılında şunu söylemişti: ‘Üniversitelerin asıl amacı, insan­ ların geçinmesine yönelik bilgilerin öğretilmesi değildir. Amaç yetenekli avukatlar, doktorlar ya da mühendis yetiştirilmesi de değil. Asıl amaç, yeterli ve kültürlü insanlar yetiştirilmesidir’. Prekarya, eğitimin ticarileştirilmesi ilkesini reddetmeli. Kültür­ süz insanların durdurulması şart. Meselenin pragmatik bir yanı da var. Gençlerin mevcut iş­ ler karşısında fazla eğitimli olmalarından kaynaklı statü sıkın­ tısına, diplomaların yatının malı olmaktan ziyade ‘boş zaman malı’ olarak kurgulanmasıyla kısmen cevap verilebilir. İnsan­ lar, daha uzun süreye yayılmış bir şekilde eğitim almak için teşvik edilmeli. Bu, liseden sonra doğrudan üniversiteye ge­ çilmesine dair vurgudan ziyade, yetişkinlikleri sırasında in­ sanlara araştırma izni verilmesinin kolaylaştırılmasıyla müm­ kün kılınabilir. Prekarya, hayatın bir nevi ‘üniversiteleştiği’, yani insanın is­ tediği zaman ve seçme şansına sahip olarak sürekli bir şeyler öğrendiği dünya hayalini kurabilir. lşte bunun için prekarya­ nın, kendi zamanını daha iyi kontrol etmesi gerektiği gibi eği­ timi yavaş ve tefekkürün hakim olduğu bir süreç olarak kurgu­ layan bir kamusal alana erişim şansı olmalı. 265 Çalışmak, sadece ücretli emek değil Bütün emek biçimlerinin kendi içinde iyi oldu{ıu fikri, modern ah­ lakın inançlarından birisi halinde geldi. Bu, özellikle başkalarının eme{ıi üzerinden yaşayanlar için uygun bir düşünce. – William Morris (1 885), Useful Work Versus Use/ess Toil Çalışmak ve bir iş eylemek, istihdam ve ücretli emeğe dair bü­ tün kategorilerden kurtanlmalı. Çalışma biçimlerinin tamamı­ na eşit derecede saygı gösterilmeli; bir yerde istihdam edilme­ yen birisinin çalışmadığı yahut bugün çalışmayan birisinin boş gezenin boş kalfası olduğu varsayımından kaçınılmalı. Toplu­ ma zarar veren şey aylaklık değil. Gerçek anlamda aylak olan insanlar, eğer bütün hayatlannı boşa geçirirse, kendilerine za­ rar verebilirler. Halbuki küçük bir azınlığın peşine düşüp on­ lan cezalandırmak, bu azınlığı düşük verimliliğe dayalı bir iş yapmalan için zorlamaktan daha masraflı bir iş. Üstelik az mik­ tarda bir aylaklığın kimseye zararı olmaz. Bir kişinin dışarıdan bakıldığında aylaklık yapıyor gibi göründüğü anda aslında is­ tirahat ya da tefekkür halinde olmadığını nereden bilelim? Ta­ rihteki en önemli beyinlerin bazılarının, aylaklıkla sıkı bir iliş­ kisi vardır. Bertrand Russell’ın Aylaklığa ÔVgü kitabını okuyan hemen herkes, başkalannın çılgınlar gibi çalıştırılması talebin­ den utanç duymalı. Burada tabii ölçüyü kaçırmamak lazım. Ücretli emeğe ve işe ihtiyaç var. Ancak ‘onlar yoksa hayat da yok’ şeklindeki anla­ yış da sorunlu. Farklı çalışma ve zamanı kullanma biçimleri de bir o kadar önemli. 21. yüzyılın en büyük iktisatçısı John Maynard Keynes, için­ de bulunduğumuz dönem itibarıyla zengin toplumlarda insan­ ların haftada on beş saatten fazla çalışmayacağını tahmin et­ mişti. Ondan önce ise Karl Marx, üretkenlik düzeyi insanların maddi ihtiyaçlarına cevap verecek düzeye eriştikten sonra, ge­ riye kalan zamanımızı insani yetilerimizi geliştirmeye harca­ yacağımızı dile getirmişti. William Morris de öngörülü roma­ nı Hiçbir Yerden Haberler’de insanların stresli olmadığı, kendi heveslerini gerçekleştirmeye odaklandığı, doğayı yeniden üret266 mek için istekli olduğu ve komşularıyla yakın ilişkiler geliştir­ diği bir gelecek tasvir ediyordu. Ancak bu yazarların hiçbirisi, piyasa sisteminin önümüze koyduğu bitmek tükenmek bilmez tüketim ve sınırsız büyüme dürtüsünü göremedi. Herkesin işe girmesini sağlamanın yanlış soruya verilen bir cevap olduğunda ısrar etmenin tam zamanı. Hepimizin, üc­ retli emek olmayan çalışma ve oyun olmayan boş zaman sağ­ layan yeni yöntemler bulmamız gerekiyor. Çalışmaya dair da­ ha zengin ve doyurucu bir kavram bulunmasında ısrar etme­ diğimiz sürece, bir kişinin değerini yaptığı işle ölçmek veya is­ tihdam yaratmanın başarılı bir ekonominin emaresi olduğu­ nu düşünmek gibi yanlış düşüncelerin etkisinde kalmaya de­ vam edeceğiz. Bunların gerçekleşmesinden en çok prekarya kazançlı çı­ kar. Prekaryadakiler ücrete dönüşmeyen birçok iş yaptığı gibi ne üretken ne de insanın hoşuna giden işlerin çoğunu da yine prekarya yapıyor. Ne kadar iş yapıldığına dair daha iyi istatis­ tiklere ihtiyacımız var. lşte o zaman tanımlanabilir bir ‘iş’te ça­ lışmayanların tembel ya da sosyal yardım paraziti olduğunu id­ dia edenlerle dalga geçebiliriz. Önce prekaryamn devlet bürok­ rasisi ve başka kurumlarla ilgilenirken ne kadar zaman harca­ dığına bir bakalım. Emeğin tamamen metalaşması lşçici taraflar her ne kadar ‘Emek meta değildir’ dese de eme­ ğin tamamen metalaşması şart. insanları zorla çalışmaya itmek, maaşlarım düşürmek ve onların maaşlarıyla beraber başkaları­ nın da maaşlarını düşürmektense, insanların uygun teşvikler­ le cezbedilmesi gerekiyor. lddia edildiği gibi etrafta girilebile­ cek işler var ve kimse o işlere girmiyorsa, o zaman bırakın işin ücreti, işveren doldurmaya çalıştığı pozisyonun ödemeye hazır olduğu ücrete değmediğini anlayıncaya kadar ya da insanlar o işe girmeye heveslenene kadar yükselsin. Hükümetler başka pi­ yasalar için uyguladığını iddia ettiği kuralları çalışma piyasaları için de uygulasın. Doğru dürüst bir metalaşma için fiyatın şeffaf 267 olması ve tamamen paraya tahvil edilmesi gerekir. Bu, çalışılan şirketin sağladığı yardımların aşama aşama kesilip piyasa seçi­ miyle satın alınacak yardımlara dönüştürülmesi anlamına gelir. Toplumsal dayanışma ilkelerine saygı duymak ayn bir şekilde ele alınabilir. Parasal olmayan yardım biçimleri de önemli eşit­ sizlik biçimleri doğurabilir ve verimli çalışma piyasalarına kar­ şıt bir nitelik taşır. Prekaryanın bu tarz yardımlar alma ihtima­ li hiç yoktur. Söz konusu yardımlar maaşlılara ya da sayılan gi­ derek azalan imtiyazlı bir çekirdek çalışan grubuna gider. Piya­ salaşmayı teşvik etmek için bu tip yardımların maddi gelirlere göre daha fazla vergilendirilmesi gerekir. Halbuki şu anda para­ sal olmayan yardımlar vergiden kaçma yollarından birisi. Ayn­ ca vasfın uygulanması, emek ve zamanla bağlantılı olarak öde­ me sistemlerinin şeffaf olması gerekir. Bu anlamda saatlik ücret alan işçilerin daha mutlu olduğunu gösteren araştırmalar man­ tıklı zira bu ödeme biçimi en şeffaf olanı. Düzgün bir metalaşma, ilerici bir adımdır. Sosyal eşitlik pers­ pektifi ve prekaryanın bakış açısından doğum iznini bir düşü­ nün. lzne ayrılan kadın maaşlı olarak çalışıyorsa, maaş alıp izne ayrılabildiği gibi ücretinin çoğunu da hükümet öder. lngilte­ re’de kadınlar otuz dokuz haftaya kadar ücretlerini alıp bir yıla kadar izne ayrılabiliyor. Erkeklerin de iki haftalık izne ayrılma hakkı var ve çocuk beş yaşını doldurana kadar ebeveynlerden herhangi birisi ücretsiz izne ayrılabiliyor. Çalışanların doğum ücretlerinin çoğunun hükümet tarafından karşılandığını dü­ şünecek olursak, bu sosyal yardım aslında gerici bir yapıya sa­ hip ve maaşlıları kayırırken, prekaryanın aleyhine oluyor. Her ne kadar işçici anlayışa sahip olanların hoşuna gitse de, böylesi bir yardımı kaç düşük gelirli alabilecek durumda? lngiltere’nin Eşitlik ve lnsan Haklan Komisyonu bu hakka sahip olabilmek için belli bir süre çalışmış olma şartını kaldırmayı ancak 2009 yılında önerdi. Halbuki prekaryaya dahil olan kadınlar hamile­ likleri döneminde bir süre işsiz kalıyor. Daha sonra iş bulma­ lan pek muhtemel olmadığı gibi doğum izni hakları da bulun­ muyor. Oysa prekarya da herkesin sahip olduğu haklardan ya­ rarlanmalı. Evrensellik önemli. 268 Bu da bizi bir sonraki talebe götürüyor: İşe araçsal yaklaşıl­ malı ve düzgün bir ticari işlem muamelesi yapılmalı. İşin temel mutluluk kaynağı olduğunu ve çalışmanın güzelliklerini tat­ mayı reddedenlerin çalışmaya zorlanması gerektiğini söyleyen­ lere kendi işlerine bakmaları gerektiği mesajı verilmeİi. Prekar­ yadaki çoğu kişi için iş nirvanaya ulaşma anlamına gelmiyor. İşin mutluluk kaynağı olduğunun söylenmesi, onu aslında hiç olmadığı bir şey olarak sunmak demektir. İşler, birisi bir şey yapılmasını istediği için yaratılır. En azından bunun böyle ol­ ması gerekir. Bırakalım bari düzgün bir şekilde metalaştırılsın­ lar. Eğer piyasa ekonomisinin kuralı buysa, bu kural emek da­ hil bütün metalar için geçerli olsun. Mesleki özgürlük Prekarya, kişisel gelişim ve tatmin sağlayacak şekilde fark­ lı iş ve çalışma biçimlerini bir araya getirerek bir meslek his­ si geliştirmek ister. İşlerle gelen talepler giderek yoğunlaşıyor. Pek çok değerli çalışma biçiminin stresli koşullarda yapılma­ sı da söz konusu. Dolayısıyla oyun giderek boş zamanın yeri­ ni doldurur hale geldi. Hizmet sektörüne dayalı toplumdaki en önemli şeylerden birisi zaman. İşe araçsal yaklaşmak yerine, hayatın en önemli unsuruy­ muş gibi yaklaşmamız söyleniyor. İş dışında daha tatmin edici ve toplumsal olarak değerli çalışma biçimleri de var. İş sahibi olmanın gerekli olduğunu ve kimliğimizi tanımladığını söyler­ sek, iş sahibi kimseler strese girecektir zira sadece işlerini kay­ betmekten değil, onunla gelen toplumsal değer, statü ve hayat standardını kaybetmekten de korkmaktadırlar. 2009’un son döneminde ABD Merkez Bankası eski başkan yardımcılarından Alan Blinder Wall Street]ournal’da şöyle yaz­ mıştı: ‘Amerikalıların aklında şu an sadece üç şey var. İş, iş, iş’. Blinder, bu görüşünü desteklemek amacıyla herhangi bir öngö­ rüsünden bahsetmiyordu. Ancak insanların çoğunluğu işlerine sıkı sıkıya tutunarak kendini güvende hissediyorsa, o zaman iş­ lerin hayati derecede önemli ve stresli olması kaçınılmaz olur. 269 Bunun sağlıksız ve gereksiz olduğunu söylemek ütopik değil. İşlerden bir fetiş yaratmayı artık bırakmamız gerekiyor. ‘İstihdamsız büyüme’ ve hatta ‘istihdam azalmasıyla büyü­ me’nin de gösterdiği gibi zengin ülkelerdeki ekonomik büyü­ menin daha fazla işe ihtiyaç duyduğu o kadar da açık değil. Üs­ telik suni bir şekilde istihdam yaratılması ile büyümeyi artır­ mak, ekolojik açıdan yıkıcı olabilir. Sonuç olarak ücretli eme­ ğe dayalı istihdam, kaynakların tüketilmesini gerektirir. Halbu­ ki yeniden üretmeye ve kaynakların korunmasına yönelik ça­ lışma biçimleri de mevcut. İş değiştirme süreçlerinde çalışma hakkı daha da kuvvetlen­ dirilmeli. Bu, insanların doğrudan piyasaya tabi olmayan işler yapmasının kolaylaştırılması ve buna dair fırsatların eşitlenme­ siyle mümkün olabilir. Bir yandan bu tarz işlere yönelik ihtiyaç artsa da, bunları yapmaya en uygun kişiler varlıklı olanlar zira bunu yapmaya zamanlan ya da doğrudan satın alabilme güçleri var. Bu aslında bir yandan gizli bir eşitsizlik biçimi çünkü hali­ hazırda avantajlı olan kişiler, daha fazla avantaj elde etmek için de elverişli bir konumdalar. ABD’de 2008 sonrasındaki ekonomik durgunluk, doğrudan ücretli emek olmayan çalışma biçimlerini de artırdı ancak bu ironi çok da fark edilmedi. Örneğin binlerce kişi, gönüllü iş­ lerle ilgili Volunteemyc.org sitesine üye oldu. Bu kısmen Baş­ kan Obama’nın toplumsal ruhu canlandırması amacıyla yap­ tığı kamusal hizmet çağrısına bir cevap niteliği taşıyordu. Biz bunun öyle olmasını umsak da böylesi işler için inisiyatif ya da fırsat yaratmak konusunda hiçbir partinin stratejisi yok. Dolayısıyla insanların gönüllülüğe hevesli olması, toplum­ sal açıdan değerli işler yapmaya dair bir arzu olduğunun da göstergesi. İşten çıkarılmak özgürleştirici olabilir. Bu anlam­ da prekaryada olmak aslında çift yönlü bir deneyim. Hannah Arendt’in (1958) de korktuğu gibi bir işe bağlı olmak, istih­ dam toplumunun aslında kabusu. Organik aidiyet, bir yan­ dan da insanın geleceğini engeller hale geliyor. Ancak ekono­ mik güvencesizlik de daha iyi koşullar anlamına gelmiyor ve prekaryayı gönüllü işler ya da sosyal hizmetler yapamaz ha270 le getiriyor zira prekaryanın borçları ve güvencesiz hali buna izin vermiyor. lnsanlann gönüllülük için sıraya girmesi, on yıllar boyun­ ca ‘çalışmak eşittir iş’ anlayışına maruz kalmasaydık, iş olarak gördüğümüz şeyleri gönüllü olarak yapmak konusunda bir ar­ zunun varlığını gösteriyor. Hem Polanyi ( [ 1944] 2001) hem Arendt bunu anlamış ancak bunu politika alanına taşıyamamış­ tı. Polanyi metalaşmadan sıkıntı duyuyor Arendt ise insanın bir işin esiri olmasına veryansın ediyordu ancak ikisinin de çalış­ ma ve boş zaman toplumuna nasıl ulaşabileceğimiz konusunda bir vizyonu yoktu. Küreselleşmenin ardından şimdi ilerleyebil­ mek için önümüzde bir fırsat var. Yeni kurulan sivil toplum örgütlerinin isimleri umut veriyor: New York Umursuyor, ‘Ablalar ve Ahiler’, Anakök Vakfı. Yete­ nek ve heveslerinin ancak bir kısmını kullandıkları işten çıkan profesyoneller, atıl durumdaki yeteneklerini ve ilgilerini değer­ lendirecek alanlar buldular. Uzmanların düşük ücretli işçilere finansal konularda yardımcı olduğu Mali Klinik adlı örgütü dü­ şünün. Bunlar, öbür türlü prekaryaya düşme ihtimali olan pro­ fesyoneller. Hükümetin de kendine özgü bir rolü oldu. Genç gönüllüler­ le bir yıllığına çalışan AmeriCorps, üniversite mezunlarını dü­ şük gelirli yerleşim bölgelerine öğretmenlik yapmaya gönde­ ren Teach for America ve Volunteemyc.org bunlara verilebile­ cek örneklerden bazıları. 2009 ortalarında ABD’deki kar ama­ cı gütmeyen kurumların 9.4 milyon çalışanı ve 4. 7 milyon da gönüllüsü vardı. Üstelik şirketler, çalışanlarının kamu hizme­ ti için izne ayrılmasına müsaade ediyordu. Bunlar, yeni bir top­ lumsal eğilime işaret ediyor olabilir ancak işten çıkarma etki­ sinin olması kaçınılmaz gibi. Örneğin 2009’un ilk çeyreğinde ABD’de on bin avukat işten çıkarıldı ve nominal ücretlerle ka­ mu çıkan gözeten gruplarda karşılıksız iş yapmak durumunda kaldılar. Mart 2009’da ABD Kongresi Edward Kennedy Ameri­ ka’ya Hizmet Yasası’nı çıkardı ve 1993’te başlatılan ulusal hiz­ met programının kapsamlı bir reforma tabi tutulmasını sağladı. Yasayla AmeriCorps üç kat büyüdü ve yedi milyon kişi bir son271 raki yıl toplum gönüllüsüne dönüştü. Yasa net bir şekilde ‘bir daha bursu’ ile yaşlı Amerikalıları mobilize ederek onlara eği­ tim, sağlık ve kar amacı gütmeyen kurumlarda işletme alanla­ rında ‘ikinci kariyer’ şansı verdi. Elli yaşın üzerindeki Amerika­ lıları temsil eden AARP’nin Ocak 2009’da yaptığı ankette yaşlı nüfusun dörtte üçünün vaktini paradan ziyade sosyal hizmet­ ler için harcamak istediğini ortaya koydu. Gönüllülük dışında mahalle ve bakım hizmeti temelli başka gönüllülük biçimleri de var. Modem toplumdaki pek çok in­ san akrabaları, arkadaşları ve tanıdıklarıyla fazla ilgilenemedik­ lerini ve gerektiğinde de onlardan çok az yardım alabildikleri­ ni hissediyor. Bunun adını çalışma koyalım ve meslek fikrimi­ zin içine yerleştirelim. Özetle mesleki özgürlük, prekarya için fırsat eşitliğini gerek­ tirir. Aynca başka insanların, devletin aralarında ahlaki ya da ekonomik olarak karşılaştırma yapmadığı birtakım iş ve çalış­ ma pratiklerini mesleki kariyer algılarına inşa etmesi de mesle­ ki özgürlüğün oluşma şartlarından birisidir. Çalışma hakları Prekarya, ’emek hakları’ denilen hakların enstrümanlarının, çalışma haklarının geliştirilmesi ve savunulmasının araçları­ na dönüştürülmesini talep etmelidir. lşi yapan insanların gi­ derek çalışan kategorisinde olmadığı bir dönemden geçiyoruz. Haliyle sırf emek temelli haklan olsun diye çalışanları karma­ şık şekilde tanımlamak doğal bir duruş değil. Çalışma hakları­ nın ’emek’ ve ‘sermaye’ arasındaki ilişki dışında işçiler ve mes­ leki gruplar arasında kabul edilebilir pratiklere dair kurallar ge­ tirmesi lazım. Bu açılardan bakıldığında prekarya dezavantajlı konumda ve prekaryaya ses verecek bir ‘işbirliğine dayalı söz­ leşme’ rejiminin, işveren ve çalışanların temsilcileri arasındaki toplu sözleşme rejimine ek olarak kurulması gerekiyor. Bu ko­ nuya daha sonra döneceğiz. Prekarya uluslararası çalışma haklan rejimi kurulmasını da talep etmeli ve buna Uluslararası Çalışma Ôrgütü’nün baştan 272 aşağı reforma tabi kılınmasında başlanmalı. Bunun nasıl yapı­ labileceğini daha önce yazmıştım (Standing, 2010). Düzgün bir küresel kurum olmadığı sürece, prekaryanın sesi ya kısılacak ya da hepten görmezden gelinecek. Doğrudan ücretli emek olmayan çalışma pratiklerinin, çalış­ ma haklan kapsamına girmesi gerekir. Örneğin insanlann dev­ letin patemalist öğütleriyle hareket etmektense parasal ve fi­ nansal idare konusunda kararlannı kendilerinin vermesi bek­ leniyorsa, o zaman bu insanlann bilgiye ve profesyonel yardı­ ma ucuz yollardan erişiminin sağlanması ve bu insanların ka­ rarlannı verebilecekleri kaliteli zamana sahip olması gerekir. Bakım hizmeti, henüz yasa ve diğer sosyal koruma pratikle­ riyle desteklenen bir hak sahası değil. Bu, başkalanna bakma işi açısından üç cephede birden prekaryadaki kadınlar için özel­ likle önem taşıyor. Ancak aynı zamanda başkalarına bakıyor olmanın önemini kavrayan erkekler için de önemli. Dolayısıy­ la çalışma haklarının kazanılmasına dair bir gündem içerisin­ de bakım hizmeti verenlerle alanlann yanı sıra bütün aracılann düşünülmesi gerekiyor zira bütün bu insanlar sömürü, baskı ve kendi kendini sömürme pratikleri nedeniyle sıkıntı yaşayabilir. Bir toplumsal faaliyet olarak çalışmanın aynı zamanda bir hak alanı olması gerekiyor. Özellikle 2008’den bu yana gönül­ lü ve toplum temelli işlerin nasıl yaygınlaştığını gördük. An­ cak bu tip işlerin bir azınlık için imtiyazlı bir faaliyet, başkala­ n için de bir çalıştırma programı aracı olması riski var. Üstelik emekliler ve eksik istihdam edilen işçiler, gelir elde etmek açı­ sından bir işe bağımlı işçilerin de verdiği hizmetlerin sağlandı­ ğı piyasaya girdiğinde, etkin bir şekilde destek almış oluyor. Bu durumda gönüllülerin varlığı, prekaryanın ekonomik fırsatla­ nnı azaltıyor. Son olarak çalışma haklannın birtakım etik kodlar içerdiğini söyleyelim. Her mesleki grubun bu tarz kodlan olmalı ve üye­ lerinin bu kodlan uygulamasını sağlamalı. Maalesef muhasebe­ ciler gibi güçlü meslek gruplannda bu tarz kodlar yok ve do­ layısıyla bu tip meslek gruplannın içerisindeki açgözlü elitler, etik kaygılan bir kenara bırakıp büyük paralar kazanıyor ve da273 ha alt kademelerdeki meslektaşlarını küçük düşürüyor. Ban­ kacılık gibi kolektif bir etik geleneğinden yoksun olan meslek grupları, çok açık bir şekilde finansal krizi derinleştirdi. Pre­ karya, etik kodların her meslek grubunun ve ekonomik faali­ yetin bir parçası olmasında ısrarcı olmalı. Çalıştırma programları ve şartlılıkla mücadele Prekarya, içinde olduğu durumla alakalı olarak insanlara ra­ hatsızlık vermezse, hayata dair kaygılan faydacı demokrasiler­ de görmezden gelinecektir. Prekarya örgütlü olmadığından ço­ ğunluğun tiranlığına dayalı bir yönetim sistemi hayata geçiri­ lebilir veya insanların birbirinden kopuk olmasından ve siya­ si süreçte sesleri çıkmadığından dolayı görmezden gelinebilir. Şu an durum bundan ibaret. Sonuç olarak, ortalama seçmenle­ ri veya siyaseti finanse edenleri mutlu eden politikalar genel­ de hüküm sürüyor. Bununla mücadele etmek için prekaryanın kurumsal düzeyde temsil ediliyor olması ve politikaların etik ilkeler çerçevesinde yapılmasını talep etmesi gerekir. Şu anda, birkaç yürekli sivil toplum örgütünün ancak zaman zaman dol­ durmaya çalıştığı kurumsal bir boşluk var. ABD, İngiltere, İsveç, Avustralya, Almanya ve başka ülkeler­ de uygulamaya geçirilen çalıştırma programlarını bir düşünün. Özü itibarıyla işsizlerin kendileri için tasarlanan işlere girme­ si veya mevcut sosyal yardımlardan vazgeçmeleri bekleniyor. Üstelik muhtemelen bir tür veri toplama sisteminde hayatla­ rının geri kalan kısmında ‘beleşçi’ olarak kodlanıyorlar. İstih­ dam edilen çoğunluk bunun adil olduğunu düşünebilir ancak benzer bir pratiğin kendilerine ya da çocuklarına uygulanması­ nı kabul etmezler. Maalesef faydacılığın hakim olduğu bir du­ rumda eşitsizlik görmezden gelinir ya da doğrudan reddedilir ve çoğunluk mutlu olur. Devlet, insanların işe yerleştirilmesini ticari firmalara bırak­ mış durumda. Söz konusu şirketlere, işe yerleştirilen işsiz sayı­ sı ya da iş talep edenlerin sayısındaki azalma üzerinden ödeme 274 yapıyor. Bir zamanlar kamu hizmeti olan bu pratiğin ticarileş­ miş olması, ahlaki açıdan tehlikeli. Zira şirketlerin devreye gir­ mesiyle bunun artık ne hizmet ne de kamusal olma niteliği ka­ lıyor. Aracı bir şirket söz konusu ve piyasa ekonomisinde şir­ ketin varlık sebebi kar etmektir. Şu senaryoyu bir düşünün. Bir iş bulma bürosu, kendi geliri­ ni artırmak için birisinin çabucak bir işe girmesini istiyor. Şeh­ rin öte tarafında asgari ücret veren bir iş var. lş çok güzel değil ama yine de kişi işe gidip gelme ve başka masraflar nedeniyle işi kabul edemiyor çünkü yolda geçen zaman nedeniyle ailesiy­ le vakit geçirmesi zorlaşıyor ya da bütün hayatını geliştirmek için harcadığı vasıflarla iş arasında bir bağlantı yok. Dolayısıyla bu adam hemen ‘iş istemiyor’ diye kodlanır. ABD’yi taklit eden lngiltere’deki yeni yasalar çerçevesinde birisi böyle üç iş redde­ derse, üç yıl boyunca yardım alamıyor. Bu karar adil bir otu­ rumdan sonra falan değil, sürecin savcısı, hakimi ve jürisi ko­ numundaki iş bulma bürosu tarafından alınıyor. Devlet bura­ da mutlu çünkü sosyal yardımlarda kesintiye gidilmiş oluyor. Adamınsa kendine verilen cezayı temyiz hakkı falan yok. Bu da bir vatandaş olarak geleceğini tehlikeye soktuğu gibi adamı da güvencesizlik tuzağına itiyor. Azıcık adalet bilinci olan hiç kimse böylesi bir süreci ne ken­ disi ne de akrabalan için ister. Ancak sorun bizzat insanın ken­ disinin olmadıkça yahut böylesi kurallar mevcut adaletsizlik­ leri düşünmeleri için dikkatlerine sunulmadıkça bu işler böy­ le sürüp gidiyor. Benzer bir şekilde lngiltere’de hükümet, kapasite yetmezliği­ ne dair tıbbi testleri Atos Origin adlı bir şirkete verdi. Şirket de anında, sosyal yardım talep edenlerin dörtte üçünün çalışabile­ cek durumda olduğuna ve bu yüzden aldıklan yardımlann üçte bir oranında azaltılmasına karar verdi. Yardım talep edenlerin çoğunun itiraz konusunda gözü korkmuş olsa da bazı bölgeler­ de temsilciler seçildi. Birkaç ay içinde temyiz başvurulan oldu ve bunlann % 40’ı başarıya ulaştı. Doktorlar, BBC’ye verdikle­ ri demeçte düşük fatura yazmak ve hastalan sağlıklı göstermek konusunda yoğun baskı gördüklerini söyledi. 275 lngiltere’nin yoksul mahallelerinden Islington’da gönüllüler­ den oluşan Islington Hukuk Bürosu’na göre temyiz başvurula­ rında % 80’lik bir haşan var (Cohen, 2010). Bu tarz oluşumlar, kamu politikalarının bir parçası haline gelmeli. Ayrıca, koru­ naksız bireylere kötü davranılmasının engellenmesi için, tem­ yiz başvurusu yapanların istihdam bürolarında da temsil edil­ mesi şart. Sonuçta temyize gitmek riskli, masraflı ve vakit alan bir süreç. Ayrıca her yer, yerel düzeyde avukat ve aktif gazete­ cilerin olduğu Islington gibi değil. Prekarya, demokratik şeffaf ilkelerin, politikaların geliştiril­ mesi ve uygulanmasının her anında hayata geçirilmesini talep etmeli. Koşulluluğa dayalı ticarileşmiş sosyal politikalardan, özgürlük ve evrensellik ilkesine karşı olduğu gerekçesiyle ge­ ri adım atılmalı. İşler o kadar mükemmel olsa, insanlar iteklen­ mek yerine zaten doğal olarak harekete geçerlerdi. Aynı şekil­ de hizmetler o kadar hayatiyse, o zaman bırakalım insanlar eği­ tim ve ucuz yollardan bu hizmetlere erişebilsinler. Örgütlenme özgürlüğü: Prekaryanın özneliği Bu mesele bizi doğrudan özgürlüğün doğasına götürüyor. Öz­ gürlük, başkalarına zarar vermeme uyarısına kulak asılarak da olsa, istediğimizi yapma yetisinden ibaret bir şey değildir. Öz­ gürlük, onu gerçekleştirmek için girilen bir toplumun parçası olmaktan ileri gelir. Eylemlerle açığa çıkar, yüksekteki bir oto­ riteyle ya da kutsal taş tabletlerle değil. Prekarya, aslında neoli­ beral anlamda özgür. Birbiriyle rekabet etmek, tüketmek ve ça­ lışmak açısından serbest. Ancak kendisine ne yapması gerekti­ ğini sürekli salık veren patemalist anlayışa sahip olanlar ya da rekabet düşkünlerinin azarlanabileceği mesleki bir yapı içeri­ sinde değil. Prekaryanın ortak bir sese ihtiyacı var. Avrupa Bir Mayıs ha­ reketi, basit düzeyde muhalefetin daha kolektif bir eylemi ön­ celemesi açısından aslında bir işaret fişeği. Artık prekaryamn işverenlerle, aracılarla ve her şeyden önce hükümet temsilcile276 Tiyle sürekli olarak pazarlık etmesini sağlayacak örgütlerin za­ manı geldi. Önümüzdeki ilk görev, özel alanın kontrolünün tekrar ele geçirilmesi. Prekarya kamusal alanlarda yaşıyor ancak gözetim ve demokrasi dışı yönlendirmelere karşı korunaksız. Bu an­ lamda prekaryanın, herhangi bir kurumun kişiye karşı kulla­ nabileceği bilgilerin görülmesine ve bu bilginin düzeltilmesi­ ne olanak tanıyan düzenlemeler talep etmesi, firmalardan her­ hangi bir güvenlik ihlalini eski çalışanlara bile bildirmesini is­ temesi gerekiyor. Aynca kurumlann üçüncü bir tarafça bilişim güvenliği denetiminden geçirilmesinin yanında bilgilerin sak­ lanmasının belli süreyle sınırlandınlması ve sadece bazı davra­ nışlara dayanarak veri profillemesi yapılmasının engellenmesi de prekaryanın talepleri arasında olmalı. Veri koruması ve bil­ gi özgürlüğü yasalan doğru yönde atılan adımlar ancak yeter­ li değil. Prekaryanın güçlü ve aktif bir şekilde sesini duyurma­ sı şart. Prekaryanın, özel alanın korunması ve güçlendirilmesi­ nin yanında yanlış bilginin düzeltilmesi hakkı gibi bir gündem etrafında mobilize olması gerekiyor. Prekarya, etrafta meydana gelen ekolojik yıkımla ilgili olarak giderek öfkelenecek. İnsanların neden olduğu iklim değişikli­ ğini reddedenler, aşın sağ ve popülizmi kullanan hükümetlerin kirliliği bahane ederek devletin gücünü artırmayı planladıkla­ nna dair söylemi güçlendirdi. Prekarya bu konuda uyanık ol­ malı. Ancak gelir güvencesinin kaynağı olarak gösterilen işlerin giderek azalması ihtimali ve ucu kendilerine dokunduğu söy­ lenen düşük büyüme oranı nedeniyle korkuyor. Zengin ülke­ lerde ise prekaryaya, artan üretim maliyetleri nedeniyle istihda­ mın yoksul ülkelere kaymasının hızlanacağı söyleniyor. Geliş­ mekte olan ülkelerde ise enerji kullanımını azaltmaya yönelik önlemlerin, istihdam yaratılmasını yavaşlatacağı iddia ediliyor. Yani prekaryaya her yerde statükoyu kabullenmesi söyleniyor. Prekaryanın dünyada önceliğin çevreye değil istihdama verildi­ ğini anlaması şart. Bu durumu geri çevirmek için, istihdam ar­ tınlmasına daha az bağımlı olmamız gerekiyor. Çalışma ve boş zaman alanlarında prekaryanın sesi güçlü 277 değil. llkesel olarak sendikalar, prekaryanın çıkarlarını tem­ sil edebilme maksadıyla yeniden düzenlenebilir. Ancak bunun çok da muhtemel olmadığını düşünmek için birkaç neden var. Sendikalar daha fazla iş ve üretimden daha fazla pay için müca­ dele ediyor. Yani ekonomik pastanın daha büyük olmasını ta­ lep ediyorlar. Sendikalar tanım gereği mücadeleci ve ekonomi odaklıdır. İşsizlere, bakım hizmetini ücretsiz yapanlara ve çev­ re meselelerine dair de sözleri vardır. Ancak ne zaman üyeleri­ nin çıkarları ve sosyal ya da ekolojik meseleler arasında bir ça­ tışma olsa, tavırlarını sendika üyelerinden yana koyar. Bu ne­ denle ilerici kişilerin, sendikaların işlevlerine zıt bir rol üstlen­ mesini ummaktan vazgeçmesi gerekiyor. Yeni bir kolektif yapının ‘işbirliğine dayalı sözleşme’nin ge­ tirdiği zorlukla yüzleşmesi gerekiyor (Standing, 2009). Böylesi yapıların prekaryanın yapmak zorunda olduğu bütün emek ve çalışma biçimlerinin yanında toplumsal arzularını da göz önü­ ne alması gerekiyor. Yine söz konusu yapıların işveren, aracı­ lar, geçici istihdam büroları ve özellikle toplumsal hizmetler ve gözetim faaliyetlerine bakan devlet kurumlarına karşı bir pa­ zarlık kapasitesi geliştirmesi şart. Aynı zamanda bu tip yapı­ ların başka işçilerle olan meselelerde prekaryayı temsil edebil­ mesi gerekiyor. Zira prekaryanın çıkarlarıyla, sendikayla temsil edilmesi muhtemel maaşlıların ya da esas çalışanların çıkarları bir değil. Bu bahsettiğim yapıların aynca toplumsal hareketlili­ ği kolaylaştırması ve şu anki halinden daha düzenli ve uygula­ nabilir kılması gerekiyor. Ancak, hizmet sağlayıcılarının kolektif olmasının piyasa­ yı bozduğu ve tekelleşme karşıtı temellere dayalı olarak engel­ lenmesi gerektiğine dair neoliberal tuzaktan kaçmamız gereki­ yor. Neyse ki bazı ülkelerde ortaya çıkan ve ümit verici model­ ler var. Bunlardan birisi, daha fazla esnek katılımı mümkün kıl­ malan için modernize edilen işçi kooperatifleri. Polanyici bir mesaj şöyle söylerdi: Küreselleşmenin krizin­ den sonra ekonomiyi topluma tekrar yerleştirmeyi amaç edin­ miş oluşumlar, bir yandan eşitlikçiliği geliştirirken prekarya­ yı da düşünmek açısından uyumsuzluğa izin verebilmelidir. 278 Bu bakımdan kooperatifçiliğin ilkelerinin sağlayabileceği bir­ takım şeyler var. tlginçtir ki İngiltere Başbakanı David Came­ ron, polis, mahkemeler ve hapishane hizmetleri dışındaki ka­ mu hizmetinde çalışan işçilerin ilgili hükümet birimiyle sözleş­ me yaparken kendi örgütlerine sahip olabilmeleri ihtimalinden bahsetmişti. Böylesi bir adım, lonca sosyalizminin modem bi­ çimini getirebilir ve mesleklerin yönetimini meslek odalarına bırakabilir. Karşılaşılacak zorluklarsa şeffaflık, ihalede yüksek teklif verilmesi, kabul edilen sözleşmelerde hesap verilebilir­ lik, gelir dağılımı kurallarının yönetişimi, çalışma imkanları ve şirket içi terfiler olacaktır. Yetki alanında ve başka hizmetler­ le ilişkilerde birtakım problemler çıkacaktır. Bir hizmet, işten tasarruf sağlayan teknik bir değişimle nasıl başa çıkardı acaba? Şubat 2010’da bu fikri gündeme getiren David Cameron, çağrı merkezlerini, toplum sağlığı ve hemşire ekiplerini, hasta­ nelerin patoloji departmanları ve hapishanelerdeki rehabilitas­ yon ve eğitim hizmetlerini örnek verdi. Bu liste birtakım soru­ lan da beraberinde getiriyor. ‘lşçi kooperatifi’ olarak tanımla­ nan grubun büyüklüğü ne olmalı? Örneğin yerel bir bölgedeki Ulusal Sağlık Hizmeti hastaneleri bir grup olarak seçilse, fark­ lı gelir ve teknik becerilere sahip gruplara gelirin ne kadarının gideceğinin belirlenmesinde sorun yaşanır. Mesela alınan pay, orantılı olarak mı belirlenecek? Yoksa paylar, vasıf veya işe har­ canan zamandan bağımsız olarak eşit mi dağıtılacak? Koopera­ tif birimi sadece doktorlar, hemşireler ya da patoloji bölümle­ riyle sınırlı ve haliyle küçük olursa, o zaman kurallar da daha kolay belirlenir ancak içeride yapılacak herhangi bir değişikli­ ğin, grup içindeki bireyler açısından sonuçlan da olacaktır. Ha­ liyle daha iyi ya da daha ucuz bir hizmet sunulmasına dair deği­ şikliklere direnilmeli ya da en baştan hiç gündeme alınmamalı. Entegre sosyal hizmetlerle ilgili sorun, bütünü oluşturan parçaların parasal değerini belirlemekte yatıyor. Yani mese­ la tıbbi hizmetlerin değerinin % 70’ini doktorlar ve kalan % 30’unu da hemşireler mi hak ediyor? Yoksa 60-40 veya 8020 şeklinde mi belirlenmeli? Hükümet departmanlarının ko­ operatiflerle pazarlık edeceği düşünüldüğünde, alınan payla279 nn demokratik olarak belirlenmesi gerektiği söylenebilir. An­ cak bunu söylerken, işlem maliyetleri dahil olmak üzere müza­ kerelerin olası alanlannı düşünmemiz gerekiyor. Zira birbiriy­ le bağlantılı meslek gruptan arasında meşru gerilimler olacak­ tır. Hemşirelik hizmetleri % 70’e 30 şeklinde kadrolu hemşire­ lerin işine gelecek şekilde tahsis edildiğinde, hemşire yardımcı­ lannın nasıl tepki vereceğini bir düşünsenize. Ancak tartıştığı­ mız bu ön�ri, ideal anlamda işbirliğine dayalı sözleşme modeli­ ne doğru bir adım niteliği taşıyor. Aynca, hizmet sektörüne da­ yalı bir toplumda sadece bireyler olarak değil, bir gruba gönül­ lü olarak katılmış ve kimlik hissine sahip insanlar olarak var ol­ duğumuz fikrine dayanıyor. Tarihsel olarak 19. yüzyıldaki ar­ kadaş canlısı toplumlara, ortak yaşam alanlanna ve meslek lon­ calanna kadar gidiyor. lyi çalışabilmek için bir dizi hak olmalı ki insanlann, kendi profillerinde ya da çalıştığı işyerlerindeki değişikliklere uyum sağlayabilmeleri için gerekli esneklik ve gelir güvenliği sağlana­ bilsin. Eski istihdam güvenliği modelinin yeterince anlaşılama­ yan sorunlanndan birisi şuydu. Şirket yardımlan ve kişinin el­ de ettiği gelir, firmada kalınan süreye bağlı olarak artıyordu ve bu nedenle insanlar, başka bir yere geçmeleri kişisel ya da or­ ganizasyonel açıdan daha avantajlı olduğunda, işlerine yapışıp kalıyordu. Dolayısıyla altın kafes ağırlaşıyordu. İşbirliğine da­ yalı kooperatif övgüye değer ancak mesleki hareketliliği kon­ trol etmeye dair bir başka araç haline gelmemeli. Kooperatifler dışında prekaryaya hizmet edebilecek bir baş­ ka kurum da geçici işçiler derneği. Bunun farklı farklı çeşitleri var. New York’taki Serbest Çalışanlar Sendikası, üyelerine bir dizi hizmet sağlıyor. Kanada’da da yasal mevzuat konusunda yardım sağlayan bir demek var (Standing, 2009: 271-3). Hin­ distan’daki SEWA (Kendine Çalışan Kadınlar Derneği) da bir üçüncü model olabilir. Ortaya başka oluşumlar da çıkıyor ve ilerici siyasetlerin bunlan desteklemesi gerekir zira bu dernek­ ler mesleki özgürlüğe yeni bir anlam verecek. Her şeyden öte, esnek çalışma piyasaları ve her şeye karış­ maya çalışan devlet, prekaryanın politika üretilen kurumlar280 da bir sese ihtiyacı olduğunu gösteriyor. Maaşlı kesim kendi­ sini bürokrasi ve karmaşık idare prosedürlerine karşı nasıl ko­ ruyacağını biliyor ve kendini savunabilir. Ancak prekarya de­ zavantajlı durumda. Gerçi prekarya içindeki çoğu kişi güven­ cesiz konumda ancak başkalarının bunların yanında bazı deza­ vantajları da var. Örneğin lngiltere’de kapasite yetersizliği yar­ dımı alan her beş kişiden ikisinin zihinsel olarak hasta oldu­ ğu söyleniyor. Buna bir de eğitimsiz kişileri, yeterince dil bil­ meyen göçmenleri eklediğinizde, bu insanların politika üreten yapılarda kendilerini duyuracak baskı gruplarına ne kadar ih­ tiyacı olduğu anlaşılır. Bütün bu insanların adil olmayan işten çıkarmalara ve ücretsiz ya da yeteri kadar karşılanmayan yar­ dımlara karşı çıkabilmesi, borçla mücadele edebilmesi ve sos­ yal yardım almayı adeta zorlaştırmak için tasarlanmış karmaşık süreçleri müzakere ederken bir yandan da mevcut sorunlarını çözebilmesi gerekiyor. Eşitliğin canlandırılması 20. yüzyılda eşitsizlik, kar ve ücretler açısından ele alınırdı. Sosyal demokratlar ve başkaları, yeniden dağıtımın, üretim araçlarının kontrol edilmesi, millileştirme veya vergilendirme ile yapılması görüşündeydi. Bu model gözden düştü ve sosyalistler ümitsiz durumda. Üretim araçlarının Çin’e gittiğini gören Amerikalı sosyalistlerin hazırladığı Sosyalizmi Yeniden Hayal Etmek adlı kitapta Barbara Ehrenreich ve Bill Fletcher (2009) şöyle diyordu: ‘Ey insanlar, bir planımız var mı? Buradan demokratik ve sürdürülebilir (en sevdiğiniz sıfatları ekleyin) bir geleceğe doğru çıkış var mı? Eğ­ ri oturup doğru konuşalım: Bize göre yok’. Daha cesaretli olmaları gerekiyor. Eşitlikçi değerler artık bu­ gün farklı bir yerde. Bayrak, üretim araçlarının net bir şekilde görülmediği ve dağınık olduğu hizmet sektörüne dayalı toplu­ mun yükselen sınıfı prekaryanın elinde. Her büyük dönüşüm, o dönemin önemli varlıklarına dair mücadelelere sahne olmuş­ tur. Feodal toplumlarda köylüler ve serfler, toprakla suyu kon281 trol etme mücadelesi vermişti. Sanayi kapitalizminde mücade­ le üretim araçlan, fabrikalar, gayrimenkul ve madenleri ele ge­ çirmek için yapıldı. İşçiler, idareyi müdürlere bırakmanın kar­ şılığı olarak düzgün çalışma koşullan ve kardan pay talep eder­ di. Bugünün hizmetlere dayalı toplumunda mücadele, beş de­ ğerli şeye eşitsiz erişim ve bu şeylerin kontrolü üzerinden şe­ killeniyor. Bu beş değerli şeyi şöyle özetleyebiliriz: Ekonomik güvenlik, zaman, kaliteli mekan, bilgi ve finansal sermaye. llerici müca­ dele bu beş unsur için olacak. Elitlerin ve maaşlılann finansal sermayenin çoğuna sahip olduğunu ve kendilerinden önceki nesillerden daha çalışkan ya da disiplinli olduklanna dair her­ hangi bir emare olmaksızın çok daha fazla gelir elde ettiklerini zaten biliyoruz. O kadar varlıklılar ki liyakat iddialannın hiç­ bir gerçekliği kalmıyor. Finansal sermayeden edindikleri geli­ rin denetimi, daha fazla özelleştirilmiş kaliteli mekan alabile­ cekleri ve vakitlerini ancak başkalarının hayal edebileceği şe­ kilde kontrol edebilecekleri anlamına geliyor. Bütün bu varlıkların yeniden bölüşümü konusunda sihirli bir formül yok. Her durumda kurumsal değişiklikler, düzen­ lemeler ve pazarlıklar gerekecek. Ancak yıllar boyunca tartı­ şılmış bir politika, pek çok bakımdan faydalı olacakur. Prekar­ yanın bu beş şeyden daha fazla nasıl pay alacağını tartışmadan önce ana meseleyi ve bunun etik rasyonelini tanımlayalım. Temel gelir Temel gelir önerisi, prekaryanın düzenlediği gösterilerin ço­ ğunda ön plana çıktı. Önemli taraftarlan olan bu önerinin uzun bir tarihi var. Şimdiye kadar pek çok isimle anıldı. En meşhuru ‘temel gelir’ oldu ancak buna ek olarak ‘vatandaşlık hibesi’, ‘sos­ yal pay’, ‘dayanışma hibesi’ ve ‘demografik gruba bağlı hibe’ gibi isimler de kullanıldı. Ben temel gelir ifadesini kullanacağım an­ cak şu ana kadar tartışmalara pek de konu olmayan arzu edilir nitelikteki iki amacı da hesaba katan biraz daha farklı bir versi­ yonunu dile getireceğim. 282 Temel gelir önerisinin özünde, bir ülkenin ya da toplumun her yasal sakinine, çocuklara ve yetişkinlere aylık mütevazı bir gelir verilmesi önerisi var. Bu öneriye göre her birey, istediği gi­ bi harcayacağı, engellilik gibi özel ihtiyaçlara göre de şekillen­ dirilebileceği bir miktar nakit paranın bulunduğu bir karta sa­ hip oluyor. Pek çok zengin ülke için bu öneri göründüğünden daha az radikal olacaktır çünkü aslında mevcut transfer plan­ larının konsolide edilmesi ve karmaşık, keyfi koşulluluğa bağlı diğer planların yenisiyle değiştirilmesi anlamına geliyor. Temel gelirin aile ya da hane gibi büyük bir gruba değil, her bireye ödenmesi öngörülüyor. Yasal olarak ikamet edenlere ve pragmatik nedenlerle bekleme süresinde olan göçmenlere de ödeme yapılması evrenselliğin gereği. Ödeme, kupon ya da ön­ ceden belirlenen yöntemlerle paternalist bir şekilde değil, kişi­ nin nasıl kullanabileceğine kendisinin karar vermesini sağla­ ması açısından nakit olarak yapılır. Dolayısıyla elde edilen te­ mel gelir, paranın nasıl kullanılacağına dair tepeden bir öneri­ den ziyade özgürce seçim yapma fikrine dayanır. Kişi yasal sta­ tüden çıkmadığı ya da cezası özel olarak belirlenmiş bir suç iş­ lemediği sürece devlet temel gelir hakkına el uzatamamalı. Ay­ nca ‘irade zayıflığı’ tartışmalarına neden olan lngiltere’deki Ço­ cuk Bakım Fonu’ndaki gibi tek kalemde değil, düzenli ve mü­ tevazı miktarlarda ödeme yapılmalı (Wright, 2006). Hibe, davranışa bağlı olarak koşullu olarak verilmemeli. So­ ru işaretleri uyandıran davranışlara dair her zaman yasalar, mahkemeler ve yasal süreçler vardır. İnsanlara temel güvenlik sağlayan bir politikayla kanştınlmamah. Şayet öyle olursa or­ tada ne güvenlik ne adalet kalır. Prensip olarak nakit transfer­ leri, insanlara nasıl yaşayıp kapasitelerini nasıl geliştirecekleri konusunda seçim yapabilmeleri açısından özgür bir alan sağ­ lar. Yoksulluk mahrumiyet kadar yeterince beslenememek, gi­ yinememek ve yaşayacak düzgün bir yer olmamasıyla da ilgili­ dir. Davranışsal anlamda ya da temel geliri alan kişinin ne alıp alamayacağına sınırlamalar getirilmesi, özgürlüğün kısıtlanma­ sı demektir. Temel gelir kabul edildikten sonra bir sonraki aşa­ mayla ilgili olarak politika yapıcıları ne durdurabilir ki? Düşük � J.:-::· 283 gelirli ve eğitimsiz birisi için neyin iyi olduğuna kolayca karar verebilirler. Sosyal yardımın bazı koşullara bağlı olarak veril­ mesinden yana olanlar, bu koşullar insanlan cezalandırma bo­ yutuna gelene kadar bunlan sınırlandırma eğilimi gösterecek­ tir. Halbuki temel gelir başka yönlü olacaktır. Temel gelir, sürekli karşılaştınldığı gelir vergisinin negatif hali gibi olmayacak. Gelirin artmasıyla elde edilen sosyal yar­ dımlann azaldığı ve insanların çalışma inisiyatifini azaltacak bir yoksulluk tuzağı da yaratmayacak. Kişinin, çalışarak el­ de ettiği gelirden bağımsız olarak temel gelire erişimi sağlana­ cak. Yine aynı şekilde temel gelirin ödenmesi, medeni durum­ dan bağımsız olacak. Kazanılan bütün gelirler standart düzey­ de vergilendirilecek. Devlet, varlıklı kesimlere giden vergileri sınırlandırmak isterse, daha yüksek gelirlere daha yüksek vergi koymak suretiyle bunu yapabilir. Temel gelire dair itirazlar, 1986’da bu meseleyi görüşmek için oluşturulan uluslararası ağ başta olmak üzere çeşitli platform­ larda esaslı bir şekilde tartışıldı. Esas adı BIEN (Temel Gelir Av­ rupa Ağı) olan bu oluşum, gelişmekte olan ülkeler ve Avrupa dışındaki diğer ülkelerden sayısı giderek artan üyelerinin görüş­ lerini de yansıtması açısından adım Barselona’da BIEN (Temel Gelir Dünya Ağı) olarak değiştirdi. 2010 yılına geldiğinde BIEN Avrupa’nın yam sıra Brezilya, Kanada, Japonya, Meksika, Gü­ ney Kore ve ABD’de ulusal ağlanm iyice geliştirmişti. Koşulsuz temel gelire dair itirazlann temelinde, emek arzını düşürmesi, enflasyonu tetiklemesi, pahalı olması, popülist si­ yasetçiler tarafından kullanılma ihtimalinin olması, tembelle­ ri ödüllendirirken çalışanlan cezalandırması gibi noktalar yatı­ yor. BIEN’in kendi literatürü ve diğer bilimsel çalışmalar bu id­ dialara aslında yanıt verdi. Ancak temel gelirin, daha önce bah­ settiğimiz beş önemli şey ve bunların bedelinin nasıl karşılana­ cağı konusunda prekaryaya sağladığı avantajları düşünmek ba­ bında bu eleştirilerin bazılanna burada cevap vereceğiz. Felsefi açıdan temel gelir, geçmişte yapılan bir yatınmın ge­ ri dönüşü veya toplumsal pay olarak düşünülebilir. Temel geli­ re karşılıksız bir şey verdiği gerekçesiyle karşı çıkanlara baktı284 ğınızda, aslında karşılıksız olarak çok şey alan kişiler olduğunu görürsünüz. Genelde az ya da çok miktarda mirasa konmuş ki­ şilerdir. Bu da bizi Tom Paine’in (2005) l 795’te yazdığı Tanm­ sal Adalet kitabında dile getirdiği noktaya götürüyor. Bir top­ lumdaki her müreffeh kişi, rahat hayatlarını çoğunlukla kendi­ lerinden önce gelenlerin çabalarına ve özellikle de kendilerin­ den daha az müreffeh insanların çabalarına borçludur. Herkese kendi kapasitelerini geliştirmeleri için temel gelir sunulsa, ken­ dilerinden önce yaşayanların şans ve çabalarından oluşmuş bir pay ortaya çıkar. Böyle bir katkı payına herkes kadar prekarya­ nın da ihtiyacı var. Temel gelirin hayata geçirilmesinde arzu edilen adımlardan birisi vergi ve sosyal yardım sistemlerinin bütünleştirilmesidir. lngiltere’nin 2010 yılında temel gelir sistemine geçmesine dair bir adım, kimsenin pek de düşünmediği bir yönden geldi. Ko­ alisyon hükümetinin vergi-yardımı sisteminin radikal bir şe­ kilde reformdan geçirilmesine dair planlan, önceki hüküme­ tin hayata geçirdiği ‘5 1 sosyal yardım sistemi’nin kafa karıştırı­ cı olmasının yanında yoksulluk ve işsizlik tuzaklarıyla dolu ol­ duğunu fark etti. Devletten gelen sosyal yardımların ikiye indi­ rilmesiyle -Evrensel Çalışma Kredisi ve Evrensel Hayat Kredi­ si- vergi-yardımı entegrasyonunu ilerletmek ve gelirin artma­ sıyla beraber alınan yardımın daha düzgün bir şekilde azaltıl­ ması mümkün olacaktı. Sistemdeki entegrasyon sayesinde te­ mel gelirin ortaya çıkma koşullan da yaratılacaktı. Ancak Kato­ lik olan iş ve emeklilik bakanı, sosyal yardım alanların çalışma­ ya zorlanması hususunda ikna edildi ve haliyle ticari istihdam bürolarının kontrolü ele geçirmesinin önü açılmış oldu. Hal­ buki entegrasyon, toplumsal koruma sistemini daha evrensel bir temelde yeniden kurma yönünde atılan bir adım olabilirdi. Güvenliğin yeniden bölüşümü Güvenlik denildiğinde bunun sosyal, ekonomik, kültürel, siya­ si ve daha pek çok başka boyutu var. Ancak biz ekonomik bo­ yutuyla ilgileniyoruz. Kronik güvencesizlik kendi başına zaten 285 kötü; insanın kişiliğini ve kapasitesini geliştirebilme olanakla­ rını olumsuz etkiliyor. Eğer bunu kabul ediyorsak, o halde te­ mel güvenliği sağlamak açısından bir strateji de olmalı. Prekar­ ya giderek huzursuzlaşıyor çünkü sistematik olarak güvence­ siz bir konumda. İnsanın güvenliği ya çok fazla ya da çok az olur. Eğer güven­ lik duygusu azsa irrasyonellik, fazlaysa umursamazlık ve so­ rumsuzluk galip gelir. Güvenlik duygusuna yapılan vurgu geri­ ci bir hal alıp değişime ket vurabilir ve geriletici nitelikte dene­ timleri meşrulaştırabilir. Ne var ki temel ekonomik güvenlik, varoluşsal güvenlik (sevdiklerimiz, güvende olma duygusu ve sağlık vs.) ve gelişmeye dair güvenlik (kapasitemizi geliştirip daha rahat bir hayat yaşamak isteriz ancak risk almamız gere­ kir) gibi kategorileri yine de kapsamaz. Aynca rasyonel, hoşgö­ rülü ve merhametli olmak için bir istikrar hissi gereklidir. Te­ mel güvenliğin kesinlikle sağlanması gerekir. Adilane ve meşru bir sebep olmaksızın insanlardan bu geri alınamaz. Faydacılar ve neoliberaller, insanların ilkeli davranış biçim­ lerini içselleştirmesini sağlaması açısından evrensel ekonomik güvenlik ihtiyacını göz ardı ediyor ve insanları kolektif bir ‘öte­ ki’ olarak piyasa ekonomisinin arızası olarak görüyor. ‘Yok­ sul’ denilen bir grup insanı hedef göstermeyi düşünmek, onla­ ra acımak ve hemen hemen aynı ölçüde onları kınamak anla­ mına gelir. ‘Yoksullar’ yardımı hak eder, hak etmez, sınırlarını ihlal eder. Biz iyi insanların yargılarından hareketle, yoksulla­ ra yardım etmek, onları yeniden şekillendirmek veya cezalan­ dırmak gerekir. David Hume’un da dediği gibi ‘yoksul’u konuş­ mak, bir yandan da nefrete yakın bir duygu olan acıma duygu­ sundan bahsetmek demektir. ‘Onlar’ ‘biz’e benzemez. Prekarya­ nın verdiği sert karşılık ise şu: Yoksullar bizden başkası değil ya da her an biz olabilirler. Dolayısıyla evrensel temel güvenlik, vurguyu birilerine acı­ maktan sosyal dayanışma ve merhamete kaydırıyor. Sosyal si­ gorta, sanayi toplumunda güvenlik yaratılmasıyla ilgili bir şey­ di. Bugün artık çok işe yaramıyor ve aslında o dönemde de pek de iyi işlemiyordu. Ancak dayanışma temelli güvenlik ilkesi öv286 güye değerdi. Üstelik bu ilke, yardımı ‘hak etmeyenlerin’ baş­ kalarından ayrılmasını amaçlayan bir dizi plan nedeniyle artık yitirilmiş durumda. lnsanlann % O.S’i tembel olsa ne olacak ki? Politikalar bu % O.S’lik kesim göz önüne alınarak mı yoksa top­ lum daha rahat ve endişesiz bir hayat yaşasın diye geri kalan % 99.S’lik kesime güvenlik ve özgürlük verme kaygısıyla mı dü­ zenlenmeli? Siyasetçiler, onların danışmanları ve bürokratla­ rın oluşturduğu denetim politikalarının çoğu ön yargılı zihin­ lere cazip gelebilir ve oy amaçlı olabilir. Ne var ki bu politikalar masraflı ve genellikle de istenilen sonucun aksini doğuruyor. Üretken olmayan birkaç kişiyi -şayet istedikleri buysa- öylece kendi hallerine bırakmaktansa üretken olmayan işlere yönlen­ dirmek, vergi mükellefleri açısından daha masraflı. Alttan alta yaptırım olarak değil bir hizmet olarak tarafsızca tavsiyede bu­ lunmak daha iyi bir yöntem olabilir. Toplumun çoğunluğu, yalnızca temel gelir ile yaşamaktan mutlu olmaz. İnsanlar çalışmak ister ve gerek maddi gerek sos­ yal hayatlarını geliştirme ihtimali onlan mutlu ediyor. ‘Tem­ bellikleri’ nedeniyle küçük bir azınlığın peşini bırakmamak ba­ şarımızın değil, zayıflığımızın işareti. Bu anlamda 2010 yılında Londra’nın arka sokaklarında yapılmış küçük bir deneyin so­ nuçlan insanın içini ısıtacak cinsten. Bölgedeki bazı evsiz va­ tandaşlara en çok neyi istedikleri sorulduğunda, hayallerinin, içinde bulundukları duruma uyan bir şekilde mütevazı olduğu ortaya çıktı. Bu hayallerini gerçekleştirmeleri için koşulsuz ola­ rak evsizlere para verildiğinde, hemen hemen hepsi birkaç ay sonra artık evsiz değildi ve yerel yetkililere yük olmaktan çık­ mıştı. Evsizlere bu paranın verilmesinin vergi mükelleflerine dönük maliyeti ile yapılan tasarruf, evsizlere sürekli bakılması­ nın maliyetinin elli katına denk düşüyordu. Temel düzeyde güvenliğe sahip olmak, muazzam derecede değil ortalama düzeyde belirsizlik demektir. Yine temel düzey­ de güvenliğiniz olduğunda bir sıkıntı yaşanması durumunda, bununla başa çıkmak için makul fiyatlı ve davranışsa} olarak da kabul edilebilir birtakım yollar olduğunu bilirsiniz. Üçün­ cü olarak da yaşadığınız bir şok ya da bir tehlikeyi, gücünü287 zün maddi olarak yettiği ve davranışsa} olarak hoş görülebilir yollarla atlatabileceğinizin farkındasınızdır. Koşula bağlı sosyal yardım planlarının, masraflı özel seçeneklerin ve toplumsal ha­ reketliliğin az olduğu piyasa toplumunda, insanların kendini güvende hissetme koşullan yoktur ve bu koşulların yaratılma­ sı gerekir. Prekarya için başlangıç noktası, belirsizlikle müca­ dele etmekten geçer zira prekaryanın sigortası ‘bilinmeyen bi­ linmeyenler’ dir. Bir sıkıntı yaşandıktan sonra değil, o sıkıntı yaşanmadan ön­ ce çok katmanlı bir güvence olması, geleceğin iyi nitelikli top­ lumunda koşulsuz temel gelir olmasını istemek açısından ye­ terli bir sebep. Bütün hayadan boyunca özel sosyal güvenlik ile yaşayan şanslı siyasetçilere, ‘hayat boyu sosyal güvenlik sadece sizin değil herkesin hak ettiği bir şeydir’ denmeli. Hepimiz baş­ kalarına bağımlıyız ya da daha doğru söylemek gerekirse, ‘bir­ birimize bağımlıyız’. Bu bir hastalık ya da bağımlılık falan değil, insanlık halinin doğal bir parçası. Dolayısıyla insanlara temel düzeyde güvenlik sağlanması koşula ya da ahlaki olarak önce­ den belirlenmiş bir davranışa bağlı olmamalı. Bir davranış ka­ bul edilemezse, bu hukukun alanına girmeli. Toplumsal koru­ manın koşula bağlanması, ideal anlamda herkese eşit uygulan­ ması gereken hukukun es geçilmesi demektir. Temel güvenlik neredeyse evrensel bir insan ihtiyacı ve dev­ let politikalarının bunu hedeflemesine değecek önemde. İnsan­ ları mutlu etmeye çalışmak manipülatif bir oyun ancak esas­ lı bir güvence ağı ile insanların kendi mutluluklarının peşin­ den koşmasının koşullan yaratılabilir. Temel ekonomik güven­ lik açısından ve araçsal olarak faydalı. Güvencesizlik strese ne­ den oluyor ve özellikle de beynin hafızaya dayalı kısmıyla iş ya­ panlar açısından konsantrasyon ve öğrenme sorunlarına neden oluyor (Evans ve Schamberg, 2009). Dolayısıyla fırsat eşitliği yaratmak açısından güvencesizlik konusundaki farkları azalt­ mamız lazım. Esasen psikologlar, güvenli hayatları olan insan­ ların daha hoşgörülü ve fedakar olduklarını kanıtladılar. Kü­ reselleşmenin neden olduğu ancak bu belirtilerin geç baş gös­ terdiği zengin ülkeler hayat standartlarındaki düşüşle mücade288 le ederken buralarda neofaşizmi körükleyen şey, kronik sosyo­ ekonomik güvencesizlik. Dolayısıyla bu bizi, temel gelir önerisinin nasıl düzeltilebile­ ceğine dair olası bir adıma götürür (Standing, 201 1 ). Küresel ekonominin daha fazla ekonomik güvensizlik yarattığını ve is­ tikrarsızlığa açık olduğunu ve yine prekaryanın ekonomik gü­ vensizlik ortamında telafisi mümkün olmayan iniş çıkışlar ya­ şadığını biliyoruz. Bu durum, gelir istikrarını ve ekonomiyi otomatik olarak istikrara sokan mekanizmaları gerekli kılıyor. Söz konusu mekanizmaların rolünü eskiden işsizlik sigortası veya başka sosyal güvenlik yardımları oynardı ancak bunlar ar­ tık geçersiz konuma düştü. Eğer temel gelir ‘ekonomik istikrar hibesi’ şeklinde algılansa, ekonomik istikrarsızlığın azaltılma­ sı konusunda eşitlikçi bir yöntem işlevi de görebilir. Temel ge­ lir önerisi aynca, geleneksel para politikaları ve mali politika­ ların yanında verimsizliği artıran içler acısı sübvansiyonlardan da daha etkin ve eşitlikçi olacaktır. Temel gelir kartlarının değeri şöyle belirlenebilir. lnsanlann para kazanmasına dair fırsatlar fazlaysa, kartın değeri de azal­ tılabilir. Ekonomik durgunluk söz konusuysa, kartın değeri yükseltilebilir. Kartın politik olarak kötüye kullanımından ka­ çınmak için kartın değerini, bünyesinde prekaryanın ve başka grupların temsilcilerinin bulunabileceği bağımsız bir kuruluş belirleyebilir. Bu kuruluş, son yıllarda oluşturulan yan bağım­ sız para kurumlarına benzer bir şey olabilir. Söz konusu kuru­ luşun amacı, temel gelirin ana değerini ekonomik büyüme ve ekonominin dönemsel durumuna göre şekillenen tamamlayı­ cı değerle bağlantılı olarak belirlemek olacaktır. Maksat, temel güvenliği ‘çok fazla’ olanlardan alıp az olanlarla ya da hiç olma­ yanlarla paylaştırmak. Finansal sermayenin yeniden bölüşümü Temel gelir ya da istikrar hibelerinin ödenmesinin birçok yön­ temi var. Eşitsizliğin, uzun zamandır eski dönemlere göre daha yoğun yaşandığını ve pek çok ülkede de en üst seviyeye ulaştı289 ğını unutmamak lazım. Böylesi bir eşitsizliğin kaçınılmaz ya da gerekli olduğuna dair elimizde bir delil yok. Ancak bu eşitsiz­ liğin çoğu, finansal sermayenin yüksek getirisiyle alakalı. Pre­ karyanın finansal gelirlerden pay alması gerekiyor. Zengin ülkelerin hükümetleri, bankacılık sisteminin aldığı darbeden sonra eşitsizliğin azaltılması konusunda önemli bir fırsatı kaçırdı. Vatandaşların parasıyla bankaları iflastan kurta­ ran hükümetler, bu esnada öz kaynaklardan sürekli vatandaş payı alabilirdi ve bütün bankaların ya da en azından kamu yar­ dımı alan bankaların mütevelli heyetlerinde kamu çıkarını gö­ zetecek bir temsilci bulundurulmasını şart koşabilirdi. Böyle yapılmış olsaydı, bankalar tekrar kar etmeye başladığında, bu karların bir kısmı tekrardan parasını yoğun bir şekilde banka­ ya yatıran halka gidebilirdi. Şimdi böyle bir şey yapmak için ar­ tık çok geç. lki reform özellikle işe yarayabilirdi. Öncelikle sermaye ve emeğe yönelik yardımların yavaş yavaş kaldırılması gerekiyor. Bu tip yardımlar eşitlikçi değil ve prekaryaya yaramıyor. Şayet bankaların iflastan kurtarılması için harcanan paranın onda bi­ ri ekonomik istikrar hibeleri için kullanılsaydı, yıllar boyunca her vatandaşa doğru dürüst bir miktarda aylık para ödenebilir­ di (Standing, 201 1 ). Başka tarzdaki sübvansiyonların iyi sonuç­ lan olmuyor ve verimsizliği de artırıyor. lkinci olarak ise geri dönüşü yüksek olan finansal sermaye­ nin, özellikle de küresel ekonomideki mevcut stratejik pozis­ yonundan dolayı bir şekilde yüksek geri dönüş alan kesimlerin emeğiyle hiç alakası olmayan sermaye dönüşlerinin bir kısmı­ nın yeniden bölüşümünün yollan bulunmalı. Neden bazı vasıf­ lara sahip insanlar -bunların vasıf olduğunu kabul edecek olur­ sak- farklı vasıflara sahip insanlardan ekonomik açıdan çok da­ ha iyi hayatlar yaşamak zorunda olsun ki? Zengin ülkelerin rantçı ekonomiler olduklarını kabul etme­ si gerekiyor. Gelişmekte olan piyasalara sermaye yatınını yap­ mak ve yatırımdan makul paylar almakta bir sorun yok. Küre­ selleşmenin bu tarafının, ancak ve ancak payların vatandaşlara ve yatının yapılan ülkenin kısmi vatandaşlarına yeniden pay290 laştınlması halinde herkesin kazandığı bir durumu ortaya çı­ karması gerekiyor. Halihazırda kırk ülkede mevcut olan egemen servet (veya sermaye) fonları, bu amaca ulaşılması açısından umut veriyor. Bu tarz fonlarla gelen gelirler paylaşılabilse, prekarya da ken­ di hayatında kontrol sahibi hale gelebilir. iktisatçılar açısından, işlerin ticareti yapılamayan sektörlerde ortaya çıkacağını iddia etmekte bir sorun yok. Ancak görüyoruz ki pek çok aktivite as­ lında ticareti yapılabilir nitelikte. Eşitsizliğin işler aracılığıyla azaltılmasını ummak hiçbir işe yaramaz. işler ortadan kaybol­ mayacak. Bunun aksini düşünmek, piyasadaki iş sayısının sabit kalacağına dair yanlış anlayışı kabullenmek olur. Ancak işlerin önemlice bir kısmı düşük ücretli ve güvensiz olacak. Finansal geri dönüşlerin birikimi için sermaye fonları kul­ lanılarak temel gelirlerin ödemesi yapılabilir. Bu daha önceleri yapılmış bir şey. 1976’da kurulan Alaska Süreklilik Fonu, pet­ rol üretiminden elde edilen karların bir kısmını Alaska’da ya­ sal olarak ikamet eden kişiye dağıtmak için kullanıldı. Hala da bu amaçla kullanılıyor. Kusursuz bir model değil zira yönetişi­ mi, prekaryanın ya da yarının Alaskalılannın bugünkülere na­ zaran kısmen ihmal edilmesiyle sonuçlanabilir. Ancak Norveç Fonu gibi, mütevazı bir temel geliri finanse etmede kullanıla­ cak bir sermaye fonu mekanizmasının çekirdeğini oluşturuyor. Spekülatif sermaye hareketlerine getirilen ‘Tobin vergileri’ de prekaryaya yardımcı olabilir. Kısa dönemli sermaye akışla­ rını azaltmanın her halükarda faydalı olacağına dair argüman­ lar da var. Bunlara ek olarak kirliliğin yol açtığı sorunları tela­ fi etmek ve kaynakların tüketimini yavaşlatmak yahut geri çe­ virmek amacıyla hazırlanmış çevre vergileri de mevcut. Kısaca­ sı, evrensel temel gelirin aşın pahalı olduğunu düşünmek için hiçbir sebep yok. Uluslararası alanda kalkınma yardımı olarak nakit transfer­ lerinin son dönemde meşrulaştırılması da ümit verici bir geliş­ me. Bunlar önceleri deprem ya da sel gibi afetler sonrasında kı­ sa dönemli çözüm planlan olarak kabul edilmişti. Ancak daha önce de belirttiğimiz gibi sonraki dönemlerde nakit transferle291 ri, baştan aşağı Latin Amerika’ya yayıldı. Saçma sapan bir ko­ şula bağlı olma durumundan kurtulan nakit transferleri temel yardım biçimi olmalı ki böylece hayat standartları yükselsin ve gerici, yozlaşmış amaçlar için kullanılmasın. Gelirin küresel düzeyde yeniden dağıtımını tekrar düşünme­ miz gerekiyor. Hakim Ayelet Schachar (2009) Birtright Lottery (Vatandaşlık Hakkı Piyangosu) adlı kitabında, zengin ülkeler­ de bir vatandaşlık vergisi olması ve bunun yoksul ülkelerdeki insanlara dağıtılması gerektiğini savunuyor. Dolayısıyla vatan­ daşlıkla gelen maddi faydalar miras değil mülkiyet muamelesi görüyor. Bu, aslında Paine’in argümanına yakın bir tutum. He­ men şu anda uygulanması çok ütopik olabilir ancak vatandaşlı­ ğın doğal bir hak olmadığı iddiasına dayanıyor zira ülkelerin sı­ nırlan keyfiyete bağlı olarak çizilmiş durumda. Özel olarak bir kenara ayrılmış olan vergiler ve yeniden bölüşüm arasında bir bağlantı kuruluyor ve basit nakit transferleri aracılığıyla dünya­ nın düşük gelirli bölgelerinde doğacak kadar ‘şanssız’ olan ki­ şilere yardım edilmesi sağlanıyor. Bunun ütopik olduğunu dü­ şünmek için ortadaki tek sebep, küresel toplumda küresel va­ tandaş değil, bireyci insanlar olmamızın istenmesi. Dolayısıyla hem zengin hem de gelişmekte olan ülkelerde te­ mel gelire geçişin gerçekleşmesi yönünde birtakım adımlar atı­ labileceğini söylemekte sorun yok. Asıl mesele siyasi. Ancak ve ancak prekarya siyasi sürece baskı uygulayabilirse bu ihti­ maller gerçek olabilir. Neyse ki prekarya bu baskıyı uygular­ ken, yalnızca birkaç yıl önce temel gelirin imkansız görüldüğü yerlerde temel nakit transferlerinin faydalı etkilerini yavaş ya­ vaş görüyoruz. Zamanın kontrolünü ele geçirmek Temel gelirle insanların zamanlarını daha fazla kontrol edebil­ mesi de mümkün olabilir ve bu durum, libertaryan patemalist­ lere bir cevap niteliği taşıyabilir. Libertaryan patemalistler, in­ sanların çok fazla bilgiyle karşı karşıya olduklarından rasyonel kararlar veremediklerine inanıyor. Durum gerçekten dedikleri 292 gibiyse, insanlara rasyonel kararlar verebilecekleri zamanı sağ­ layacak politikalardan yana tavır koymalan gerekir. lnsanlann da yine gerek değişim değerine katkı sağlayacak veya hiç deği­ şim değeri olmayan işler yapmak konusunda zamana ihtiyacı var. Yavaş Gıda Hareketi (Slow Food Movement) gibi bir de Ya­ vaş Zaman hareketine ihtiyacımız var. Bu tarz hareketlerin iki­ si de yerelcilikle bağdaşıyor. İnsanların yavaşlamasını sağlayacak fazla mekanizma yok. Tam tersine, çalışmayı ‘ödüllendiren’ ve daha az çalışmayı se­ çenleri cezalandıran mali ve sosyal politikalar var. Daha az ça­ lışmak isteyen insanlar üstelik iki türlü cezalandınlıyor. Hem kazançlan azalıyor hem de emeklilik gibi ‘sosyal haklar’a eri­ şimlerini kaybediyorlar. Emekten bağımsız olarak verilen temel vatandaşlık gelirinin metalaşma süreçlerinden bağımsız olma gibi bir durumu olur zira insanlann piyasa dışında yaşayabilmelerinin alanını geniş­ letir ve çalışma baskısını daha az hissetmelerini sağlar. Ancak insanlann çalışma piyasasına giriş çıkışını sağlayarak daha faz­ la emek elde edilmesini de sağlar. Bir başka deyişle, daha faz­ la emek ortaya çıkar ancak bunun gerçekleştiği ortam daha gü­ venli ve piyasa baskılarından daha bağımsız olur. Temel ge­ lir vatandaşlann daha düşük ücretleri kabul etme ve daha güç­ lü pazarlık etmelerini de sağlar. Potansiyel bir işverenin vere­ bileceği ücretin ancak belli bir miktar olduğu kanısına vanrlar­ sa, yaşayabilmelerine yetecek paralan olduğu sürece o işi ka­ bul edebilirler. Ancak şunu unutmamalıyız ki zamanın kontrol altına alın­ ması ihtiyacı çok önemli. Risk yönetimine dair karar alabilmek için zamana ihtiyacımız var. Bazı libertaryan patemalistler in­ sanlara müdahale edebilmeyi sürdürmek adına, eğitimin insan­ ların iyi kararlar alabilme yetisini geliştiremediğini iddia edi­ yor. Ancak lngiltere’deki bir araştırmada yatınmcılar, risk yö­ netimindeki en büyük engelin zaman yetersizliği olduğunu söylüyordu (Green, 2009). lnsanlann rasyonel kararlar alabil­ mesi için risklerin açıklanması gerekir. Doktorlar, ‘bilinçli ter­ cih’ yapılması sürecinin bir parçası olarak riskleri hastalanna 293 iletebiliyor. Birtakım istatistikler insanların dikkatine sunula­ bilir. Finansal hizmet sağlayan çalışanlar, daha geniş bir risk ta­ nımını kabul etmeye zorlanabilir ve ‘risk iletişimi ve onayı me­ kanizması’ aracılığıyla müşterilerinin daha rasyonel kararlar al­ masına yardımcı olmaya teşvik edilebilir. Yani şunu söyleme­ ye çalışıyorum. Doğru bilgi sağlandığı sürece insanların riskle­ ri tartabilmek için zamana ihtiyacı var. Bu da bizi güvencesizliğe dair en kötü tuzaklardan birine gö­ türüyor. Prekarya, çalışmalarının karşılığında aldığı ücretin düşmesinin getirdiği zaman baskısından dolayı ve ödeme güç­ leri olmadığından, daha fazla ücretsiz çalışma ya da toplum­ sal hayatın yeniden üretimine dair işleri yapma baskısıyla kar­ şı karşıya. Prekarya, neredeyse mahvolma duygusuna kadar va­ ran endişe ve güvencesizlik nedeniyle doğrudan değişim değeri olmayan işleri yapmak zorunda kalıyor ve önlerine çıkan bilgi­ yi değerlendirme ve kullanma konusunda sıkıntı yaşıyor. Hal­ buki temel gelirleri olsa, zamanlarını daha iyi kullanıp daha rasyonel kararlar alabilirler. Ortaklık fikrinin hatırlanması Son olarak kaliteli kamusal alanın yanlış dağıtımıyla ilgili so­ runlara değinmek gerekiyor. Bunun bizi ilgilendiren iki boyutu var. Bilgi sahibi pek çok kişi küresel ısınma, kirlilik ve türlerin yok olmasının getirdiği korkutucu ekolojik tehdidin farkında. Ancak elitler ve maaşlı kesimin üst kısmının cidden umurunda değil zira varlıkları ve bağlantıları sayesinde kendilerine bir şey olmamasını sağlayabilirler. Tertemiz ve masmavi deniz suyuyla çevrili adalarına veya dağlara gidebilirler. Gelirlerini ve servet­ lerini artırmak için ekonomik büyüme isterler ancak kaynakla­ rın tüketilmesinin yol açtığı ekolojik yıkım kimsenin umurun­ da olmaz. Paylaşım, toplumsal yeniden üretim ve kaynakların korunmasına dair aktivitelerin öncelik verildiği daha eşitlikçi bir toplum talep eden yeşil sınıf, doğal olarak prekarya. Hızlı büyüme, küreselleşmenin ürettiği grotesk eşitsizlikleri sürdür­ mekten başka bir şeye yaramaz. Çılgınca çalışmak ve tüketme294 nin getirdiği stresi azaltmamamız gerektiği gibi doğayı da yeni­ den üretmemiz gerekiyor. Prekaryanın yaşanabilir bir kamusal hayat mücadelesi ver­ mesi gerekiyor. Prekaryanın zengin bir kamusal alana ihtiya­ cı var. İngiltere eski Başbakanı Tony Blair ve mevcut Başba­ kan David Cameron’ın aşın saygı duyduğu neoliberalizmin mi­ man Margaret Thatcher döneminde atılan adımlardan belki de en açıklayıcı olanı, sosyal konutlann, oyun alanlannın ve dev­ let okullanyla alakalı başka tesislerin toplu satışıydı. Bu adım­ larla düşük gelirli vatandaş ve kısmi vatandaşlann kamusal ala­ nı yok edildi. Thatcher’dan otuz yıl sonra 2010’a geldiğimizde, şimdi de başka türlü kemer sıkma politikalanyla karşı karşıyayız. ABD’de olduğu gibi yüzlerce halk kütüphanesinin kapatılması gündem­ de. Bu kütüphaneler prekarya için çok önemli kamusal alanlar. Devlet okullanna yapılan spor yardımlannda büyük kesintiler söz konusu. Okul sonrası spor kulüpleri de yok olmakla karşı karşıya. Diğer kamusal tesisler de ya kapatılıyor ya da ücretleri insanlann gücünün yetebileceği miktann dışına çıkıyor. Şehir­ lerdeki meskun mahallerin bölgelere aynlması da giderek siste­ matikleşiyor. Kiralann artması, düşük gelirli vatandaşlara yapı­ lan kira yardımını da artırdı. Ancak mali harcamalarda kesinti yapmak istendiğinde, hükümetin ilk hedefi kira yardımı oluyor. Bu anlamda hükümet kira yardımını, bir bölgedeki en ucuz ev­ lerin % 30’uyla sınırlandırmayı ve bir ailenin alabileceği yardı­ ma üst sınır belirlemeyi planlıyor. Söz konusu reformlar düşük gelirli insanlan, muhafazakar Londra Başbakanı’nın ‘toplumsal temizlik’, Başpiskopos’un da ‘toplumsal bölgelere ayırma’ adını verdiği süreçle birlikte yüksek maliyetli ve hayat standartlannın yüksek olduğu bölgelerden atmış olacak. Ancak amaçlananın aksine, bu adımlar çalışma piyasasını çok daha kaotik hale getirecek. Düşük gelirli ve görece eğitim­ siz kişiler düşük gelirli bölgelere yoğunlaştıkça, iş fırsatlan da yüksek gelirli bölgelere kayacak. Yoksulluğun ve işsizliğin azar azar bulunduğu bölgeler gettolaşacak. Tıpkı Paris banliyöleri­ nin güvencesizlik, yoksunluk, işsizlik, hayatta kalmak için suç 295 işlenen yerlerin merkezi olması ve ırk ayrımcılığı üzerinden bölgelere ayrılan Güney Afrika’daki şehirlerin sıkı güvenlikle korunan bölgeler ve bunlara karşı diş bileyen mahalleler şek­ linde ayrılmış olması gibi. Prekaryamn bir araya gelip kamusal içerikli medeni ilişkiler geliştirebileceği daha güvenli kamusal mekanlara ihtiyaç var. Kamusal alanın canlandırılması gerekiyor. Kamusal alanın par­ çalanmasından dert yanan sosyolog ve filozof Jürgen Haber­ mas, çare olarak Londra’daki kafelerin yam sıra Paris’le Alman­ ya’mn ‘masa sohbetleri’ni adres göstermişti. Habermas’ın nos­ talji yüklü görüşüne göre refah devleti, kitle iletişim araçları, halkla ilişkiler ve siyasi partiler nedeniyle parlamenter siyase­ tin yok olması, kamusal alam da tarihe karıştırdı. Burada alttan alta, kafelerde bilinçli kısmi vatandaşlar olması halinde demok­ rasinin de hayatta kalabileceği görüşü var. Prekaryanın modem kafelerde, barlarda, intemet kafelerde ve sosyal ağlarda ortaya çıkmakta olan sınıfı teşkil etmesi açı­ sından burada bir gerçeklik payı var. Ancak bir tefekkür açığı söz konusu. Habermas’a göre intemet, kamusal alan üreteme­ yen anarşik ve parçalanmış iletişim dalgalan yaratan bir yer. Haklılık payı olsa da Habermas aşın derecede kötümser. Pre­ karyaya parçalı bir kamusal alan önerilebilir ancak prekaryamn esaslı bir demokrasinin canlandırılabileceği kamusal alan mü­ cadelesi vermesi gerekiyor. Bu anlamda temel vatandaşlık geli­ rinin bir faydası olabilir. Boş zaman hibeleri İstihdama dayalı toplumların endişe verici yanlarından birisi de Yunanca anlamıyla boş zamana (schole) dair duyulan saygının azalmasıdır. Söz konusu saygının azalması, maddiyatçılığa bağ­ lı gelişen bireycilikle el ele gidiyor. Toplumun sağlığı ve ken­ di sağlığımız için bu eğilimi geri çevirecek mekanizmalara ih­ tiyacımız var. Demokrasinin zayıflaması, siyasetin metalaşması, halkla iliş­ kilerin ve elitlerin parasal gücü, çoğunluğun tiranlığını güçlen296 dirmenin yanında toplum nezdinde genel geçer kurallara karşı koymanın inanılmaz bir şekilde gözden düşmesi riskini artırı­ yor. Buna karşı bir hareket olarak prekaryanın müzakereci de­ mokrasiyi yaratacak mekanizmalara ihtiyacı var. Böylesi bir ha­ reket evrensellik ve fedakarlık değerlerini ön plana çıkarır. Zi­ ra hareket, insanları kendi ekonomik ve sosyal konumlarından sıyrılarak düşünmeye teşvik eder. Ne var ki, müzakereci de­ mokrasi aktif katılımı gerektirir ve aktif katılım da basmakalıp sözlere maruz kalan dikkati dağınık insanlarla yapılamaz. Aktif demokratik katılım tartışma, göz teması, vücut dili, başkalarını dinleme ve düşünmeyi gerektirir. Antik Yunan’da kleroterion adında bir taş alet, elli bin vatan­ daş arasından beş yüz kişinin rastgele seçilip politika yapma­ sı için kullanılırdı. Kadınlar ve kölelerin katılamadığı bu süreç demokratik değildi. Ancak yine de müzakereci demokrasiyi an­ dırıyor. James Fishkin, Bruce Ackerman ve başkalarının yaptı­ ğı araştırmalar, kamusal alanda yapılan tartışmaların, insanla­ rı popülist görüşlerden uzağa götürmek gibi bir işlevi olduğunu gösteriyor. Krizin vurduğu Michigan’da yapılan bir deney, gelir vergisinin % 27’den 4S’e kadar çıkmasına dönük desteğin art­ masıyla sonuçlandı. Böylesi deneylerde insanların fikirlerindeki en büyük değişiklikler, en fazla bilgi edinenlerde meydana geli­ yor. Buradan söz konusu değişikliklerin her zaman arzu edile­ bilir yönde olduğu sonucuna varamayız. Ancak katılım ve tar­ tışmanın fark yarattığını anlayabiliyoruz. Erken dönem yapılan psikoloji deneylerinde temel ekonomik güvenliğe sahip olan­ ların bundan yoksun olanlara göre daha fedakar, hoşgörülü ve eşitlikçi olmasının yanı sıra boş zaman hibesine benzer teklifler­ le ilgili olarak grup içerisindeki görüşmelerin insanlardan, ga­ ranti altına alınmış bir güvenlik sağlanması açısından daha fazla destek gördüğü tespit edildi (Frohlich ve Oppenheimer, 1992). Bazıları internet anketleri üzerinden sanal alemde müzakere­ ci demokrasinin hayata geçirilebileceğini savunuyor. Bu yöntem Yunanistan ve Çin’de denendi. Örneğin Çin’de Zeguo’da yerel bir altyapı fonunun nasıl kullanılacağı bu şekilde belirlendi. ln­ ternette anket yöntemi, toplumsal baskı açısından bir güvenlik 297 supabı olarak düşünülüyor. Ancak her ne kadar intemetin top­ lumsal katılım için kullanılması ilginç gelse de insanların kamu­ sal alana fiziksel katılımının verdiği yoğunluğun yerine geçemez. Dolayısıyla temel gelirin geçici olarak uygulamaya konula­ bilecek bir çeşidini düşünmekte fayda var. Bu şekilde prekar­ ya popülizme savrulmaktan kurtulabilir. Temel gelir alma hak­ kı olan herkesin, ulusal ve yerel seçimlerde oy kullanmak için ahlaki bir taahhütte bulunması ve önemli siyasi meseleleri tar­ tışmak üzere her sene yapılan yerel bir toplantıya katılma sö­ zü vermesi beklenmeli. Bu taahhüdün yaptırımlar getirebilecek yasal bir bağlayıcılığı olmamalı. Ancak böylece insanların me­ deni sorumluluklarının herkesçe tanınması sağlanabilir ki bu, özgürleştirici eşitlik eksenli değerler sistemine uyar. Temel vatandaşlık geliri, ahlaki taahhüt boyutu olmasa bile katılımcı demokrasiyi teşvik etmesi açısından bir araç işlevi gö­ rür. Zayıf bir demokrasi elitlerin ve popülist gündemlerin esi­ ri olur. Uluslararası Şeffaflık kurumunun tahmin ettiği gibi de­ mokrasiler demokrasi dışı yönetimlerden daha az çürümüşse, katılım yanlısı önlemler demokrasiyi güçlendirecektir. Demok­ rasi seviyesi ve yolsuzluk arasında çizgisel bir ilişki olduğunu varsayarsak, o zaman yolsuzluk da azalacaktır. Seçimlere katı­ lım az olduğunda, koltuklarına yapışmış adaylar tekrar tekrar başa gelir. Prekarya ve profesyonel sınıfın, bir şekilde güven­ dikleri siyasetçiler arasında sürekli hayat tarzlarını da yansıtan değişik seçimler yapması daha muhtemel. Pek çok seçimi be­ lirleyen, oy vermeyenler oluyor. Buradan iyi bir sonuç çıkmaz. Çalışma ve boş zaman hibeleri, ‘yerelcilik’le ilgili duyulan he­ yecanla ilişkilendirilebilir. Sosyal demokratlar ve muhafazakar­ ların dolaşıma soktuğu ‘bürokrasi sonrası’ dönem söylemi insa­ nı cezbediyor. lngiltere’de muhafazakarlar akıllı bir şekilde ge­ rek yerelciliği gerekse gönüllülüğü kucaklayan kısmen müp­ hem Büyük Toplum kavramını icat ettiler. Demos adlı düşünce kuruluşu Liberal Cumhuriyet (Reeves ve Collins, 2009) adlı bro­ şüründe yerelciliği vurgulamıştı. Broşürde yerelcilik, ‘kişinin kendi hayatının yazan’ olması fikriyle ilişkilendiriliyor ve bütün bunlarda bireysel özerkliğin önemli olduğu vurgulanıyordu. 298 Ancak önümüzde sorunlar da var. Yerelcilik, mekanın sos­ yal sınıflara göre aynştınlması yani zengin bölgelerin diğerleri­ nin aleyhine olacak şekilde oluşması ile de sonuçlanabilir. Ay­ nı şekilde yerelcilik bireysel özerklikten ziyade mesleki özgür­ lük ihtiyacını gözden kaçırıyor ki bu prekaryayı dezavantaj­ lı bir konumda bırakıyor. Yerelciliğin neticesinde zenginler ve bağlantıları kuvvetli kişiler kent hayatına egemen olabilir. Ye­ relcilik aynca daha fazla paternalizm de tetikleyebilir ki hali­ hazırda ‘sosyallik yanlısı davranış’ları teşvik edecek yöntemler­ le ilişkilendirilmekte. Bunun altında yatan fikir, gönüllü iş ve­ ya toplantılara katılma karşılığında bir mahallede paranın nasıl harcanacağı konusunda vatandaşlara söz hakkı verilmesi. An­ cak böylesi bir koşulluluk, demokrasinin ilkelerini tehdit edi­ yor. Oy vermek evrensel bir hak ve amaç ‘içeridekiler ve dışarı­ dakiler’ kategorisi yaratmaktan ziyade müzakereci demokrasiyi geliştirmek olmalı. Üstelik yerelcilik ancak insanlar sosyal ha­ yata girdiğinde başarılı olabilir ve bir hibeden faydalanma hak­ kını demokratik faaliyetlere katılmaya dair kişinin vereceği ah­ laki taahhütle ilişkilendirmek daha iyi bir yöntem olacaktır. llerici kesimlerin ilgisini çekmesi gereken bir amaç olarak oy verme düzeyinin arttırılması söz konusu zira bunun gerçekleş­ tiği yerlerde liberal ya da ilerici değerleri destekleme eğiliminin arttığını hatırda tutmak lazım. Brezilya’da oy vermek zorunlu. Belki de bu yüzden neoliberalizm burada kendine fazla destek­ çi bulamıyor. Fazla vergi vermeyip devlet yardımlarından pay alan yoksul vatandaşlar, siyasetçilerin sosyal politika alanında sola kaymasını sağlıyor. Dolayısıyla ilerici kesim, boş zamana bağlı hibelerin desteklenmesi açısından, seçime katılım oranı­ nı artırmayı amaçlamalı. Oy vermenin zorunlu olması nedeniy­ le belki de Brezilya temel vatandaşlık gelirini diğer ülkelerden önce hayata geçirecek ve yine belki de bu yüzden bu taahhüt 2004 yılında yasalaştı. Siyasi katılımın temel gelirle ilişkilendirilmesinin tarihsel öncülleri var. Milattan önce 403 yılında şehir (polis) hayatına katılınılan karşılığında insanlara az miktarda bir hibe verilir­ di. Bu hibeyi almak, hem bir onur nişanı hem de kamusal işle299 rin yerine getirilmesinde sorumluluk alma açısından teşvik gö­ revi görüyordu. Sonuç Prekarya yakın zaman içerisinde çok daha fazla dostu olduğu­ nu görebilir. 1930’larda Almanya’da Nazilerin yükseldiği dö­ nemde din adamı Martin Niemöller’e atfedilen meşhur uyarıyı hatırlamakta fayda var: Önce komünistleri aldılar. Komünist değilim diye sesimi çı­ karmadım. Sonra sendikacıları almaya geldiler. Sendikacı olmadığım­ dan itiraz etmedim. Ardından Yahudileri tutukladılar. Yahudi değildim, ses et­ medim. En son beni almaya geldiklerinde, beni savunacak kimse kalmamıştı. Bu uyan fazlasıyla yerinde çünkü Berlusconi gibi demagog­ lar, Saralı Palin gibi kendini özgür ruhlu olarak tanımlayan tehlikeli kişiler ve neofaşistler tehlikeli bir sınıf olan prekar­ yayı kendilerine çekiyor. Merkez sağdaki partiler seçmenleri­ ni kaybetmemek için giderek sağa kayarken, merkez sol mevzi ve kan kaybettiği gibi bir nesle dönük inandırıcılığını yitirmek üzere. Merkez sol uzun süre boyunca ’emek’ cephesinin çıkar­ larını temsil ettiği gibi yok olmak üzere olan bir hayat tarzının yanında ölmekte olan bir emek biçimini de savundu. Artık yeni sınıf prekarya ve dünyadaki ilerici kesimler bir cennet siyaseti önermediği sürece bu sınıf, toplumu tepetaklak çakılmaya sü­ rükleyen çağrılan dinlemeye daha meyilli. Merkeze yakın kişi­ ler yeni bir ilerici konsensüsü destekleyecektir zira başka gide­ cek yerleri yok ve bu konsensüse ne kadar kısa sürede katılır­ larsa o kadar iyi. Prekarya ne bir kurban, ne bir hain ne de kah­ raman – sadece içinde hepimizden bir şeyler var. 300 KAYNAKÇA Aguiar, M. ve Hurst, E. (2009), The Increase in Leisure lnequality, 1 965-2005, Was­ hington, DC: AEI Press. Amoore, L (2000), “lntemalional Political Economy and the Contested Firm”, New Political Economy, 5(2): 183-204. Arendt, H. ( 1958), The Human Condition, Chicago, il: University of Chicago Press. [Hannah Arendt, insanlık Durumu, çev. Bahadır Sina Şener, lletişim Yayınla­ n, İstanbul] Arcndt, H. ([195 1 ] 1986), The Oıigins of Totalitaıianism, London (Londra): [Han­ nah Arendt, Totalitaıivnin Kaynaklan, çev. Bahadır Sina Şener, lletişim Yayın­ lan, İstanbul] Andre Deutseh. Asthana, A. ve Slater, C. (2009), “Most Parents Can’t Find Enough Time to Play with Their Children”, Observer, 2 Ağustos, s. 17. Atkins, R. (2009), “Europe Reaps the Rewards of State-Sponsored Short-Time jo­ bs”, Financial Times, 29 Ekim, p. 6. Autor, D. ve Housernan, S. (2010), “Do Temporary-Help Jobs Improve Labor Mar­ ket Outcomes for Low-Skilled Workers: Evidence from ‘Work First'”, Ameıican Economic]ournal: Applied Economics, 3(2): 96-128. Bentham,J., ( [ 1787] 1995), Panopticon; or The Inspection-Houst, reprinted in M. Bozovich (cd.), The Panopticon Wıitings, London (Londra): Verso, s. 29-95. [Pa­ noptikon: Gözun Iktidan, Su Yayınlan, haz. Banş Çoban ve Zeynep Ôzarslan]. Bemstein, R. (2009), “Don’t Trust Anyone Under 30?”, New York Times, 14 Ocak, Beveridge, W. (1942), 5ocial lnsurance and Allied 5ervices, London: HMSO. Blinder, A. (2009), “How Washington Can Create Jobs”, Wall 5treet Joumal, 1 7 Kasım, s . 16. Bloomberg BusinessWeek (2005), “Embracing lllegals”, Bloombtrg BusinessWe­ tlı, 18 Temmuz 301 Bourdieu, P. ( 1990), The l.Dgic of Practicc, Cambridge, UK: Polity Press. Bourdieu, P. (1998), “La precarite est aujourd’hui partout” [ “Precariousness is Everywhere Nowadays”). in Contre-fcux, Paris: Raisons d’agir, s. 96-102. Browne, J. (2010), Securing a Sustainablc Future for Higher Education, London (Londra): The Stationery Office. Bryceson, D. B. (ed.) (2010), How Africa Works: Occupational Change, ldcntity and Morality, Rugby: Practical Action Publishing. Bullock, N. (2009), “Town Halis Find Fresh Angles to Meet Recession”, Financial Times, 23 Aralık, s. 2. Carr, N. (2010), The Shallows: What the lnterneı Is Doing to Our Brains, New York: Norton. Centre for Women in Business (2009), The Reflexive Gcneration: Young Professionals’ Perspecıives on Work, Career and Gcnder, London (Londra): Lon­ don Business School. Chan, W. (2010), “The Path of the Ant Tribe: A Study of the Education System That Reproduces Social lnequality in China”, paper presented at the Seventh East Asia Social Policy Conference, Seoul (Seul), 19-21 Ağustos. Chellaney.B. (2010), “China Now Exports lts Convicts”, ]apan Times Online, 5 July. Available at http://search.japantimes.eo.jp/print/eo20100705bc.html [ac­ cessed 2 Aralık 201 O) . Choe, 5.-H. (2009), “South Korea Fights Slump through Hiring, Not Firing”, lnter­ national Herald Tribune, 2 Aralık, s. 1 , 4. Coase, R. H. (1937), “The Nature of the Firm”, Econ6mica, 4(16): 386-405. Cohen, D. (2009), Three Lectures on Post-lndustrial Society, Cambridge, MA: Massachu­ setts lnstitute of Technology Press. Cohen, N. (2010), “Now, More than Ever, the Poor Need a Voice”, Observer, 7 Ekim, s. 33. Coleman, D. (2010), “When Britain Becomes ‘Majority Minority'”, Prospecı, 17 Ka­ sım. Collison, M. (1996), “in Search of the High Life”, British journal of Criminology, 36(3): 428-43. Crawford, M. (2009), Shop Class as Soulcraft: An Enquiry into ıhe Value of Work, New York: Penguin. Dench, G., Gavron, K. ve Young, M. (2006), The New East End: Kinship, Race and Conflict, London: Profile Books. De Waal, F. (2005), Our lnner Ape, London (Londra): Granta Books. Dinmore, G. (2010a), “Tuscan Town Turns Against Chinese Immigrants”, Finan­ cial Times, 9 Şubat, s. 2. Dinmore, G. (2010b), “Chinese Gangs Exploit Niche Left by Mafia”, Financial Ti­ mes, 29 Haziran, s. 5. Doerr, N. (2006), “Towards a European Public Sphere ‘from Below’? The Case of MultilingLialism within the European Social Forums”, C. Barker ve M. Tyldes­ ley (eds.), Confercnce Papers of the Elevcnth lnternational Confercncc on ‘Alter­ native Futures and Popular Protest’, cilt il, Manchester: Manchester Metropoli­ tan University. Dvorak, P. ve Thurm, S. (2009), “Slump Prods US Firrns to Seek a New Compact with Workers”, Wall Street]ournal, 20 Ekim, s. 14-15. 302 The Economist (2007), “Changing How Japan Works”, The Economist, 29 Eylül, s. 70. The Economist (2009), “Public Sector Unions: Welcome to the Real World”, The Economist, 1 2 December, s. 46. The Economist (2010a), “Too Many Chiefs”, The Economist, 26 Haziran, s. 72. The Economist (2010b), “Dues and Don’ts”, The Economist, 14 Ağustos, s. 62. The Economist (2010c), “The Biology of Busi­ ness: Homo Administrans, The Economist, 23 Eylül. Ehrenreich, B. (2009), Smile or Dit: How Positive Thinking Fooled America and the World, London (Londra): Granta. Ehrenreich, B. ve Fletcher, B. (2009), “Reimagining Socialism”, The Nation, 23 March. Elger, T. ve Smith, C. (2006), Theorizing the Role of the Intemational Subsidiary: Transplants, Hybrids and Branch Plants Revisited”, A. Femcr,J. Qu­ intanilla ve C. Sanchez-Runde (eds.), Multinaıionals, lnsıitutions and ıhe Cons­ truction of Transnational Practices: Convergence and Diversity in the Global Economy içinde, Basingstoke: Palgrave Macmillan, s. 53-85. Environmental Justice Foundation (2009), No Plau Like Home: Where Ncxtfor Cli­ mate Refugees? london: Environmenıal Justice Foundation, Equality and Hu­ man Rights Commission (2010), Inquiry inıo ıhı: Meaı and Poulıry Processing Sectors: Rqıorı of ıhı: Findings and Recommendations, London (Londra): EHRC. Esping-Andersen, G. (1990), The Three Worlds of Welfare Sıate Capitalism, Camb­ ridge, UK: Cambridge University Press. Evans, G. W. ve Schamberg, M. A. (2009), “Childhood Poverty, Chronic Sıress, and Adulı Working Memory”, Proceedings of the Naıional Academy of Scirnces, 106(16): 6545-9. Fackler, M. (2009), “Crisis-Hit South Koreans living Secret lives with Blue-Collar jobs”, lntemational Herald Tribune, 8 Temmuz, s. l . Fackler, M. (2010), “New Dissent in Japan I s loudly Anti-Foreign”, New York Ti­ mes, 29 Ağustos, s. A6. Fauroux, R. (2005), La lutte contre les discriminaıions etbniques dans le domaine de l’emploi {Combating Eıhnic Discrimination in Employmrnt], Paris: HALDE. Federal Communications Commission (2010), Naıional Broadband Plan; Connec­ ting America, Washington, DC: Federal Communications Commission. Fifield, A. (2010), “Tea Party Brews Trouble for Both Sides as Protest Recoils on Right”, Financial Times, 28 Ocak, s. 5. Financial Times (2010a), “Britain’s Growing lnequality Problem”, Financial Ti­ mes, 28 Ocak, s. 14. Financial Times (2010b), ‘Osbome Preaches One Nation Austerity’, Financial Ti­ mes, 5 October, p. 1 6. Fiszbein, A. ve Schady, N. (2009), Condiıional Cash Transfers: Reducing Pmrnı and Future Poverıy, Washington, DC: World Bank. Florida, R. (2003), The Rise of the Creative Class, and Plow lt’s Transforming Work, Leisure, Community and Everyday Life, London: Basic Books. Florida, R. (2010), “America Needs to Make lts Bad Jobs Better”, Financial Times, 6 Temmuz, s. 1 1 . Forrest, R. ve Keams, A . (2001), “Social Cohesion, Social Capital and the Neigh­ bourhood”, Urban Studies, 38(12): 2 125-43. 303 Foucault, M. ( 1977), Discipline and Punish: The Birth of the Prison, London (Lond­ ra): Penguin. [Michel Foucault, Hapishanenin Doguşu, çev. Mehmet Ali Kılıç­ bay, imge Kitabevi] . Freeman, R . (2005), “What Really Ails Europe (and America): The Doubling o f the Global Workforce”, The Globalist, 3 Haziran. Available at http://www.thegloba­ list. eom/storyid.aspx?Storyld=4542 [erişim tarihi: 6 Aralık 2010]. Friedman, M. ( 1982), Capitalism and Freeclom, Chicago, il: University of Chicago Press. [Milton Friedman, Kapitalizm ve Ôıgürlük, Plato Film]. Friedman, M. ve Kuznets, S. (1945), lncomefrom Independent Professional Practice, New York: National Bureau of Economic Research. Frohlich, N. ve Oppenheimer, J. A. ( 1992), Choosingjusıice: An Expeıimental App­ roach to Ethical Theory, Berkeley, CA, and Los Angeles, CA: University of Ca­ lifomia Press. Gibney, M. J. (2009), Precarious Residents: Migration Control, Membership and the Rights of Non-Citi:zens, New York: Human Development Reports Research Paper 2009/10, United Nations Development Programme. Giridharadas, A. (2009), “Putting the Students in Control” , International Herald Tribune, 7-8 Kasım, s. 2. Goldthorpe, J. H. (2007), On Sociology, 2. baskı, Stanford: Stanford University Press. Goldthorpe, J. H. (2009), “Analysing Social Inequality: A Critique of Two Re­ cent Contributions from Economics and Epidemiology”, European Sociolo­ gical Review, 22 Ekim. Available at http://esr.oxfordjoumals.org/content/ear­ ly/2009/l0/22/esr. jcp046.abstract [erişim tarihi: 2 Aralık 2010] . Goos, M. ve Manning, A. (2007), “Lousy and Lovely jobs: The Rising Polarisation of Work in Britain”, Review of Economics and Statistics, 89( 1): 1 18-33. Gorz, A. ( 1982), Farewell to the Working Class: An Essay on Post-Industıial Socia­ lism, London: Pluto Press. [Original published as Adieux an proletaıiat, Paris: Galilee, 1980.] Green, H. (2010), The Company Town: The lndustıial Edens and Satanic Milis That Shaped the Ameıican Economy, New York: Basic Books. Grene, S. (2009), “Pension Investors Fail to Get the Message”, FT Report – Fund Management, 27 Temmuz, s. 3. Grimm, S. ve Ronnebergcr, K. (2007), An Invisible History of Work: Intenıi­ ew with Sergio Bologna, Available at http://www.springerin.at/dyn/heft_text. php?textid=l904&lang=en [erişim tarihi: 2 Aralık 2010]. Haidt, J. (2006), The Happiness Hypothesis, London: Arrow Books. Hankinson, A. (20101, “How Graduates Are Picking Up the Tab for Their Parents’ Lives”, The Observer, 31 Ocak. Hansard Society (2010), Audit of Political Engagement 7: The 2010 Report, London (Londra): Hansard Society. Hardt, M. ve Negri, A. (2000), Empire, Cambridge, MA: Harvard University Press. [Hardt, M. and Negri, A. imparatorluk, Ayrıntı Yayınlan, lstanbul). Harris, P, (2010), “Can GeoITrey Canada Rescue America’s Ailing Schools? Barack Obama Hopes So”, The Observer, 10 October. 304 Hauser, M. D. (2006), Moral Minds; How Nature Designed Our Universal Sense of Right and Wrong, New York: Harper Collins. Hewlett, S. A., Jackson, M., Sherbin, L., Shiller, P., Sosnovich, E. ve Sumberg, K. (2009), Bookend Generations: lLveraging Talenı and Finding Common Ground, New York: Center for Work-Llfe Policy. Hinojosa-Ojeda, R. (2010), Raising the Floor for American Workers: The Econo­ mic Benefits of Comprehensive lmmigration Reform, Washington, DC: Center for American Progress, lmmigration Policy Center. Hinsliff, G. (2009), “Home Office to Unveil Points System for lmmigrants Seeking British Citizenship”, Observer, 2 Ağustos, s. 4. Hobsbawm, E. J. ( 1959), Primiıive Rebels: Studies in Archaic Forms of Social Move­ ment in ıhe 1 9th and 20th Centuries, Manchester: Manchester University Press. House, F. (2009), The Business of Migration: Migrant Worker Rights in a Time of Fi­ nancial Crisis, London (Londra): lnstitute for Humarı Rights and Business. Howker, E. ve Malik, S. (2010), Jilted Generation: How Britain Fias Bankrupted Its Youth, London (Londra): kon Books. Humarı Rights Watch (2010), From ıhe Tiger to the Crocodile: Abuse of Migranı Workers in Thailand, New York: Humarı Rights Watch. lnternal Displacement Monitoring Centre (2010), Available at http://www. intemal-displacemenı.org [erişim tarihi: 2 Aralık 2010]. lzzo, P. (2010), “Economists Believe Many jobs Won’t Retum”, Wall Street]oumal Europe, 1 2-14 Şubat, s. 7. Johal, A. (2010), “Precarious Labour: lnterview with San Precario Connection Or­ ganizer Alessandro Delfanti”, 1 1 Eylül. Available at http://www.rabble. ca/blogs/ b{oggers/amjohaV2010/09/precarious-labour-interview-san-precario-connecti­ on-organizer-alessan ( erişim tarihi: 3 Aralık 2010]. Kellaway, L. (2009), “Why My Friend’s Job Delivers without Paying a Packet”, Fi­ nancial Times, 13 Temmuz, s. 10. Kerbo, H. R. (2003), Social Stratification and lnequality, fifth edition, New York: McGraw Hill. Kingston, j. (2010), Contemporary japan: History, Politics and Social Change since ıhe 1 980s, Hoboken, Nj: Wiley-Blackwell. Knox, M. (2010), “Union Takes on Labor Over ‘Cheap’ Foreign Workers”, Sydney Moming Herald, 1 2 Şubat, s. 1. Kohn, M. (2008), Trust: Self-interest and ıhe Common Good, Oxford: Oxford Uni­ versity Press. Kosugi, R. (2008), Escapefrom Work: Freelancing Youth and ıhe Challenge to Corpo­ rate]apan, Melboume: Trans Pacific Press. MacDonaid, R. ve Shildrick,T. (2007), “Street-Comer Society: Leisure Careers, Youth (Sub)Culture and Social Exclusion”, lıisure Studies, 26(3): 339-55. Maher, K. (2008), “More in US Are Working Part-Time Out of Necessity”, Wall Street]oumal Europe, 10 Mart, s. 10. Maliet, V. (2009), “Soup Kitchen Queues Lengthen as Families lgnore Plight of Jobless”, Financial Times, 14 Mayıs, s. 4. 305 Malıby, L. (2009), Can They Do That? Retaking Our Fundamental Rights in the Wor­ kplace, New York: Portfolio. Marcuse, H. (1964), One Dimensional Man: The ideology of lndustrial Society, Lon­ don: Sphere Books. [Herben Marcuse, Telı Boyutlu insan, idea Yayıncılık[. Martin, P. (2009), Sex, Drugs and Chocolate: The Science of Pleasure, London: Founh Estate. May hew, L. (2009), lncreasing Longevity and the Economic Value of Healthy Ageing and Worlıing Longer, London: Cass Business School, City University. McGovem, P., Hill, S. ve Milis, C. (2008), Marlıet, Class, and Employment, Oxford: Oxford University Press. Mead, L. (1986), Beyond Entitlement: The Social Obligations of Citizenship, New York: Free Press. Mitchell, T. (2010), “Honda Presses Staff not.to Strike”, Financial Times, 31 Ma­ yıs, s. 1 . Morrison, C . (2010), “The Relationship between Excessive lntemet Use and Dep­ ression: A Questionnaire-Based Study of 1,319 Young People and Adults”, Psy­ chopathology, 43(2): 121-6. Mouer, R. ve Kawanishi, H. (2005), A Sociology of Worlı in }apan, Cambridge, UK: Cambridge University Press. Naim, G. (2009), “Telework Cuts Office Costs”, FT Report – Digital Business, 12 Man, s. 4. National Equality Panel (2010), An Anatomy of Economic lnequality in the UK: Re­ port of the National Equality Panel, London: Cemre for Analysis of Social Exclu­ sion and the Govemment Equalities Office. Needlcman, S. (2009), “Starting Fresh with an Unpaid Intemship”, Wall Street }oumal, 16 Temmuz, s. DL Nink, M. (2009), ‘It’s Always about the Boss’, Gallup Management}ournal, 2-5 Kasını. Obinger, J. (2009), “Working on the Margins: Japan’s Precariat and Working Po­ or”, Electronic}ournal of Contemporary Japanese Studies, 25 Şubat. OECD (2010a), lntemational Migration Outloolı 201 0, Paris: OECD. OECD (2010b), A Profile of lmmigrant Populations in the 21st Century,- Datafrom OECD Countries, Paris: OECD. Paine, T. (j”l 795[ 2005), Common Sense and Other Writings, New York: Bames & Noble, s. 321-45. Parliamentary and Healıh Service Ombudsman (2010), Fası and Fair? A Report by the Parliamentary Ombudsman on the UK Border Agency (founh repon), London: The Stationery Offıce. Peel, Q. (2010), “German Popular Perception Fuels Furious Debate on Immigrati­ on”, Financial Times, 1 Eylül, s. 4. Pigou, A. C. ( ( 1952] 2002), The Economics of Welfare, New Brunswick, NJ: Tran­ saction Publishers. Polanyi, K. ( ( 1944] 2001), The Great Transformation: The Political and Economic Origins of Dur Time, Boston, MA: Beacon Press. Ramford, J. (2009), The Shadow Factory: The lfltra-Secret NSAfrom 911 1 to the Ea­ vesdropping on America, New York (New York): Doublcday. Bennett, C. (2010), 306 ‘Do We Really Need Advice on How to Deal with Boomerang Kids?’ Observer, 3 Ocak, s. 25. Reeves, R. (2010), “Why Money Doesn’t Buy Happiness”, Obsenıer Magazine, 25 Eylül, s. 48. Reeves, R. ve Collins, P. (2009), The Liberal Republic, London: Demos. Reidy, G. (2010), “Young, Single and labouring Round the Clock”, NYT Business, 7 Eylül, s. 13. Richtel, M. (2010), “Hooked on Gadgets, and Paying a Mental Price”, New Yorlı Ti­ mes, 7 Haziran, s. 1 . Rigby, R . (2010), “The Careerist: What You Know Has a Shorter and Shorter Lifes­ pan”, Financial Times, 22 Şubat, s. 12. Royle, T. ve Ortiz, L. (2009), “Dominance Effects from Local Competitors: Setting Institutional Parameters for Employment Relations in Multinatioruıl Subsidia­ ries: A Case from the Spanish Supermarket Sector”, British Journal of Industrial Relations, 47(4): 653-75. Saltmarsh, M. (2010), “Far from Home and Miserable in Sweden”, lntemational He­ rald Tribune, 8 Eylül, s. 3. Sawhill, I. ve Haskins, R. (2009), Creating an Opportunity Society, Washington, DC: Brookings Institution. Schachar, A. (2009), The Birthright Lottery. Harvard, MA: Harvard University Press. Sen, A. ( 1999), Development as Freedom, Oxford: Oxford University Press. [Amart­ ya Sen, Ôzgürlülıle Kallıınma, çev. Yavuz Alogan, Aynntı Yayınlan). Sennett, R. (1998), The Corrosion of Character: The Personal Consequences of Worlı in the New Capitalism, New York: Norton. [Richard Sennett, Karalıter Aşınma­ sı: Yeni Kapitalizmin Kişililı Ozerindelıi Etlıileri, çev. Banş Yıldınm, Aynntı Ya­ yınlan) . Shildrick,T., MacDoruıid, R., Webster, C . ve Garthwaite, K . (2010), The Loiv-Pay, No-Pay Cycle: Understanding Recurrent Poverty, York: Joseph Rowntree Foun­ dation. Si, L. (2009), The Ant Tribe: An Account of the Agglomerate Settlements of University Graduates, Guiiin: Guangxi Normal University Press. Simonian, H. (2010), “Adecco Rejects Slowdown Fears”, Financial Times, 1 2 Ağus­ tos, s. 1 1 . Sklair, L . (2002), Globalization: Capitalism and Its Altematives, Oxford: Oxford University Press. Soysal, Y. ( 1994), The Limits of Citizenship, Chicago, iL: University of Chicago Press. Standing, G. (1989), “Global Feminization through Flexible labor”, World Deve­ lopment, 17′(7): 1077-95. Standing, G. ( 1990), “The Road to Workfare: Alternative to Welfare or Threat to Occupation?”, lntemational Labour Review, 129(6): 677-91. Standing, G. (1999a), “Global Feminization through Flexible labor: A Theme Re­ visited”, World Development, 27(3): 583-602. Standing, G. ( 1 999b), Global Labour Flexibility: Seelıing Distributive Justice, Ba­ singstoke: Macmillan, 307 Sıanding, G. (2009), Worlı after Globalisation: Building Occupational Citi:zenship, Cheltenham, UK, ve Nonhampton, MA: Edward Elgar. Sıanding, G. (2010), “Global Monitor: The International Labour Organization”, New Political Economy, 15(2): 307-18. Standing, G. (20 1 1 ) , “Responding to the Crisis: Economic Stabilisation Grants”, Policy & Politics, 39(1): 9-25. Tabuchi, H. (2010), “Japan Accused of Violating Migrant Workers” Human Rights’, New Yorlı Times, 21 Temmuz, s. Bl. Tavan, C. (2005), lıs immigrts en France: une situation qui tvolue immigrants in France: An Evolving Situation], INSEE Premiere, No. 1 042, Eylül. Thaler, R. ve Sunstein, C. (2008), Nudge: lmproving Decisions About Health, Wealth, and Hap­ piness, New Haven and London: Yale University Press. Thompson, E. P. ( 1967), “Time, Work-Discipline and Industrial Capitalism”, Pası and Present, 38(1): 58-97. Tomkins, R. (2009), “The Retreat of Reason”, FT Weehend, 23-24 Mayıs, s. 24-29. Tutgan, li. (2009), Not Everyone Gets a Trophy: How to Manage Generation Y, San Francisco, CA: jossey-Bass. Turque, W. (2010), “D. C. Students Respond to Cash Awards, Harvard Study Shows”, Washington Post, 10 Nisan, s. Bl. Uchitellc, L (2006), The Disposable American: Layoffs and Thcir Consequences, New York: Alfred Knopf. Ueno, T. (2007), “‘Precariat’ Workers Arc Starting to Fight for a Little Stability” ,Ja­ pan Times Online, 21 Haziran. UKBA (2010), Points Based System Tier 1 : An Operational Assessment, London; The Stationery Office. Virtanen, M., Ferrie, j. E., Singh-Manouıc, A., Shipley, M. ]., Vahtera, j., Marmot, M. G. ve Kivirnaki, M. (2010), “Overtime Work and lncident Coronary Heart Disease: The Whitehall il Prospective Cohort Study”, European Heart Joumal, 31: 1737-44. Wacqtiant, L (2008), ‘Ordering lnsecurity: Social Polarization and the Punitive Upsurge’, Radical Philosophy Review, 1 1 ( 1): 9-27. Weber, M. ( ( 1922] 1968), Economy and Society, Berkeley, CA, and Los Angeles, CA: University of Cali­ fomia Press. Wilkinson, R. ve Pickett, K. E. (2009), The Spiril Level: Why More Equal Societies Almost Ahvays Do Betler, Londra: Ailen Lane. Willetts, D. (2010), The Pinch: How ıhe Baby Boomers Tooh Thcir Childrrn’s Future – and Why They Should Give it Bach, London: Atlantic. Willsher, K. ( 2010) , “Leaked Memo Shows France’s Eıcpulsion of Roma Illegal, Say Critics”, Guardian, 14 Eylül, s. 20. Wong, E. (2009), “China Confronts Backlash from lts Mass Eıcports of Labor”, ln­ temational Herald Tribune, 21 Aralık, s. 16. Working Families (2005), Time, Health and ıhe Family, London: Working Families. Wright, E. O. (ed.) (2006), Redesigning Distribution: Basic lncome and Staheholder Grants as Comerstones for an Egalitarian Capitalism, London: Verso. Zolberg, A. (1995), “Review ofY. Soysal, Limits of Citizenship”, Contemporary So­ ciology, 24(4): 326-9. 308 DlZtN ABD 37, 50, 53, 54, 62, 63, 65-68, 71, 73, 74, 76, 77, 800, 85-87, 91, 92, 94-98, 101, 104, 105, 1 12, 1 15, 121-127, 129, 132, 133, 140, 141, 143, 144, 147, 149, 150, 153, 156, 157, 159-163, 167, 176, 187, 189, 193, 202, 211, 214, 224-227, 229, 230, 231, 234, 237, 241, 243, 245, 247, 251, 253, 254, 264, 265, 269, 270, 271, 274, 275, 284, 295 Çocuk bakımı 211 Eğitim 62, 74, 1 12, 1 15, 121-127, 129, 132, 143, 149, 150, 156, 226, 264, 265, 284, 295 Emeklilik 80, 91, 94, 95, 98, 140, 141, 143, 144, 147, 149 Etnik azınlıklar 150 Finansal kriz 53, 65, 67, 94, 98, 141, 144, 156, 274 Geçici istihdam 62, 65-67 Gençler 121, 129, 132, 133, 144, 167, 214 Göçmenler 66, 86, 87, 143, 156, 157, 160-163, 167, 176, 187, 189, 193, 243, 251, 253, 254 Gönüllü çalışma 143, 270, 271 Kadınlar 37, 67, 1 12, 1 15, 140, 141, 143, 202 Kamu sektörü 94-98 Kriminalizasyon 153 Neofaşizm 245, 254 Sübvansiyon 68, 98, 101, 147, 149, 150, 247, 254 Toplumsal hareketlilik 104, 251 Ücretler ve sosyal haklar 63, 76, 77, 94, 95, 193 Vergiler 193, 284 Yaşlılar 141, 143, 144, 147, 149, 150, 202 Ackemıan, Bruce 297 Adecco 63, 64, 90 Agu iar, Mark 215 Aile 11, 27, 28, 30, 36, 41, 43, 49, 52, 65, 68, 78, 81-83, 90, 92, 103, 1 1 11 16, 1 18-120, 124, 126, 130, 134, 135, 145, 150, 178, 182, 183, 207, 213, 229, 233, 234, 241 , 246, 253, 275, 283, 295 Alemanno, Gianni 248, 249 Alexander, Douglas 242 Almanya 24, 34, 47, 57, 66, 71, 76, 87, 101, 102, 1 1 1 , 128, 129, 140, 143, 156, 163, 168, 172, 173, 193, 246, 261, 274, 300 Emeklilik 57, 140, 143 Geçici istihdam 24, 66 309 Gençler ve çıraklık 128, 129 Göçmenler 66, 87, 156, 163, 168, 172, 173, 193, 261 Gölge ekonomi 102 Kadınlar 34, l l l , 140, 143 Ücretler 57, 76, 101, 193 Sanayisizleşme 71, 102 Alternatif tıp 125 Anzalone, John 253 Arendt, Hannah 13, 192, 198, 270, 271 Arizona Kanunu 168 Atipik emek 61 Atos Origin 275 Avrupa 1 Mayısı 12-16 Avrupa Birliği 12, 74, 141 Avustralya 73, 156, 163, 176, 179, 274 Avusturya 250 Axelrod, David 253 Aydınlanma 48, 122, 125 Aylaklığa ÔVgü (Russell) 236, 266 Ayrımcılık 109, 147, 151, 174, 207, 228, 229 Engellilik 151 Genetik 228, 229 Göçmenler 174 Toplumsal cinsiyet 109, 228 Yaş 147, 151, 228 Baby boomers l l 9 Bağımlı-bağımsız yüklenici firma 34 Bakım emeği l lO, 153, 177 Banausoi 30, 198 Beck, Glen 252 Belçika 74, 144, 152 Bentham,Jeremy 222, 223, 232, 234 Berlusconi, Silvio 123, 166, 246, 248, 249, 300 Beyin 163, 179, 206, 266 BIEN 284 Bilgi 39, 40, 46, 61, 67, 72, 123-125, 128, 148, 182, 197, 198, 200, 201, 205, 207, 210, 211, 213, 224-227, 230, 232, 252, 259, 265, 273, 277, 282, 292, 294, 297 Birden fazla iş 12, 40, 88, 202, 213, 219, 220 310 Bireysellik 14 Birleşik Vatandaşlar – Federal Seçim Komisyonu davası 254 Blair, Tony 227, 262, 295 Blinder, Alan 269 Borç ve gençlik l l9, 130, 131, 188 Bosson, Erle 167 Boş zaman 30, 31, l l l , 198, 201, 202, 214-218, 220, 236, 265, 267, 269, 271, 277 Boş zaman hibesi 296-299 Brezilya 176, 234, 284, 299 Brown, Gordon 177 Bunu Yapabilirler mi? (Maltby) 230 Büyük Buhran 18, 86, 1 13 Cameron, David 232, 279, 295 Cerasa, Claudio 249 Chrysler 80 Coase, Ronald 57 Cohen, Daniel 104, l l9, 124 Crawford, Matthew 124 Çağrı merkezi 35 Çalışma piyasası esnekliği 240 Çalışma-hayat dengesi 200 Çalıştırma programlan 238, 239, 241243, 273, 274 Çay Partisi hareketi 168, 251, 253 Çevre mültecileri 160 Çıraklık 26, 46, 108, 128-130, 205 Çin 17, 18, 53-55, 81, 130, 135, 145, 153, 156, 175, 182-189, 191, 192 Eğitim 130, 183 Gençlik 135 Göçmenler 16-18, 156, 182-189, 191-193 Kriminalizasyon 153, 154 ltalya’daki göçmenler 248 Mahremiyetin işgali 223, 225 Shenzen 81, 223, 230 Sözleşmeleştirilme 184, 189 Ücretler 53-57, 76, 184, 186, 188 Yaşlılar 135, 145 Zaman 76 Çin Anı Bir 54 Çindistan 54, 77, 100, 145 Çocuk bakımı 89, 1 10, 135, 211 Çokuluslu şirketler 38, 182 Danimarka 104, 144, 242, 250 De Tocqueville, Alexis 243 Değişim değeri olmayan emek 199, 203, 204, 219, 294 Delfanti, Alessandro 137 Diğerkamlık 49 Dikkat eksikliği sendromu 1 24, 214 Din ve batıl inanç odaklı duygusal bir düşünme biçimi 125 Dinleme 1 1 , 200, 215, 222, 226, 297, 300 Duncan Smith, lan 240 Durkheim, Emile 41 Düzenleme 18, 22, 26, 52, 55, 57, 69, 72-75, 81, 95, 109, 1 19, 134, 151, 180, 185, 188, 191, 199, 203, 210, 224, 232, 239, 254, 264, 277 Eğitim 25, 52, 62, 74, 75, 88, 89, 99, 100, 107, 109, 1 12, l l5, ll9-130, 132, 134, 138, 143, 149, 150, 156, 173, 177, 183, 204-207, 209, 212, 216, 218, 226, 228, 233, 238, 252, 264, 265, 279, 281, 284, 293, 295 Ehrenreich, Barbara 43, 281 Ekonomik durgunluk bkz. Büyük Ekonomik Durgunluk 38, 65, 80, 87, 91, 97, 1 13, 132, 136, 139, 142, 144, 145, 149, 158, 175, 176, 194, 270, 289 Ekonomik güvenlik 51 , 251, 260, 282, 286 Elitler 22, 44, 49, 75, 127, 138, 248, 251, 254, 260, 273, 282, 294, 296, 298 Etik 273, 282 ltalyan 138 Ve Çay Partisi (ABD) 25 1 Ve demokrasi 296, 298 Emeğin meta olmaktan hayali olarak çıkması 77 Emeğin yoğunlaşması 79, 202, 219 Emek 1 1 ,19-26, 28-37, 41, 42, 44, 45, 47, 48, 51, 52, 54-63, 65-70, 72, 76-81 , 84-87, 90, 91, 93-95, 98, 99, 101, 103, 108- 1 1 1 , 1 14, 1 1 6-120, 128, 129, 133-136, 138-144, 146149, 151, 153, 1 57, 164, 165, 172, 173, 175-177, 180, 181, 183, 185192, 195, 197-201, 203-205, 207, 212, 215, 216, 219, 236, 239, 240, 242, 244, 258, 266-270, 272, 273, 278, 284, 285, 293, 300 Emek esnekliği 1 1 , 19, 47, 59, 63, 90, 1 18, 120 Emeklilik 31, 57, 78, 79, 80, 91, 93-95, 98, 1 19, 135, 136, 138144, 147-149, 197, 240, 242, 285, 293 Empati 46 Enforrnel statü 20 Engelli insanlar 144, 151, 152, 154, 238-240, 283 Erkeklik-erillik l l 4 Erken gelen oturur modeli 97 Esaslı demokrasi 296 Esneklik 19, 38, 47, 48, 60, 67-69, 71, 72, 75, 79, 88, 90, 97, 98, 1 1 7, 1 19, 196, 218, 280 Esping-Andersen, G 77 Etik 29, 43, 46, 47, 73, 183, 201, 205, 273, 274, 282 Etnik azınlıklar 150, 178, 250 Evin reisi 1 12, 1 13, l l 5 Evlilik l l6 , 1 58, 203 Evrensellik 258, 261, 268, 276, 297 Evsiz barksız yoksul kadın (bag lady) 42 Facebook 214, 224-226, 246 Faydacılık 236, 255 Filipinler 187 Financial Times 83, 100, 204 Finans sermayesi 19, 187 Finansal kriz (2008-2009) bkz. Büyük Buhran 17, 34, 65, 67, 82, 90, 1 13, 141 , 156, 166, 191, 237, 274 Fishkin,James 297 Fletcher, Bili 281 Ford motor 79 Foucault, Michel 13, 71, 152, 223 311 Foxconn (aynca bkz. Shenzhen) 55, 56, 81, 180, 230 Fransa 71, 102, 105, ll 1, l l 7, 123, 140, 143, 152, 153, 164, 167, 173, 174, 176, 193, 218, 235, 249, 264 Boş vakit l l l , 218 Eğitim 123, 143, 173, 218, 264 Emeklilik 140, 143 Gençlik 1 17, 140, 167, 173, 218 Göçmenler 143, 164, 167, 173, 174, 176, 193, 249 Gölge ekonomi 102 Kriminalizasyon 153 Neofaşizm 249 Sanayisizleşme 71, l 02 Yaşlılar 1 1 1 , 143, 249 Freeter 25 Friedrnan, Milton 73, 259 Geçici göçebe 155 Geçici istihdam 24, 25, 33, 34, 60-62, 64-66, 76, 90, 138, 187, 278 Bürolan 66, 278 Gençler 24, 1 17, 138 Japonya 25, 33, 62, 64, 65, 76, 1 10 Kamu sektörü 93, 96 Sayısal esneklik 60, 61, 67, 102 Yaşlılar 1 10, 1 1 1 , 175, 240 Gelir güvenliği 26, 280 Gelişmekte olan ülkeler 28, 76, 1 17, 140, 164, 180, 181, 183, 186, 284, 290 292 Gençler 12, 14, 24, 25, 35, 45, 84, 99, 108, 1 16-121, 126, 128-133, 135140, 144-148, 150, 154, 167, 207, 208, 213, 214, 217, 218, 224, 233, 245, 246, 248, 252, 260, 265 Bağlantıda olma hali 213, 214 Eğitimin akışkanlaşması 128 Eğitimin metalaşması 120, 126 Güvencesizlik tuzaktan 130 Nesle dayalı gerilim 135 Ve kriminalite 154 Ve yaşlılar 14, 99, 108, 1 18, 139, 144, 145, 147, 148, 150, 207 General Motors (GM) 79 Genetik sınıllandırma 228 312 Glen Beck’in Common Sense adlı kitabı 252 Google Street View 224 Gorz, Andre 21 Göçmenler 12-14, 16-18, 49, 66, 87, 107, 154-158, 160-163, 165-169, 171-189, 191-194, 240, 243, 244, 248, 251, 253, 254, 260-262, 281, 283 Gölge ekonomi 102, 103, 157 Gönüllü çalışma 143, 149, 270-273, 298 Gönüllü işsizlik 206 Gözetim 152, 173, 185, 222-231, 238, 255, 259, 262, 264, 277, 278 Gözetim toplumu 222 Gözetleyenlerin gözetlenmesi 255 Güney Afrika 64, 157, 169, 296 Güney Kore 100, 102, 1 10, 134, 135, 176 Haberrnas, Jürgen 13, 296 Haidt, J. 47 Haklar 20, 22, 25, 28, 30, 31, 32, 61, 63-66, 76, 77, 79-81, 85, 93-96, 99, 100, 108, 1 14, 128, 137, 143, 152, 153, 157, 161-165, 169-171, 174, 178, 181-183, 193, 204, 227, 250, 254, 260-263, 268, 272, 273, 293 Halklann Üniversitesi 122 Hamhurg (Almanya) 15 Hardt, M. 13, 219 Hayek, Friedrich 73 Hayır kurumu 1 15 Hiçbir Yerden Haberler 266 Hindistan 17, 51, 53, 54, 91, 145, 153, 164, 175, 186, 187, 189, 191, 235 Hizmetler 8, 31, 40, 52, 53, 67, 71, 72, 74, 75, 77, 93, 95-97, 99, 102, 103, 1 14, 123, 152, 166, 178, 196, 201, 206, 207, 209, 210, 212, 232, 237, 244, 249, 262, 270, 273, 276, 278280, 282 Hizmetler sektörü işyeri 71, 97 Hizmetler sektörü vasfı 207 Hizmetler sektörü zamanı 67, 71, 93, 96, 201, 207 Hobsbawm, Erle 15 Hollanda 74, 101, 140, 144, 153, 191, 193, 249 Hormonlar 228 Howker, Ed 1 1 7 Hurst, Erik 215 Hyatt Otelleri 62 IBM 72, 230 Irkçılık 168, 173 lngiltere 33, 65, 71, 74, 88, 90-92, 96- 98, 100, 102, 104, 1 1 1 , 1 12, 1 151 17, 1 19-1 24, 127, 132, 134, 140, 143, 144, 1 52, 153, 156, 161, 164, 170, 171, 175-179, 193, 195, 196, 203, 206, 216, 218, 227, 231�233, 235, 237, 239, 241-246, 250, 262, 268, 274-276, 279, 281 , 283, 285, 293, 295, 298 Boş zaman 1 1 1 , 175, 216, 218, 298 Emeğin yoğunlaşması 203 Emeklilik 91, 98, 1 19, 140, 143, 144, 242, 285, 293 Engelliler 152, 243 Finansal kriz 65, 90, 98, 144, 156, 237, 274 Geçici istihdam 33, 65, 88, 90, 96, 1 1 1 , 1 17, 134, 175, 241 Gençler 1 16, 1 17, 1 19-121, 132, 140, 144, 218, 233, 245, 246 Göçmenler 143, 1 56, 161, 164, 170, 171, 175-179, 193, 243, 244, 250, 262, 281 , 283 Gölge ekonomi 102 lşyeri disiplini 227 Kadınlar l l l, l l2, l l5, l l6, l l9, 140, 143, 170, 235, 268 Kamusal mekiln 71, 218 Koşulluluk 276, 283 Kriminalizasyon 152, 153, 244 Neofaşizm 245 Paternalizm 233, 235 Refah sistemi/rejimi 102, 242 Sanayisizleşme 71, 102, 1 19, 250 Terapi devleti 23 7 Ve eğitim 74, 88, 100, 1 12, 1 15, 1 19-1 24, 127, 132, 134, 143, 156, 177, 206, 216, 218, 233, 279, 281 , 293, 295 Ve kamu sektörü 96-98 Ve sübvansiyonlar 98, 100, 102, 111 Ve toplumsal hareketlilik 104 lntemet 39, 95, 97, 122, 123, 137, 153, 210, 213-215, 217, 225, 226, 230, 231 , 233, 252, 253, 296, 297, 298 lrlanda 96, 136, 164 ispanya 66, 100, 102, 103, 120, 136, 137, 140, 153, 163, 193 BBVA 92 Geçici istihdam 66, 103 Göçmenler 66, 163, 193 Gölge ekonomisi 102, 103 Emeklilik 136, 140 Ve kamu sektörü 103, 140 istihdam bürolan/ajanslan 66, 88, 97, 276, 278, 285 istihdam güvencesi 27, 36, 60, 61, 65, 68 lsveç 104, 122, 140, 188, 189, 192, 227, 249, 274 iş güvenliği 26, 27, 94, 145 işçi kooperatifleri 278-280 işçi kovmak 60, 66, 186 işçi sınıfı 18, 20, 21, 24, 26, 45, 47, 84, 109, 1 1 5, 120, 128, 175, 177, 178, 217, 218, 245, 249 işle alakalı intihar 105 işletmenin metalaşması 75 işlevsel esneklik 27, 59, 68, 69, 71, 72, 74, 94, 97 işsizlik 17, 33, 52, 67, 68, 83-88, 91, 100, 101, 103, 1 13, 1 19, 120, 133, 136, 150, 163, 169, 171, 174, 182, 194, 206, 239-241, 285, 289, 295 Ekonomik durgunluk sonrası gençler 86, 87, 91, 1 13, 136, 150, 194, 289 Gönüllü işsizlik 206 Sigortası 85, 289 Yardımı 84-86, 101, 133, 163, 171, 174, 182 313 işsizlik avantası (lngiltere) 84 işten çıkarmalar 26, 60, 227, 231, 271 , 281 lşyeri 12, 55, 64, 69, 71, 72, 88, 97, 183, 197, 199, 200, 206, 218-220, 227, 255 ltalya 16-18, 24, 64, 96, 97, 102, l l5, 120, 123, 137, 138, 140, 144, 153, 166, 167, 176, 191, 193, 246, 248, 249 Eğitim l l5, 120, 123, 138 Emeklilik 138, 140, 144 Gençlik 138 Gölge ekonomi 102 Neofaşizm 249 Prato 16-18 Ve geçici istihdam 24, 64 Ve kamu sektörü 96, 97 Japonya 23, 25, 26, 33, 36, 37, 54, 57, 62, 64, 65, 76, 105, 107, 1 10, 1 18, 135, 136, 140, 147, 179, 188, 202, 228, 252, 253, 284 Emeklilik 57, 135, 136, 140, 147 Maaşlı kesim 36 Neofaşizm 252 Sılbvansiyon 147 Şirketlerin metalaşması 57 Ve Çinli göçmenler 176, 188 Ve Geçici istihdam 25, 33, 62, 64, 65, 76, 1 10 Ve göçmenler 107, 176, 188, 253 Kadın 15, 26, 30, 34, 37, 41, 42, 67, 68, 72, 89, 108-116, 1 19, 139-143, 145, 154, 158, 170, 180, 181, 185, 198, 202, 207, 213, 215, 219, 235, 252, 268, 273, 280, 297 Birden fazla işte çalışma 202, 219 Koşullu nakit transfer programlan 235 Tersinden cinsiyetçilik 207 Ve bakım emeği 273 Ve göç 140, 143, 154, 158, 180, 181, 185 Kamu sektörü 93-98 Kanada 64, 140, 193, 280, 284 314 Kapitalivn ve Ôzgürlülı (Friedman) 259 Kardeşlik 14, 257 Kannca Kabilesi 130 Kartopu teorisi 138 Kayıt dışı göçmenler 156, 157, 162, 163, 166, 174, 181, 243, 262 Kellaway, Lucy 146 Kendi işinde çalışma 143, 144 Kendi kendini sömürme 273 Keynes, John Maynard 266 Kısmi vatandaş (denizen) 29, 31, 32, 152, 161-166, 172, 174, 179, 180, 182-184, 192, 193, 198, 260-263, 290, 295, 296 Kimlik 14, 29, 35, 36, 46, 48, 49, 130, 131, 160, 165, 220, 226, 229, 248, 263, 264, 280 Dijital 225 iş temelli 29 Klein, Naomi 247 Korumacılık 53 Koşullu nakit transfer programlan 283 Koşullu nakit transferleri 283 Koşulluluk 258, 299 Kredi 81, 82, 85, 98-101, 121, 131, 133, 205, 229, 262, 263, 285 Kriminalizasyon 153 Kültürel haklar 31, 161 Küresel Dönüşılm 51, 53 Kılreselleşme 10, 18, 19, 21, 32, 35, 51-54, 56, 57, 64, 72, 75, 77, 78, 82-84, 98, 104, 105, 108, 109, 1 19, 121, 140, 152, 155, 158, 177, 186, 187, 212, 217, 244, 246, 247, 253, 258, 260, 271, 278, 294 Geçici istihdam 64, 77, 187, 278 Ve kriminalizasyon 32, 152, 244 Ve metalaşma 52, 56, 57, 75, 77, 1 19, 244, 246, 253, 271 Laos 181, 190, 192 Lee Changshik 43 Lezbiyenler l l4 Lloyds Bankacılık Grubu 93 Maaşlı kesim 22, 32, 36, 49, 61, 74, 77, 83, 91, 94, 96, 98, 200, 205, 208, 209, 254, 260, 281 , 294 Macaristan 144, 246, 249 Mahremiyetin işgali 223, 225 Malik, Shiv 117 Maltby, Lewis 230 Manafon, Paul 253 Mandelson, Lord Peter 122 Maroni, Robeno 167 Martin, Paul 236, 300 Marx, Kari 266 Mayhew, Les 143 McDonald’s 62, 128 McNealy, Scott 123 Mead, Lawrence 239 Meksika 157, 167, 168, 234, 284 Meslekler 23, 27, 47, 52, 64, 72-75, 80, 96, 165, 179, 189, 205, 208, 261, 279 Meslek odalan 52, 73, 279 Mesleki özgürlük 269, 272 Metalaşma 52, 56-59, 75, 77, 120, 123, 125, 138, 201, 208, 244, 245, 253, 264, 267, 268, 271, 293, 296 Eğitimin 52, 75, 120, 123, 125, 138, 264 Emek 52, 59, 267, 268, 293 işletmenin 75 Siyasetin 52, 245, 253, 296 Şirketlerin 56-59, 75, 77 Ve küreselleşme 52, 56, 57, 75, 77, 244, 253, 271 Yeniden metalaşma 59, 77 Mevsimsel göçmenler 169 MiT (Massachusetts Jnstitute of Technology) 122 Mili, John Stuan 265 Morris, William 266 Morrison, Catriona 214 Mutluluk 210, 235, 236, 269, 288 Mülteciler 159, 160, 166 Nakit transferi (aynca bkz. Koşullu nakit transferi) 234, 235 Negri, A 219 Neofaşizm 249, 245, 260, 289 New Yorlı Times 124, 202 Niemöller, Manin 300 Nudge (Sunsteiıı/Ihaler) 232 Numerik/sayısal esneklik 148 Obama, Barack 101, 129, 130, 167, 232, 246, 247, 251, 253, 270 Observer, The 41 OECD 53, 66, 68, 82, 100, 129, 139, 140, 141, 156, 158, 186, 193 Ortadoğu 186 Oy verme 1 1 , 244, 245, 261, 299 Oyun 30, 31, 1 17, 126, 137, 185, 194, 197, 198, 200, 201, 211, 215, 216, 236, 245, 249, 267, 269, 288, 295 Oyuncak fabrikası olayı 185 Öfke 16, 35, 40, 43, 67, 1 19, 218, 241 , 243, 248, 252, 255, 256, 260, 277 Örgütlenme özgürlüğü 276 Öz saygı 44 Özgürlük 14, 1 1 1 , 138, 247-250, 257259, 269, 272, 276, 287 Öznellik 52 Paine, Thomas 285, 292 Pasona 63 Paternalizm 233-236, 238, 299 Paternalist tavsiye 258, 259 PepsiCo 230 Phoenix Üniversitesi (University of Phoenix) 127 Pigou, Arthur 199, 200 Polanyi, K 271, 278 Portekiz 96, 102, 144, 170 Pozitif düşünme 43 Prato (ltalya) 16-18 Prekarya tuzaklan 130 Prekaryalaşma 36, 37, 39, 69, 75, 154 Prekaryanın kökenleri 182 Profısyen 22, 33, 74 Proletarya 20, 21, 23, 24, 26, 42, 48, 55, 76, 83, 109, 165, 180, 184, 195, 199, 258 Randstad 90 Rantçı ekonomi 53, 290 31 5 Refah sistemi/rejimi 242 Reimagining Socialism (Sosyalivni Yeniden Hayal Etmek) (Ehrenreich/ Fletcher) 281 Risk yönetimi 202, 293 Robin Hood çetesi 105 Romanlar 166, 167, 248 Rossington, John 171 Rothman, David 152 Russell, Benrand 236, 266 Russell, Lucie l l S Rusya 153, 196 Sadakat 61, 105 Sağlık 26, 31, 48, 66, 75, 77, 78, 92, 95, 108, 1 18, 143, 146, 148, 1 56, 166, 171, 174, 179, 181, 183, 200, 203, 206, 210, 212, 220, 225, 232, 237, 254, 270, 272, 275, 279, 286 Santelli, Rick 251 San sendikalar 63 Sarkozy, Nicolas 123, 167, 249 Sarrazin, Thilo 173 Schachar, Ayelet 292 Schneider, Friedrich 102 Schwarzenegger, Amold 126, 127 Seçim mimarisi 235, 238, 259 Seks hizmetleri l l 4 Self-servis 210 Semboller 13, 14, 38, 205, 246 Sendikalar 13, 18, 25, 26, 52, 57, 63, 65, 67, 80, 94, 137, 254, 278 Aynca bkz. San sendikalar Kamu sektöni 94 Ve gençler 25, 137 Ve göç 13, 18, 137, 254 Serbest çalışma (aynca bkz. Geçici istihdam) 280 Serbest üretim bölgeleri 180 Sermaye fonlan 57, 291 Sa:, Drugs and Chocolate: The Science of Pleasure (Seks, Uyuşturucu ve Çikolata: Hazzın Bilimi) (Martin) 236 Shenzen (Çin) 81, 223, 230 Aynca bkz. Foxconn Shop Class as Soulcraft 1 24 316 Sıfır saat sözleşmeler 68 Sığınma talebinde bulunanlar 162, 166 Sıkınu 13, 14, 26, 37-39, 60, 66, 78, 90, 91, 94, 105, 1 13, 1 14, 1 18, 120, 133, 136-138, 141, 142, 147, ısı. 152, 166, 171, 177, 186, 189, 193, 194, 196, 202, 207, 208, 210-213, 218, 228, 236, 237, 271, 273, 287, 288, 294 Sınıf (sosyal) 9-l l, 13-15, 18, 20-23, 24, 26, 38, 42, 45-47, 49, 50, 52, 53, 65, 70, 74, 80, 81, 82, 84, 85, 104, 109, ı 1 1, 1 14, ııs, 1 19, 120, 122, 123, 128, 130, 133, 134, ısı. 160, 165, 172, 175, 177, 178, 189, 194, 197, 201 , 217, 218, 228, 241, 242, 245, 246, 248, 249, 253, 255, 256, 258, 264, 281, 294, 296, 298300 Sınır dışı etmeme ilkesi 160 Siyasete ilgi/ilgisizlik 245 Skirbekk, Vegard 148 Smarsh 231 Smile or Die (Ehrenreich) 43 Smith, Adam 126, 198 Sosyal ağ siteleri 39, 130, 214, 216, 224-226, 229 Aynca bkz. Facebook Sosyal yardım 28, 32, 42, 49, 52, 62, 64, 72, 77, 83, 89, 99, 143, 144, 148, 165, 166, 169, 171, 177, 178, 191-193, 238, 240-243, 267, 268, 274, 275, 284, 285 işsizlik 52, 83, 133, 163, 169, 171, 240, 241 , 285, 289, 295 Kadınlar ve 72, 143, 235, 268 Sağlık yardımı l l8, 148, 166, 171, 286 Ve engelliler 52, 144, 235, 238, 240, 243 Ve ücretler 28, 49, 62, 72, 76, 77, 82, 83, 89, 99, 1 18, 143, 166, 169, 177, 192, 193, 240, 241, 243, 267, 268, 275, 281, 295 Sözleşme statüsü 66 Speenhamland 239 Stajyer 35, 68, 75, 133-135 Statü 20, 22-26, 28, 30, 44, 46, 48, 66, 70, 71, 75, 92, 93, 104, 1 14, 120, 126, 138, 150, 154, 160, 161, 162, 164, 165, 168, 169, 172, 1 74, 180, 181, 184, 188, 194, 208, 218, 228, 260, 261, 265, 269, 277 Statü konusunda hayal kınklıgı 120, 138 Stres 27, 40, 42, 56, 90, 104, 105, 126, 201, 203, 209, 212, 2 19, 228, 235, 237, 266, 269, 288, 295 Suç 31, 32, 49, 73, 90, 94, 126, 131, 152, 153, 157, 162, 165, 167, 171, 172, 179, 190, 194, 216, 218, 221 , 224, 227, 239, 240, 243, 244, 250, 251 , 253, 260, 261 , 283, 295 Summers, l.arry 247 Sun Microsystems 123 Sunstein, Cass 232 Suzuki, Kensuke 253 Sübvansiyon 28, 35, 68, 81, 98, 100102, 1 1 1 , 147-150, 180, 247, 254, 260, 289, 290 Şirket şehirleri 229 Şirketlerin sağladığı sosyal haklar 76, 77, 82, 99 Taking of Romc ( Cerasa) 249 Tanmsal Adalet (Paine) 285 Taşeron 56, 59, 61, 63, 64, 67, 69, 70, 91, 93, 96, 97, 182 işçilerin ve bazı işlerin başka bir ülkedeki fabrika ya da işyerine gönderilmesi (offshorc) 69 işçilerin bir ülke içindeki fabrikalar arasında çalıştırılması (inshorc) 69 Tayland 53, 54, 181 göçmenler 181 Teknoloji 38, 63, 69, 71, 1 28, 210, 214, 223, 225, 227 gözetim 223, 225, 227 lntemet 210, 214, 225 Temel gelir 282-285, 287-289, 291, 292, 294, 298, 299 Terapi devleti 236, 238 Tersinden cinsiyetçilik 207 Tesco Yasası {lngiltere) 75 Thaler, Richard 232 Thc Economist 37, 38, 63, 95, 1 02, 229 Thompson, E.P. 195 Tobin vergileri 291 Tomkins, Richard 125 Toplumsal değer 251, 269, 270 Toplumsal fabrika 199, 222 Toplumsal gelir 27-29, 75-77, 80, 82, 93, 1 18 Toplumsal hafıza 47, 217 Toplumsal hareketlilik 34, 45, 49, 103, 104, 25 1, 278 Toplumsal sigorta 45 Triangülasyon 64 Trumka, Richard 137 Tutsaklar 248 Twitter 39, 214 Ukrayna 253 Ulusal geniş bant planı 225 Uzaktan çalışma 72, 97, 137 Uzun vadeli göçmenler 194 Ücretler 19, 22, 23, 25, 26, 28, 29, 34, 35, 38, 46, 49, 5 1 , 53-57, 59-63, 65,. 66, 68, 72, 75-77, 80-85, 89, 90, 91-96, 99-101, 104, 109, 1 10, 1 12, 1 1 7-122, 125, 126, 130, 134137, 140, 143, 146, 147, 149, 152, 157, 166, 169, 175-177, 181-186, 188, 192-194, 200, 202, 2 1 1 , 215, 219, 240, 241, 243, 244, 253, 266268, 270, 271 , 273, 275, 278, 281, 291, 293-295 Aile 28, 49, 65, 68, 81-83, 90, 92, 109, 1 12, 1 18-120, 126, 130, 134, 135, 182, 183, 241, 275, 295 Bireyselleşmiş 109 Esneklik 19, 38, 60, 68, 72, 75, 90, 1 17, 1 19 Ve geçici işçiler 25, 60-63, 65, 66, 76, 77, 84, 90, 93, 101, 1 10, 134, 135, 137, 143, 146, 169, 175, 183, 185, 240, 278 317 Ve göçmenler 49, 66, 143, 157, 166, 169, 175-177, 181-186, 188, 192-194, 240, 243, 244, 253, 281 Ve sosyal haklar 22, 26, 28, 49, 63, 65, 76, 77, 83, 93, 94, 95, 99, 100, 137, 143, 152, 169, 184, 193, 268, 270, 273, 275, 293 Ücretsiz izin 66, 68, 92, 126, 278 Üçlü birleşme 58 Üretkenlik 53, 55, 99, 121, 148, 182, 266 Ve yaşlılar 99, 148 Vasıf 19, 22, 25, 26, 37, 38, 47, 59, 62, 74, 75, 84, 101, 121, 124, 125, 128, 131, 135, 136, 146, 148, 150, 159, 163, 173-1 77, 179, 188, 189, 204-209, 220, 233, 240, 261, 262, 279, 290 Gelişimi 38 Hizmet sektörü vasfı 205 Vasıfsızlaşma 37, 38, 74, 209 Vatandaşlık hakkı piyangosu (Birthright lottery) 292 Vergiler 26, 51, 72, 84, 94, 98-103, 1 17, 125, 147-149, 168, 179, 184, 193, 247, 249, 251, 254, 268, 281, 284, 285, 287, 291, 292, 297, 299 ABD 94, 98, 101, 125, 147, 149, 193, 247, 251, 254, 284 Fransa 102, 1 17, 193, 249 Tobin 291 Ve sübvansiyonlar 98-102, 147149, 247, 254 Ve vatandaşlık 179, 193, 292, 299 Vietnam 54, 188-190, 192 318 Wacquant, L. 221 Waitingfor Superman 124 Wall Street]oumal 67, 269 Walmart 63, 183 Weber, Max 21, 22 WenJiabao 180 Whitehead, Alfred North 265 Williams, Rob 1 13 Yabancılaşma 29, 40, 42, 46, 49, 137, 138, 205, 247 Yanukovich, Victor 253 Yardım sırası 84, 250 Yan zamanlı istihdam 34, 67, 91, 93, 101, 103, 1 1 1, 240 Yasadışı göçmen 17, 157, 166, 168, 243, 248 Yasal bilgi 210 Yaşlı bağımlılık oranı 141 Yaşlılar 14, 59, 99, 107, 108, 1 1 1 , 1 18, 139, 141-145, 147-150, 177, 202, 207, 249 Yeni düşünce hareketi 43 Yeniden üretim için çalışma 209-212, 215 Yerelcilik 293, 298, 299 Yunanistan 95, 136, 144, 191, 297 Yüklenici firmalar (bağımlı ve bağımsız) 34 Zaman 30, 39, 40, 71, 194-198, 201, 203, 204, 208, 211, 212, 215-220, 236, 258, 265-267, 269, 292, 293 Emek yoğunlaşması 202, 203, 219, 220 Hizmet sektörü zamanı 71, 198, 201, 203, 216, 219, 269 Zamanın kullanımı 201, 211, 219

23. Türkiye Maliye Sempozyumu: Türk Vergi Sisteminin Küresel Gelişmeler Bağlamında Değerlendirilmesi (2008)

T.C. ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İKTİSADİ VE İDARİ BİLİMLER FAKÜLTESİ MALİYE BÖLÜMÜ24. TÜRKİYE MALİYE SEMPOZYUMU …

23. Türkiye Maliye Sempozyumu: Türk Vergi Sisteminin Küresel Gelişmeler Bağlamında Değerlendirilmesi (2008)

This content was uploaded by our users and we assume good faith they have the permission to share this book. If you own the copyright to this book and it is wrongfully on our website, we offer a simple DMCA procedure to remove your content from our site. Start by pressing the button below!

Report copyright / DMCA form

Moda sektöründe küresel tedarik zincirleri gözden düşerken, üretim Türkiye nin de aralarında olduğu başka ülkelere kayıyor